~Bölüm Şarkıları~
Tuğkan~Sen Benim
Emir Can İğrek~Beyaz Skandalım
Kaan Boşnak~Barbar
Yeni bir bölümden herkese merhabalarrrr…
Ah SÂYE’ye yeni bölüm atmayalı baya bir zaman oldu, çok özlemişim…
Bu arada nasılsınızzz??
“Gülüşün bana oksijen, göremezsem delireceğim. Bebeğim gel bana sokul, sana aşktan söz edeceğim…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum…
Hadi arkadaşlar SÂYE’ye hakettiği değeri verelim…
İyi okumalar…
Seviliyorsunuzzzz
⚖️🖤
~~~~~~~~~~~~~
Güç ve öfke öylesine yoğundu ki, çevremde gezinen silüetlerini bir duman misali görebiliyordum. Gücün siyah halini ve öfkenin ise kırmızıya büründüğü tehlikeli varlığını izlerken keskin bakışlarım ölmüş olması gereken lider bozuntusundaydı.
İçimde ki duyguları tarif etmek oldukça zordu, kızgın mıydım yoksa bu ekşimsi tat hayal kırıklığından dolayı mıydı? Anlamak imkansız geliyordu. Zihnim bir mahşer yeri gibiyken bakışlarımı yan yana duran üç kafa da gezdirdim. Sırasıyla Cemal, Namık ve Ferhat; sikimin üç silahşörleri!
Bir yanda beni kurtardığını sandığım adam vardı diğer yanda ise hayatımın baş katili…
Öyle çok düşünmüştüm ki gecelerce, acaba beni bırakıp gitmeseydi hayatım böyle berbat olur muydu diye? Sonuç hep aynı kapıya çıkıyordu, bunu asla bilemezdik…
Araf’ın kolunda ki elimi çekerken üçlüye doğru adımlamaya başlamıştık, koskocaman malikanede ki tek ses bizim ayak seslerimizdi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Bakışlarım ölü adamdan ayrılmazken onlara üç adım kala duran Araf’la bende durmuştum, omuzlarının gerginliği dokunmadan anlaşılır derece de belirgindi.
“Cehennemde havalar nasıldı Namık?” diyen Araf’ın da bakışları onun üzerindeydi.
“Harikaydı.” derken elinde ki değneğine tutunarak ayağa kalktı. Her halinden çökmüş olduğu belli oluyordu. “Seni sordular, en yakın zamanda ziyarete bekliyorlarmış.”
“İyi, bir daha ki gidişinde selamımı iletirsin.” dediğinde Namık’ın dudakları hafifçe kıvrıldı. Gülüşüyle içimde ki öfke daha da harlanırken yanda ki elimi yumruk yapıp suratına çakmamak için ultra bir güç harcıyordum.
“Önce Duman’la bir işim var, sonrasında fazlaca hasret gideririz.” demesiyle kaşlarım derinden çatılmıştı fakat şapkadan dolayı bunu onlar göremiyorlardı, yine benimle ne işi vardı? Bakışlarım yana kayarken Ferhat itinin ve Cemal’in hala oturarak bizi izlediklerini görmüştüm.
“Benim emrim altında olan hiç kimseyle iznim olmadan işin olamaz Namık.” diyerek bir elini hafifçe arkaya doğru yönelttiğinde ne yapmaya çalıştığını anlamıştım, silahı daha kolay alacağı bir pozisyonda duruyordu.
“Bırak da veliahtımla nasıl ilgileneceğime ben karar vereyim evlat.” dediğinde ellerimi sakince arkamda birleştirerek sağ elimi sol elimin bileğine sardım. Hayır, şimdi dövmenin zamanı değildi. Kendimi tutmalıydım.
“Ölü birinin düşünceleri zerre sikimde değil.” dedi Araf tehlikeli bir tonda. Sesi her zamankinden daha soğuk ve daha ürkütücü geliyordu, bir kar fırtanasının ortasında gibi hissettirmesinden kendimi alıkoyamıyordum.
“Neden bana veliahtım değil de sen cevap veriyorsun Ateş? Yoksa artık tasma takmaya mı başladı?” diyerek bakışlarını bana çeviren Namık’la elim bileğimi daha sıkı sardı. Amacı sadece beni delirtmekken onun oyununa gelmeyecektim.
“Ölü birine göre her zamanki gibi çok konuşuyorsun Namık.” derken kıvrılan dudaklarımla ona bakmayı sürdürdüm. Sesimle bakışları saniyelik olarak arkama kaysa da ardından tekrardan gözlerini bana çevirmişti.
“Bakalım yumruklarında hala dilin kadar güçlü mü Duman.” diyerek geriye doğru bir adım attığı sırada etrafımızı adamlar sarmaya başlamıştı. Tekrar ediyordum, bir günüm huzurlu geçse dişimi kıracaktım!
Etrafımıza hızla adamlar doluşurken bakışlarımı ondan ayırmıyordum, kollarımda ölü olduğunu gördüğüm adamı kanlı canlı görmek pek iyi hissettirmiyordu.
“Bu ne saçmalık!” diye haykıran Araf’la bakışlarım hızla ona döndü.
“Ateş…”
“Kes!” diyerek sertçe sözümü kestiğinde kaşlarım hafifçe havalandı. Evde sorardım ben ona kesi! “Bu sokuk krallığın lideri benim ve iznim olmadan sen kim olarak işime burnunu sokuyorsun?!”
“Ben dedum size etmiyelum diye.” diyen Cemal rahat bir ifadeyle arkasına yaslanmıştı.
“Bir kapa çeneni Cemal.” dedi Ferhat. İşin komik kısmı ise öz babam bile dövülmemi istiyor gibiydi. Gerçekten harika! bir aileye sahiptim!
“CEVAP VERİN LAN! KİMDEN ALINDI EMİR?!” diye adeta kükrediğinde sesi neredeyse benim bile ürkmemi sağlamıştı. “Burada kimin daha fazla nefes alacağına bile sadece ben karar veririm Namık, senin gibi ölümün arkasına saklanan bir ödlek değil.” derken bakışlarını çevremizi saran adamlara çevirdi. “SİZDE ÇEKİLİN!”
Tek bir sözünün ardından adamların hepsi civciv sürüsü gibi kenarlara dağılmıştı. O an anladığım bir durum vardı ki Ateş’in gücü su götürmez bir gerçekti.
Namık’ın bakışları hızla Cemal’e dönerken Cemal umursamazsa omzunu silkti.
“Ula uşaktan ben bila korktum, ha bunlar ne etsun?” dediğinde içimde ki tatlı gururu hissetmiştim.
Kocamız korkulan bir lider.
“Bu oyunun kurallarını yazabilecek tek kişi benim.” diyen Araf’ın hemen ardından arkamızdan gelen kapı sesiyle bakışlarım oraya döndü. İçeri giren kürklü adamla kaşlarım havalanmıştı, beyaz saçları ve buna rağmen en fazla Araf kadar genç görünen yüzüyle tuhaf birine benziyordu. Dudaklarında ki tehlikeli sırıtış ise her an birini öldürebileceğini belirtir nitelikteydi.
“И вот появляется устрашающий правитель Иван Сальников.” (Ve işte korkutucu hükümdar İvan Salnikov geliyor.) diyen kalın sesiyle bedenimi tamamen ona çevirmiştim. Dudaklarım kıvrılırken bakışlarım yanımda ki adama döndü, işte oyun şimdi başlıyordu. “Hey dostum millet nerede?” diyerek İngilizce konuşmaya başlayan İvan bize doğru adımlıyordu. Her ne kadar İngilizce konuşsa da Rus aksanı hala belli oluyordu.
“Sen hızlı çıktın.” diye İngilizce konuşan Araf’ın aksanlı sesiyle tüm bedenimi titreten küçük bir elektrik akımı hissetmiştim, bu hali oldukça seksiydi.
“Beni bilirsin dostum, dakiklik benden sorulur.” derken bakışları bana dokunduğunda gözlerinde ki parıltı midemi bulandırmıştı, adam tam bir manyağa benziyordu. “Selam bebek…” diyerek bana doğru atılmıştı hızla önüme geçen iri bedenle adımları duraksadı.
“Aklından bile geçirme!” dedi boğazdan gelen hırıltılı bir sesle. Bu hali vahşi hayvanlara benziyordu.
“Ah adamım, sakin ol. Senin kadının olduğunu unutmuşum. Özür dilerim tamam mı? Seninle aramın asla kötü olmasını istemem.” diyerek bir adım geriye çekildiğinde bile Araf hala önümde durmaya devam ediyordu. Gergin omuzları her an karşısında ki avına saldırmak ister gibiydi.
İvan ve arkasında ki koruma sürüsünde bakışlarımı gezdirdim, en az 15 adam vardı ardında ve hepsi de takım elbiseliydiler. Karşımızda ki adam bir Rus mafyasıydı ve bu denli koruma pekte şaşırtıcı gelmiyordu.
İlk bağış gecesinin haberini aldığımız gün bunun bir oyun olduğunun farkındaydık ve asıl oyunu onlara kimin oynayacağını göstermek istemiştik. Dünyanın dört bir yanından güçlü aileleri bağış gecesine davet ederek esasında bir nevi gücün kimde olduğunu gösteriyorduk.
Bu oyunun kurallarını yalnızca biz yazabilirdik…
Etraftan gelen koşma sesleriyle bakışlarım merdivenlerde gezindiğinde çevremizi bir anda amazon misali kadınlar sarmaya başlamıştı, işte benim misafirim…
“Ah sahiden mi?” diyen Ivan’ın sesini duymuştum fakat umrumda olmamıştı.
“Irina!” diye haykırarak ileri doğru bir adım attığım sırada önüme atlayan kişiyle bakışlarım ona döndü. Üzerinde ki deri kıyafetleri ve yüzünde ki siyah boyalarla tam bir Amazon kadınıydı.
Tam ona doğru bir adım attığım sırada hızla elinde ki kılıcı boynuma yakın bir yerde tutmasıyla dudaklarım kıvrılmıştı. Yan taraftan hareketlenen Araf’ı hızla elimi kaldırarak durdurdum, bu durum bizim bir nevi selamlaşma şeklimizdi.
***
Elimde ki kanları yıkarken barın tuvaletinde ki aynadan kendime baktım, en sevmediğim kanlı ölümlerdi. Dağhan’ın adamı olan ve para haklamasında en büyük yardımı dokunan kişiyi, Sadık Aztek’i öldürmeye gelmiştim.
Bakışlarım aynada ki kırmızı gözlerimle çakıştığında dudaklarım tehlikeli bir edayla kıvrılmıştı, en kolay ve en pis bir şekilde ölen cinayetlerimden biri olabilirdi. Kapının önünde ki korumaları yüzünden silah kullanamamıştım ve yanımda da bugün bıçak taşımadığım için cinayet silahı olarak kalemi seçmek zorunda kalmıştım. Bakışlarım bu seferde yıkayarak köşeye bıraktığım kaleme dokundu, bir tür dolma kalemdi. Öldürmek için harika bir araç…
Ellerime suyu alıp yüzümü yıkamaya başladığım sırada dışarıdan gelen gürültü seslerini umursamamıştım, büyük ihtimal cesedi görmüş olmalıydılar. Tam dikleşerek yandan peçete almıştım ki tuvaletin kapısı sertçe açılarak içeri tıpkı Amazon filmlerinden fırlamış gibi bir kadın girdi. Bakışlarım yavaşça arkaya döndüğünde kızın mavilikleriyle gözlerim çakışmıştı.
“Sesini çıkardığın an başın omuzlarından ayrılır.” derken hızla elinde ki kılıcı boynuma dayadığında bir ona bir de kılıca bakmıştım. Sahiden mi evren? Daha az önce birini gebertmişten karşıma ikincisi mi çıkmıştı?
Tek kelime etmeden gözlerine bakarken elimde ki peçeteyle yüzümü silip yere doğru fırlattım. Kızın bariz bir Rus aksanı vardı, o zaman burda işi neydi?
“Çek şunu.” diyerek bende İngilizce konuştuğumda kaşları hızla çatılmıştı.
“Sana susmanı söyledim.” derken bir yandan da kaçamak bakışlarla kapıya baktığını fark etmiştim. İstemsizce gözlerimi devirirken kısa bir süre neden hep belayı çektiğimi düşünmüştüm, sanırım ruh hastası çekiyordum!
Sol elimin tersiyle hızla kılıca vurup uzaklaştırdıktan sonra karnına attığım tekmeyle arkasında ki duvara doğru sendelemişti, hızımı kaybetmeden ona doğru adımlayarak bedenini duvara yapıştırıp elimi sıkıca boğazına sardım.
“Kimsin?” dedim soğuk sesimle. Az önce ki bakışlarında ki öfke hızla silinirken yerini heyecanlı parıltılar almıştı.
“Sende bendensin.” diye mırıldanırken kılıcını aşağıya indirmişti. “Ben Irina Fedorovich, senin gibi savaşçıyım.” dediğinde sağ kaşım havalanırken bakışlarım kıyafetlerini süzmüştü. Elimi boynundan çekerek bir adım geriye gittim.
“Kimden kaçıyorsun Irina?” dediğimde kendime sinirlenmeden edememiştim. Bana neydi kimden kaçtığı?
“Rus bir seri katil adamlarımdan birini öldürdü ve bende onu bulmak için buraya kadar takip ettim.” derken bakışları kapıya değmişti. “İşini hallettim fakat çevresi koruma kaynıyor, çıkamıyorum.”
Bakışlarım yüzü ve kapı arasında gidip geliyordu, esasında umrumda olmaması gerekiyordu fakat bugünlük yapacak işim kalmamıştı. Bana da eğlence olurdu.
Üstümdeki deri trençkotu çıkartarak kıza uzattım, o kıyafetlerle tanınmaması imkansız olurdu.
“Bunu giy ve saçlarında ki örgüleri de aç.” dediğimde beni sorgulamadan elimde ki trençkotu alıp üstüne geçirmiş ardından da saçlarında ki küçük örgüleri açmaya başlamıştı. Bende o sırada arkamı dönerek biraz peçete alıp suda ıslattım, yüzündeki boyaları silmemiz gerekiyordu. Ona doğru döndüğümde kızıla çalan kahve saçlarını açtığını fark etmiştim, sahiden güzel kızdı aslında.
“Savaş boyalarım olmaz.” diyerek elimde ki ıslak peçeteye baktığında umursamadan ona doğru yaklaştım.
“Adamı öldürdüğüne göre savaş bitmiş.” dedim yüzündeki boyaları sakince silerken. İşim bittiğinde asla tanınmayacak bir hale gelmişti. Boyu benden net 15cm kadar kısaydı, bu yüzden trençkot üzerinde ki kıyafetlerin tamamını kapatarak onu gizlemişti.
Sakince tuvaletten çıktıktan sonra etrafta bağıran korumaları umursamadan arka kapıya doğru adımladım, Sasha kameraları önceden hallettiği için bu denli rahattım. Dışarı çıkar çıkmaz kulaklığına Rusça bir şeyler söyledikten sonra bakışlarını bana çevirmişti.
“Artık sende benim kardeşlerimden birisin savaşçı, her başın sıkıştığında senin için orada olacağım.” dediğinde kafamı sakince olumlu anlamda sallamıştım. Tek isteğim buradan defolup gitmekti. “Bana adını ver savaşçı.” diyerek elini omzuma koyduğunda yüzümde mimik dahi oynamadan ona bakıyordum.
“Duman, adım Duman.” dedim ismimi Türkçe söyleyerek.
“Duman… memnun oldum Duman. Bu ismi ve savaşçı ruhunu asla unutmayacağım.”
****
Bakışlarım sarıya çalan kahve gözleriyle çakıştığında dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, o günün ardından birkaç kez buluşup sohbet etmiştik. Hatta Rusya’ya gittiğim vakit beni güzelce ağırlamıştı fakat bu selamlaşma şeklimiz hala tuhaf geliyordu.
Elimi sakince kaldırarak şapkamı çıkardıktan sonra hemen yan tarafta ki masanın üzerine bırakmıştım, malikanenin bulunduğumuz yeri tam bir balo salonu gibiydi. Tavandaki büyük avize ve masalarıyla oldukça gösterişliydi.
Bakışlarım tekrardan ona döndüğünde hızla sol elimin tersiyle kılıca vurup karnına attığım tekmeyle sendelemesini sağlamıştım, insanlarla tanıştıkları anları yad etmek gibi aptal bir kültürleri vardı. Kılıcını bana doğru salladığında hızla uzaklaşarak etrafımda dönüp tekmemi tam yüzüne geçirecekken kendimi durdurmuştum. Keskin bakışları topuklu ayakkabımın ucundaki küçük bıçakla kesiştiğinde kıvrılan dudaklarıyla kılıcını tekrardan sırtında ki kılıfına soktu. Ayakkabımın ucunda hemen topuğumun üst tarafında ki gizli butonla çalışan bir tür bıçak vardı, her türlü tehlikelere hazır olmalıydık.
Geriye doğru çekildiğimde benimde dudaklarımda aynı sırıtış vardı. Görüşmeyeli baya olmuştu.
“Ah özlemişim seni Duman.” diyerek yanıma doğru adımladığında onu izlemeyi sürdürdüm.
“Duygularımız karşılıklı Irina, beni kırmayıp geldiğin için teşekkürler.” dediğimde yumruğunu omzuma vurmak için kaldırdığı sırada ona engel olmadan vurmasını bekledim. Sertçe omzuma inen yumrukla dişlerim kasılsa da yerimden oynamamıştım.
“Biz her zaman savaşçı kardeşlerimizin yanında oluruz.” derken bakışları İvan’a dokunduğunda gülen yüzü hızla sormuştu. “Bu bratva piçinin ne işi var burada?” Bratva Rus mafyalarına verilen isimdi ve İrina bariz bir şekilde nefret ediyordu.
“Sözlerine dikkat et Amazon, sonra bratva piçinin altında inlemek zorunda kalma.” demesiyle Irina’nın yüzünde bariz bir tiksinti ifadesi oluşmuştu.
“Bunu yaşamaktansa kendimi bıçağın keskin tarafıyla tatmin ederim daha iyi.” diyerek bakışlarını bana çevirdiğinde göz ucuyla Ivan’ın sırıttığını görmüştüm.
“Sana herkesi çağırdığımızı söylemiştim.” dedim sakin tutmaya çalıştığım sesimle. Arkamda ki üçlünün ağzını bıçak açmıyordu.
“Kahretsin Don’u da mı çağırdın yoksa?” dediğinde bakışlarımı kaçırmak zorunda kalmıştım. Don İtalyan mafya liderine verilen isimdi, Ruslarla da asırlardır süren bir düşmanlıkları vardı ve esasında onu çağırmama pek gerek kalmamıştı. En güvendikleri adamlarıyla evliydim!
“Hayır, onu çağırmadık.” diye mırıldandığımda kısılan bakışlarla bana bakmayı sürmüştü.
“O zaman en güvendiği adamının burada ne işi var?” diyerek kaşlarıyla Araf’ı işaret ettiğinde şaşırmadan edememiştim. Bu kadar tanındığını bilmiyordum. Bakışlarım Araf’la çakıştığında ormanlarında ki parıltılarıyla beni izliyordu. “Lütfen bana erkeksizlik yeminimizi bozduğunu söyleme.” demesiyle Araf’ın sağ kaşı hafifçe havalanmıştı. Bakışlarım tekrardan İrina’ya dönerken yavaşça yutkundum.
Rusya’ya gittiğim vakit bir törenle erkeksizlik yemini etmiş olabilirdim ama nerden bilebilirdim ki işlerin bu raddeye geleceğini.
“Sana inanamıyorum Duman, bunu nasıl yaparsın?” derken kaşlarını çattığında bakışları ara ara Araf’a dokunuyordu, gözlerinde ki korku oldukça barizdi.
“Ah Irina, Ateş’i bulmuşum. Başka ne yapacaktım?” diyerek hafifçe sırıttığımda yüzünde mimik dahi oynamamıştı.
“Dua et Rus değilsin, yoksa şu anda kanın kılıcımı süslerdi.”
“Sıkıyorsa dene.” diyen başka bir sesle bakışlarım hızla Araf’a dönmüştü, ürkütücü bakışları İrina’ya odaklıydı.
“O benim arkadaşım.” dedim, hala İngilizce konuşmaya devam ediyorduk.
“Bende kocanım.” diye sessizce mırıldanmıştı fakat tabiki de Irina duymuştu.
“Что? Ты вышла за него замуж?” (Ne?! Onunla evlendin mi?) diyen Irina’yla bakışlarım bu seferde ona dönmüştü. Sözleri arasından bir tek evlilik kelimesini seçebilmiştim.
“Yeter!” diyerek küçük çaplı haykırdığımda Irina’nın sert bakışları bir nebze de olsa hafiflemişti. “İstedim ve aldım Irina, gerisi kimseyi alakadar etmez.” dediğim sırada içeri giren Japonlarla bakışlarım oraya dönmüştü.
Keskin bakışlarıyla ve iri göbeğiyle içeri giren kişi Yakuza’nın lideri Homura Hiraşi’ydi. Japon mafya lideri Araf’ı gördüğünde dudakları hafifçe kıvrılmıştı, adımlarını bize doğru yöneltirken İrina ise arkasında ki kadın savaşçılarıyla yanıma doğru yaklaşmıştı.
“Ateş bu güzel davetin beni oldukça memnun etti.” derken adımları Araf’ın önünde duraksamıştı.
“Beni kırmadığın için sağol Homura, oturabilirsiniz.” diyerek yandaki masaları gösterdiği sırada Homura’nın bakışları bana düşmüştü.
“Şu meşhur Duman sen olmalısın, adın çok duyuluyor genç bayan.” dediğinde istemsizce kaşlarım çatılmıştı. Japonya’dan kimseyi öldürdüğümü hatırlamıyordum.
“Ülkeme hoşgeldiniz.” dedim kendime güvenen bir sesle. Sözlerimin ardından bakışları Araf’a dokunduğunda elini kaldırarak omzuna hafifçe vurduğunu görmüştüm.
“Kadınında tıpkı senin gibi Ateş.” dedikten sonra Ivan’ın yan masasına geçtiğinde bakışlarım Araf’ta takılı kalmıştı. Herkes onun kadını olduğumu nerden biliyordu?
“Bakışlarınız midemi bulandırıyor.” diyen yanda ki sesle gözlerim bıkkınca ona döndü.
“O zaman izlememeyi seçebilirsiniz İrina.” dediğimde oflayarak hemen arkamızda ki masaya geçip oturmuştu. O anda bakışlarım arkamıza kaydığında üçlünün yerinde olmadıklarını fark etmiştim. Dudaklarım yavaşça kıvrıldı, kaçacak delik aramaları çok doğaldı. Çünkü Namık en önemli kurallardan birini çiğnemişti, kendini ölü göstererek liderlere oyun oynamıştı. Cezası ölümdü ve bizde tam bu yüzden davet etmiştik.
Ölümünde yaşamında kimin elinde olduğunu göstermek için. Güç yalnızca bizdeydi…
Parmağım kulaklığa dokunduğunda sesi aktifleştirmiştim.
“Sasha.” diye mırıldandığımda hafif hışırtıların ardından o da sesi açmıştı.
“Üst katta sağdan ikinci odadalar, adamlarımız dışarıya çıkan tüm kapıların önünde nöbette.” dediği sırada kapı tekrar açıldığında bakışlarım oraya dönerken kulaklığı kapatmıştım.
İçeri tüm heybetiyle tıpkı Araf gibi takım elbiseli bir adam girmişti, yalnız gelen tek kişi oydu. Hafifçe uzun olan koyu kahve saçları alnına dökülürken hafif kavruk teniyle siyah takımı uyum içindeydi. Uzun boyu ve iri vücudu neredeyse Araf kadar vardı. Benim umrumda değildi fakat adam sahiden yakışıklı denebilecek bir katagorideydi.
“Beni buraya zorla getirtmek için mantıklı bir sebebin olsa iyi olur Ateş.” diyerek sert adımlarla yanımıza yaklaştığında Araf’ın kıvrılan dudaklarını farketmiştim, sanırım eski bir yakınıydı. Çünkü ben gelen kişiyi tanımıyordum. Ve asıl garip yanı ise adam oldukça iyi bir şekilde Türkçe konuşuyordu.
“Önemli olmasa yormazdım seni.” derken ona doğru adımlayarak erkekçe selamlaşmışlardı ve bu sadece el sıkışmaktan ibaretti. Araf’ın hala bariz bir dokunma sorunu vardı fakat bu kısma ben dahil olmadığım için zerre umrumda değildi.
“Umarım öyledir yoksa seni Galata’nın tepesinden sallandırırım.” dediğinde benim bile gülesim gelmişti. Bu dediği pek olağan gözükmüyordu.
“Fazla uçuyorsun Vidus, dikkat et sonra çakılma.” diyen Araf’la yüzünde mimik dahi oynamazken bakışları bana dönmüştü.
“Bu mu seni delirten kadın?” diyerek beni işaret ettiği sırada kulaklığa iki kez dokunarak konuşmadan mesajı vermiştim. Müzik ve garsonları yollamaları gerekiyordu.
“Gözlerini oymadan çek onun üstünden.” diyen Araf’ın az önce ki şakacı sesi yerini buz gibi soğukluğa bırakmıştı. Adamın gözleri tuhaf bir şekilde ürkütücüydü, turuncu gibiydi. Bal köpüğünü ya da kehribarı andırıyordu.
“Senin deli hatunun umrumda değil Ateş.” derken bile yüzünde hiçbir hareketlilik olmamıştı. Sanki hiçbir duyguyu hissetmiyor gibiydi, sahiden tuhaf bir adamdı.
“Peki ya sen? Hala şu kızı mı sapık gibi takip ediyorsun?” dediğinde işte şimdi gözlerinde bir duygu peyda olmuştu, kıskançlık ya da öfkeydi. Çözemiyordum.
“Evet ve şu anda senin gibi bir sik kafalı yüzünden serçemi izleyemiyorum, ne kadar gergin olduğumu umarım anlatabilmişimdir.” dedi sert bakışlarıyla Araf’ı izlerken.
“Onu da getirseydin derdim ama hala seni tanımıyordu değil mi?” diyen Araf’la konuşma daha da ilgi çekici olmaya başlamıştı.
Bunlara takipçilik çocukken eklenmiş herhalde.
“Sikik herifin tekisin Ateş.” dediğinde Araf’ın dudakları daha çok kıvrılmıştı.
“Bende seni kardeşim.” diyerek elini omzuna koyarak hafifçe vurduktan sonra bakışlarını bana çevirdiğinde onu izleyen bakışlarımla karşılaşmıştı. Gözleriyle yanını işaret ettiğinde sakin adımlarla ona doğru ilerledim.
“Merhabalar.” derken bakışlarım adama çarptığı sırada Araf’ın eli sıkıca belime sarılmıştı. “Duman.” diyerek elimi uzattığımda adamın bakışları ilk elime ardından da arkamda ki adama dokunmuştu. “Ondan değil benden izin alacaksın.” dememle dudakları ilk kez kıvrılmıştı.
“Sahiden kendin gibi bir deliyi bulmuşsun.” dediği sırada saçlarımla hissettiğim nefesi umursamamaya çalıştım. Araf’ın eli havada duran elimi tutarak indirdiğinde bakışlarımı ona çevirmek istemiştim lakin başıma yaslı başı buna izin vermemişti. O adama dokunmamı engellemeye çalışmıştı ama neden? Şu aralar kıskançlığını gizleyemiyor gibiydi…
“Bana da böylesi yakışırdı.” diyen Araf’ın nefesi saçlarımın uçuşmasını sağlarken karşımızda ki adamın kaşları hafifçe havalanmıştı.
“Hayatımda ilk kez seni kıskanıyorum puşt herif.” dedikten sonra bakışlarını bana çevirmişti. “Vidus Arjin Koraltan, şu arkandaki delinin çocukluk arkadaşıyım.” dediğinde kafamı sakince olumlu anlamda sallamıştım. Demek aksanı bu yüzdendi, o da İtalyandı. Aksanı oldukça hafifti fakat Araf’a kıyasla daha çok belli oluyordu.
“Uzaktan izlemek yerine kızla tanışırsan kıskanmak zorunda kalmazsın.” diyen Araf’la Vidus’un gülen yüzü hızla solmuştu.
“Çok biliyorsun yarrağım.” derken arkasını dönerek masalara doğru ilerlemeye başlamıştı.
“Sizde sapıklık mahalle geleneği miydi?” dediğimde hafifçe geri çekilerek bakışlarını gözlerime kenetlerken ellerini benden uzaklaştırmıştı.
“Takip et.” diyerek hızla ilerlemeye başladığında kaşlarımın çatılmasına engel olamamıştım, emir sevmiyordum. Yine de ses etmeden onu takip ettiğimde balo salonundan çıkarak sağda ki bir kapıyı açıp içeri girmişti, peşinden içeri girdiğim an belime sarılı ellerle sırtım hızla kapıya yaslandı. Aynı hızla maskesini indirdikten sonra dudaklarını dudaklarıma yasladığında inlememe engel olamayarak ona karşılık vermeye başlamıştım. Dili dudaklarımı aralayarak içeri akın ettiğinde elimi ensesine çıkartarak yakasını sıkıca kavradım.
Her yanında kamera olan bir evde sahiden ne halt ediyorduk biz?!
Aklıma dank eden bu düşünceyle kendimi geri çekmeye çalıştığımda dişlerini alt dudağıma geçirerek buna izin vermemişti. Sertçe ısırdığı yeri emdiğinde kasıklarım istekle sızlamaya başlamıştı bile.
“Araf…” diyerek hafif inler bir tonda konuştuğumda bir eli sertçe arkamda ki kapıyı bulmuştu.
“Demek, istedin ve aldın öyle mi?” derken geri çekildiğinde derince nefesler alarak kendime gelmeye çalışıyordum. Aniden karanlık oda aydınlandığında kararan ormanlarını net bir şekilde görebilmiştim.
“Evet, tam olarak öyle yaptım.” dediğimde dudakları daha da kıvrılmıştı.
“Bak sen.” diyerek dudaklarıma küçük öpücükler bırakmaya başladığında benimde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Misafirlerimizin yanına gitmeliyiz, yoksa her an birbirlerini boğazlayabilirler.” dememle geri çekilmek yerine kafasını boynuma gömmüştü.
“Demek bu yüzden Rusya’ya gitmiştin.” dediğinde gözlerimi devirerek sırıtmıştım.
“Takip konusunda arkadaşına sen mi tüyo veriyorsun?”
“O salağı boşver.” derken yüzünü geriye çekmişti.
“Hiç bahsetmemiştin çocukluk arkadaşından.” dediğimde gözleri derinlere dalmış gibiydi.
“Puştun yüzünü göremiyoruz ki güzelim, ben bile varlığını unutmuştum.” demesiyle kafamı olumlu anlamda sallamıştım. “Peki senin şu Rus?”
“Kafa kız.” dediğimde erkeksi bir şekilde gözlerini devirmişti. Bu hali oldukça komikti.
“Erkeksizlik yemini var bir de.”
“Hayret, ben hakkımda her şeyi bildiğini sanıyordum.” diyerek sırıttığımda tek kaşını kaldırarak bakmayı sürdürmüştü.
“Biliyorum zaten, istisnalar kaideyi bozmaz.” demesiyle kaşlarım havalanmıştı.
“En sevdiğim renk?” dedim aniden gözlerimi kısarak.
“Siyah ve kırmızı.” diyerek anında cevap verdiğinde dudaklarım daha da kıvrılırken elim yanağına kayarak hafifçe okşadı.
“Bilemedin.” dedim gözlerine bakmayı sürdürerek. “En sevdiğim renk yeşil, orman yeşili.”
Yeşilleri sözlerimle parıldarken dudaklarıma sertçe bir öpücük bıraktıktan sonra geri çekildi.
“Sabrımı sınıyorsun Sâye’m, sonra canın yanıyor oturup kalkarken.” dediğinde yüzümü yüzüne doğru yaklaştırmıştım.
“Peki bundan hiç şikayet ettim mi?” diye mırıldandığımda gözleri kırmızı lenslerime tutunmuştu.
“Hayır ama etmen gerekirdi.” derken onunda eli yanağıma tutunmuştu. “Her defasında beni kendine daha çok aşık etmen pek akıl kârı değil.”
“O zaman kesinlikle salak olmak istiyorum.” dediğimde gözleri lenslerimde gezindi.
“Benden hiç korkmuyor musun?” dediğinde tek kaşım anlamayarak havalanmıştı.
“Neden korkmalıyım ki?”
“Dünya’nın sayılı gelen mafyalarının bile korktuğu adamdan neden korkman gerektiğini mi sorguluyorsun?” diyerek bu sefer o da tek kaşını kaldırdığında kafamı olumlu anlamda sallayarak hafifçe gülümsemiştim.
“Bana gösterdiğin halini görseler sana götleriyle gülerler, biliyorsun dimi?” dediğimde kaşları çatılırken o da kafasını olumlu anlamda sallamıştı.
“Hakkımda çok şey biliyorsun, en iyisi seni eve kapatıp çıkmanı engellemek.” derken düşünür bir ifadeyle gözlerini yukarı çevirdiğinde hafifçe kıkırdamıştım.
“Çok beklersin koca adam.” dedim gülmeye devam ederek. Bu oyuncu halleriyle öyle tatlı gözüküyordu ki onu ısırmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Seni asla masaya almamalıydım, kendi başımı yaktım amına koyayim.” dediğinde kaşlarım havalanmıştı.
“Demek öyle lider, istersen hemen ayrılabilirim.”
“Yok yok, en azından gözümün önündesin. Kimlerin baktığını görüp işlerini daha kolay bitirebiliyorum.” demesiyle bakışlarım kısıldı. Bakışlarımı fark ettiğinde gözlerini devirerek burnunu burnuma sürttü. “Tamam sayın savcım, arkamda kanıt bırakmam.”
“Aferin sana.” diyerek dudaklarını küçük bir öpücük bıraktıktan sonra geri çekildiğimde aklıma gelen şeyle kaşlarım çatıldı. “Bu arada bir daha emir verirsen lider falan dinlemem.” dediğimde dudakları çapkın bir edayla kıvrılmıştı.
“Hmm! Ne yaparsın? Yoksa beni cezalandırır mısın?” derken gözlerindeki parıltıdan zihninden geçenleri neredeyse görebiliyordum.
“Bayılıyorsun cezalara.” dedim bende hafifçe sırıtarak.
“İçinde sen olan her şeye bayılıyorum Sâye’m.” dediğinde kalbim sıcaklığıyla kavrulurken melül melül ona baktığımı fark etmiştim.
Aptal aşık oldu bu da başımıza iyice.
“Oldukça romantiksiniz beyefendi fakat artık balo salonuna gitmeliyiz.” dediğimde suratı düşerken kaşları çatılmıştı.
“Şu işi çabucak bitirip eve dönmek istiyorum.” derken eli bir anda bacak arama baskı uyguladığında ani durum karşısında kendimi tutamayarak hafifçe inlemiştim. “Ayrıca şu lanet tulumu giyerek beni senden mahrum etmenin hesabını da evde soracağım.”
Sözleri daha çok ıslanmamı sağlarken elini geriye çekerek kapıyı açıp bana döndü. Yana doğru bir adım attıktan sonra kapıyı çıkmam için daha çok açtığında hızla koridora çıkarak kendimi düzeltmeye çalıştım, iyiki çıkmayan ruj kullanıyordum!
Eli sıkıca elime tutunurken ceketinin önünü kapattığını fark etmiştim, bazı durumları saklamaya çalışıyor gibiydi. Dudaklarım kıvrılırken önüme dönerek gülüşümü saklamaya çalıştım, her an üstümdekinin tulum olmasını umursamayarak paramparça edebilir gibiydi.
“Üç sikik neredeler?” dediğinde balo kapısının önünde duraksamıştık.
“Bir odaya saklanmışlar.” dediğimde kafasını olumlu anlamda sallayarak kapıyı açıp içeri girdik. İçerisi hınca hınç dolmuştu, masada ki diğer Türk mafyaları da gelmişlerdi. Avucunda ki elimi geri çekmeye çalıştığımda parmakları daha sıkı tutarak buna izin vermedi, herkesin gözüne sokmak istiyor gibiydi. Şapkamın bulunduğu masaya giderek oturduğumuz da bakışlarım etrafı süzmeye başlamıştı. Şapkamı tekrardan başıma geçirerek bakınmayı sürdürdüm.
Hemen yan masamızda ki İrina etrafa öldürücü bakışlar atmakla meşgulken İvan ise Homura’yla koyu bir sohbete girmişlerdi, Vidus ise elindeki telefonla bir şeyler yapıyordu. Ortalık şu anda sessiz gibiydi…
~~
Aradan geçen birkaç saatin ardından tüm Dünya mafyaları olarak toplantı yapmak için kalkmıştık, hepimiz masanın çevresini kaplarken hemen Araf’ın yanında ki kısımda oturuyordum. Çünkü ne yazık ki yapışık ikiz gibi geziyorduk.
Ateş alana Duman bedava!
“Her şey anlaştığımız gibi, siz bana parça sağlayacaksınız bende size silahları hazırlayıp sevkiyatı başlatacağım.” diyen Araf’la masadakilere bakmayı sürdürdüm. İvan, Homura ve Vidus vardı sadece, diğerleri hala balo salonundaydı. İrina ise bir mafya olmadığını iddia ederek gelmeyi reddetmişti, o kendine savaşçı demeyi daha uygun görüyordu.
“En kısa zamanda parçalar elinde olacak.” dedi Homura o gür sesiyle.
“Rusya’dan gemiler yola çıktı bile Ateş, Pakhan sana saygılarını iletti.” diyen Ivan’la Araf’ın yüzünde mimik dahi oynamazken yavaşça başını olumlu anlamda sallamıştı. Pakhan lidere verdikleri isimdi.
“Peki ya sen Diavolo?” derken bakışlarını Vidus’a çevirmişti Araf. Ona neden şeytan demişti? Sanırım lakabı buydu.
“Sevkiyatları koruma sorumluluğu bende.” diyerek bıkkın gözlerle etrafa bakmaya başladığında sıkıldığı her halinden belli oluyordu. Hızla salladığı bacağı ve ikide bir telefona kayan bakışları aklının başka yerde olduğunu gösteriyordu.
“Güzel, tek bir hata istemiyorum. Yoksa hiçbir taraf isteğine ulaşamaz.” diyen Araf ayağa kalktığında hepimiz onun gibi ayaklanmıştık. “Davetime icabet ettiğiniz için teşekkürler.” dediğinde toplantının bitmiş olduğunu anlamıştım.
Herkes teker teker vedalaştıktan sonra odayı terk ettiklerinde gergin omuzlarımı sonunda rahatlatabilmiştim. Hiçbirinden korkmasam bile sonuçta dünyaca ünlü cani insanlardı bunlar.
“Sen sevkiyat için neler yapacaksın bakalım sol tarafım?” diyen Araf elini belime koyarak beni masaya oturttuğunda dudaklarım kıvrılmaya başlamıştı.
“Sol kolun olmam gerekmiyor muydu?” dediğimde elini iki yanıma yaslayarak daha çok yüzüme eğildikten sonra hızla şapkamı çıkartıp arkaya atmıştı.
“Hayır güzelim sen sol tarafımsın.” derken elimi tutarak kalbine götürdüğünde ona bakmayı sürdürmüştüm. “Sol yanımsın.” Avucumun içinde hızlanan kalbiyle bakışlarım ormanlarından bir saniye bile ayrılmıyordu.
“Kim ne derse desin ben her zaman senin bu kalbine aşık olacağım.” dediğimde gözlerindeki parıldamayı görmüştüm. Ustaca geriye taranmış saçları ve buğday teniyle o sahiden çok güzel bir adamdı, bunu her defasında tekrardan fark etmekten kendimi alıkoyamıyordum.
“O kalpte bir tek sana kurban olacak hatunum.” diyerek alnını alnıma yasladığında derince nefesler alarak yağmur kokusunu içime çekmiştim, işte bu tam olarak huzurun resmiydi.
Bir süre daha orada zaman geçirdikten sonra dışardan gelen bağırış sesleriyle mecburen çıkmak zorunda kalmıştık. Balo salonuna girdiğimiz an ortada bağıran Namık’ı görmüştük, bu keyfimi daha da yerine getiriyordu. Diğer herkes gitmişti, bu sebeple artık ortaya çıkabilmişti demekki.
“Bu ne saçmalıktı böyle?” diye Araf’a doğru haykırdığında ona doğru adımlayarak önünde durduk.
“Güç kimde Namık?” derken kolunu omzuma attığında dudaklarımda ki sırıtışla bende ona yaslanmıştım.
“Düşmanın olan ben değilim Ateş.”
“Pek dostluğunu da görmedik.” dediğinde Namık’ın bariz öfkesi gözlerinden okunuyordu. “Şimdi ya soruma cevap ver ya da gerçek ölümünü bekle.”
Bir süre Namık’tan ses çıkmazken bakışlarım eskaza arkasında ki Ferhat’a ilişmişti, bakışları Araf ve omzuma attığı kolu arasında gidip geliyordu. Onu izleyen bakışlarımı fark ettiğinde kafasını yavaşça olumsuz anlamda salladı, bu hareketiyle dudaklarım kıvrılırken elimi kaldırıp Araf’ın beline sarıldım. İsterse dünyanın en kötü adamı olabilirdi, o benim içim sadece melekten ibaret olacaktı…
“Güç sende lider.” diyerek dişlerinin arasında konuşan Namık’la Araf ile bakışlarımız kesilmişti.
Ne olursa olsun onu benden almalarına izin vermeyecektim…
~~
“Don’un itlerinden biriyle evlendiğini gerçekten inanamıyorum Duman.” diyen sesle kendimi boğazlamama ramak kalmıştı. Gece geldiğimizde biraz eğlenmenin ardından uyumuştuk ve birkaç saat sonra delice çalan kapıyla gözlerimizi açtık, İrina ziyarete gelmişti ve geldiğinden beri ya Araf’a ya da bana laf sokmakla meşguldü.
“Bende buradayım deli Amazon.” diyerek sert bakışlarını ona çeviren Araf’la derince bir nefes aldım.
“Yüzünü biliyorum, bence artık bana iyi davranmak zorundasın.” derken elindeki çayı yudumlayan Irina’yla bakışlarım ona dönmüştü.
“Bana bir şey olursa yaşayacağını düşünmen ne komik.” dedi Araf.
“Yeter lan! Yiyin şu yemeğinizi.” diye küçük çaplı haykırdığımda ikisininde bakışları hızla yemeklerine dönmüştü, zaten başım çatlıyorken bir de onların dalaşmalarını çekemezdim.
Önümde ki omlete çatalımı batırırken Araf’ın bana kaçamak bakışlar attığını fark etmiştim, gözlerimi ona çevirdiğimde yeşillerinde ki endişe beni çepeçevre sarmıştı.
“İyi misin güzelim?” dediğinde içimde ki ağlama isteğine anlam veremezken ona bakmayı sürdürdüm, ben şimdi niye duygulanmıştım ki?
“İyiyim, sadece başım ağrıyor. Birazdan ağrı kesici içerim geçer.” dememle Araf hızla yerinden kalkarak ocağa doğru ilerlemişti. Bu süre zarfında bizi izleyen İrina şaşıralacak şekilde sessizdi.
“İlaçla olmaz o.” diyen Araf dolaptan içi bitki dolu bir poşet çıkartarak bitki çayı yapmak için olan bardağın içine biraz atmıştı. Çayı hazırladıktan sonra içine attığı balı iyice karıştırarak bana getirirken dudaklarına yaklaştırıp üflemeye başladığında gerçekten oturup zırlamak istiyordum. Hep böyle tatlı mıydı yoksa bende mi bir haller vardı? Anlayamıyordum.
Önüme koyduğu bardağa bakarken dolan gözlerimi geriye itmeye çalışıyordum, kahretsin benim neyim vardı?!
“Papatya çayı yaptım, iyi gelir.” demesiyle bakışlarım ona dönerken hafifçe gülümsedim. O da bana gülümseyerek elini yanağıma yaslayıp yavaşça okşadı, ormanları böyle bakarken ona sarılmak istiyordum.
“Tamam, artık ilişkinize çok ses etmeyeceğim.” diyen Irina’yla gülmeden edememiştim. Araf ise umursamadan bana bakmaya devam ederken önümde ki çayı işaret ederek elini geri çekmişti.
“Akşam uçağın kaçta? Biz bırakırız seni.” dediğimde gözlerini devirerek çayı tekrardan eline almıştı. Üstünde o Amazon kıyafetleri yerine günlük kıyafetleri varken oldukça normal gözüküyordu.
“Bakıcım değilsin Duman.” demesiyle tek kaşım havalanmıştı. “Ayrıca Don’un adamından yardım isteyeceğime kızgın demiri boğazıma sokarım daha iyi.”
“Çokta sikimde.” diyerek Türkçe cevap veren Araf’la gözlerim irileşirken ona dönmüştüm. Dudaklarında ki sırıtışıyla o da kahvesini dudaklarına götürmüştü.
“Ne dedi o?” diyen Irina’yla ona dönmüştüm.
“Olur mu öyle şey, bırakırız diyor.” dememle Araf tam reddetmek için ağzını açacaktı ki bacağına yediği tekmeyle susmak zorunda kalmıştı.
“Sen merak etme kardeşim, savaşçılarımla biz hallederiz.” dediğinde artık diyecek bir şey kalmamıştı.
Yemek faslının ardından Araf toplantısı olduğunu söyleyerek çalışma odasına geçmişti ve bizde mutfakta biraz sohbet etmeye başlamıştık.
“Seni anlayamıyorum.” dediğimde bakışlarını bana çevirmişti. “Hem Bratva’dan nefret ederken hemde neden İtalyanlardan nefret ediyorsun?”
“Babam bir Bratva üyesiydi.” dediğinde onu dinlemeye koyulmuştum. “Onların verdiği bir emirle Don’a karşı savaş açmış ve tabiki de yeteri kadar gücü olmadığı için öldürülmüş. Tabi ben o zamanlar daha yokmuşum, babamın ölüm haberinden bir hafta sonra annem bana hamile olduğunu öğrenmiş.”
“Anladım, daha fazla açıklayarak kendini üzmene gerek yok.”
“Sorun değil benim için, üstünden çok zaman geçti ama kısaca sebebi bu yani. Asla senin adamını suçlamıyorum, o sıralar büyük ihtimal küçük bir çocuktu sadece ama işte insan nefret etmekten kendini alıkoyamıyor.” demesiyle kafamı anlayışla olumlu anlamda sallamıştım.
Çok yaralayıcı bir hikayeydi aslında, hamileyken sevdiğin adamı kaybetmek…
“O düşündüğün gibi kötü biri değil.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.
“Onu az önce senin için nasıl da çırpındığını gördüğümde anladım zaten fakat bu adam sadece sana iyi Katherina, canilikleri tüm Dünya da yayılmış biri.” dediğinde benimde dudaklarım kıvrılmıştı. Bana taktığı isimle seslendiğinde aramızın daha da yakın olduğunu hissediyordum.
“Dün yakuzanın lideri bile beni tanıdı bebeğim.” dememle ikimizde gülmeye başlamıştık.
“Bendeki de laf değil mi? Sanki sen ondan çok farklıymışsın gibi.” derken kahvesini dudaklarına götürmüştü.
“Ben daha da iyiyim.” diyerek göz kırptığımda kahkahamız mutfağın dolaplarında çınlamaya başlamıştı.
“Ah kesinlikle öylesin Katherina.”
******
Yazarın anlatımından…
Beyni karmakarışık planlarla doluyken bakışları sadece karşısında ki kadındaydı Ömer’in, gerçekten denilen gibi o puşta mı aşıktı? Peki ya kendisi nasıl olurda bir kadına tutulacak kadar aptal olmuştu?
“Bu ne saçmalık Ömer? Onu öldürmen gerekiyordu.” dedi Selen sinirli bir sesle. Ömer ise hala aynı bakışlarla onu izliyordu. Sarı saçları ve kahve gözleriyle bir şekilde içine işlemeyi başarırken neden nefret edemediğini düşündü.
“Onu mu seviyorsun?” dedi Ömer, hayatında ilk kez içinde bir duygu hissediyordu. Hayal kırıklığı…
“Of şu an ne saçmalıyorsun Ömer? Sana aşık olduğumu daha kaç sefer söylemeliyim?” dediğinde Ömer öyle çok inanmak istemişti ki ama gerçeklerin zorda olsa farkına varmıştı. Oyuna gelmişti fakat bu bile umrunda değildi.
“Beni çıkar buradan.” diyerek kıza bakmayı sürdürdü Ömer. Oradan çıkması gerekiyordu ki intikam alınsın.
“Aptal, şu anda bir savcıyı kasti olarak öldürmeye teşebbüsten yargılanıyorsun.” derken derince bir nefes aldı Selen. “Ama şu videoları öne sürerek şikayetlerini geri çekmelerini sağlarsak daha çok avantajımız olabilir.” demesiyle Ömer’in kaşları çatıldı.
“Videoları kullanırsan o da benim hakkımda bildiklerini kullanır, ben içeri giremem Selen. Şimdi değil.” dediği sırada kapı açıldığında ikilinin bakışları oraya dönmüştü.
“Sanırım ben seni kurtarmamın bir yolunu biliyorum.”
********
Lavinia Demir…
Akşam saati gelip çattığında artık Irina’nın gitme zamanı gelmişti ve her ne kadar inat etse de şu anda onunla birlikte havaalanındaydık. Çok iyi bir kalbi olan iyi bir dosttu benim için.
“Vedaları sevmiyorum.” diyerek karşımda durduğunda gözlerim yine dolmaya başlamıştı, ne oluyordu bana böyle?
“Veda değil savaşçı, her an konuşacağız.” dediğimde kollarını belime sararak sıkıca sarılmıştı. Ona hızla karşılık verirken saçlarını hafifçe okşamaya başladım.
“Sana bir şey olursa Dünya’yı yakarım Katherina, bunu böyle bil.” derken bakışlarının arkamda ki adama takıldığını anlamak için müneccim olmama gerek yoktu.
“Bende ona zarar gelirse Dünya’yı yakarım Irina.” diyerek geri çekildiğimde Irina gözlerini devirmişti.
“Hamile kaldığın an haber vereceksin, onu tıpkı savaşçı bir Rus gibi büyüteceğim.” dediğinde gözlerim irice açılmıştı. “Ne var? Hayatımıza erkek almıyoruz diye bu durumları da bilmeyecek değiliz güzellik, geldiğimden beri zor yürüyorsun.”
“Sen çok fenasın Irina.” derken bende gülmüştüm. Gelen sesle kapının açıldığını anladığımızda arkasında ki savaşçılarına da baş selamı vererek geri çekilmiştim.
“Onu üzersen seninle birlikle tüm İtalya’yı yakarım.” diyerek Araf’a bakışlarını çevirdiğinde belimde hissettiğim elle ona doğru yaslanmıştım.
“Sanırım kabul edebileceğim tek tehdit.” diyen Araf’la Irina ona da selam vererek arkasını dönüp uçağa doğru ilerlemeye başlamıştı. Gözlerim tekrardan dolarken arkamı dönerek derince bir nefes çektim yağmur kokusundan. “Güzelim benim, üzülme. İstediğin zaman gidip görebiliriz onu.” dediğinde kollarımı sıkıca boynuna sarmıştım. Kafam boynuna gömülüyken gözlerimden birkaç damla süzülerek tenine aktı, canım sadece ağlamak istiyordu ama şu an dışardaydık.
Derince birkaç nefes daha alarak geriye çekildiğimde Araf’ın eli yanağımı bulmuştu.
“Kurban olurum ben senin yaşlarına, yapma böyle lütfen. Gidip görebiliriz her zaman.” diyerek yanağımda ki yaşları sildiğinde her ne kadar daha çok ağlayasım olsa da kendimi sakinleştirmeyi başarmıştım.
“Garip bir duygusallık var içimde.” dediğimde dudaklarını alnıma bastırarak geri çekilmişti.
“Şu aralar çok şey yaşadın güzelim ve bir insansın, bu çok doğal.” demesiyle ormanlarına bakmayı sürdürmüştüm.
“Hadi evimize gidelim kocam.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.
“Gidelim hatun.”
Sözlerinin ardından hızla arabaya doğru ilerleyerek yerleştikten sonra yola koyulmuştuk, her hangi birisi görebilir diye de elim karnımdayken yavaş adımlar atmaya çalışıyordum. Çünkü diğerleri henüz vurulmamın üstünden üç gün geçtiğini sanıyorlardı.
Arkama yaslanarak camdan dışarıyı izlerken olanları düşünüyordum. Namık hiç ölmemişti, Ömer yargılanmak üzere tutuklanmıştı, Ferhat yıllar sonra ortaya çıkma kararı almıştı ve en önemlisi Dağhan bizim elimizdeydi. Diğer evin bodrumunda elleri kolları bağlı bir şekilde duruyorlardı. Dağhan,Yücel ve Serhat…
Kayra aralıklarla gidip serumlarını yenileyerek onları canlı tutuyordu, her an elimizde bir koz olması için şimdilik öldüremiyorduk fakat en kısa süre de üçü de geberip eşek cennetine gideceklerdi.
Çalan telefon sesiyle dikkatim dağılırken Araf’ın çatık kaşlarıyla telefona baktığını fark etmiştim, çünkü bu bir zil sesi değil alarm sesiydi. Hızla yerimden doğrulurken bedenimi de ona doğru çevirmiştim. Arabayı yavaşlatırken parmakları hızla telefonun üzerinde oynamaya başlamıştı.
“Sikeyim böyle işi!” diyerek telefonu kapatır kapatmaz arabanın istikametini değiştirdiğinde içimde ki telaş can bulmaya başlamıştı.
“Araf ne oluyor.” dedim endişeli bir sesle.
“Ormandaki eve zorla girmeye çalışıyorlar.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Kırmızılı evi kastediyordu fakat kim niye girmek istesin ki? Girmeleri için bir sebep yoktu.
Tabi bodrumdakileri kurtarmak istemiyorlarsa…
~~~~~~~~~~~~~~
Ve bölüm sonuuu…
Yine her zamanki gibi Arhan’ıma düşmeli bir bölüm oldu…
Sizce bölüm nasıldı???
Bizimkileri özlemiş miydiniz???
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfenn!
Seviliyorsunuzzzzz
⚖️🖤
