İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 30 · 24 dk okuma

SÂYE

Bölüm 30

29. AŞK UYUMU

~Bölüm Şarkıları~

Eylem Aktaş~Hatırla Sevgili

Yaşlı Amca~Ve Ben

Yeni bölümden herkese merhabalar efenim!!

Nasılsınız???

Bölümde bazı özel sahneler olabilir, okumak istemeyenler için başladığı ve bittiği yerde uyarı yaptım. Ona göre okuyabilirsiniz.

"Ben senin gibi gülen biri tanımadım ve sen gibi bakan... Bir polen gibisin, hafif ama acımasız ve her gülüşün yeni bir bahar..." diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~~

Bazı mesajlar sizi sonsuzluğa atarak bir süre orada süzülmenizi sağlayabiliyordu veyahut bilinmeyen gerçekler...

Senelerimi ölü olduğunu bilerek geçirdiğim kişiden kalan bir mektupta yaşadığını ima etmesinin beni bu denli şoka uğratması normal miydi? Beni eğitmişti, belki yöntemi çok yanlıştı ama yapmıştı. İstediğim gibi gücü kullanabilmemi öğretmişti ve sahiden sonra defolup gitmiş miydi? Ayakta yeni yeni durmaya başladığım zamanlarda arkamdan çekilerek bir anda yere çakılmamı sağladıktan sonra saçma bir mektupla yok olmuştu.

İşte gerçekler buydu... o öğrenmeyi sonuna kadar arzuladığım gerçekler hemen karşımdaydı. Tırnaklarımla kazıya kazıya bir yere gelmişken senelerin ardından tekrar yere çakılmayacaktım, ben lanet olası Duman'dım. Beni kimse yıkamazdı!

Elimde ki telefonu sakince masaya bıraktığımda Araf'ın telaşlı gözlerle beni izlediğini görmüştüm, telaş etmekte haklıydı. Mektubu olurken kılıktan kılığa girdiğime yemin edebilirdim. Telefonu hafifçe ona doğru ittiğimde söylemek istediğimi anlayarak telefonu alıp mektubu okumaya başladı, her okuduğun da kaşları daha çok çatılırken onun hakkında söylediği kısımlara geldiğinde dudaklarından birkaç küfür firar etmişti.

Okumayı bitirdikten sonra telefonu sakince tekrardan masaya bıraktığında bakışlarım yüzünden bir an olsun ayrılmıyordu, bir tuhaflık vardı. O... şaşırmamıştı.

"Biliyordun." dedim yeşillerinin içine bakarken. Bakışları bana döndüğünde o da tıpkı benim gibi arkasına yaslanmıştı.

"Tahmin ediyordum diyelim." dediğinde yüzümde mimik dahi oynamamıştı, donuk bakışlarım yüzünde gezindi.

"Nasıl?" diye sordum hala sakin olan sesimle.

"Cesedi ortalarda olmayan biri için akla pek fazla seçenek gelmiyor." dedi masaya doğru hafifçe yaklaşarak. "Neden sorgulandığımı öğrenebilir miyim sayın savcım?" Kaşları çatılmış ve bu tavrımın sebebini sorguluyor gibi bir hali vardı. O an aklımda günlerdir çınlayan soru tekrardan can bulmuştu, onda gizli olan detaylar hala mevcuttu. Zekası barizdi lakin sanki sakladığı başka şeylerde vardı.

"Dağhan'ı nasıl buldun Araf?" diyerek bende masaya yaklaştığımda değişen konuyla gözleri beni çözebilmek için yüzümde gezindi. Şu an bunu sormam kulağa saçma gelebilirdi lakin zihnimi bir zehir gibi sararak beni ele geçirmesine engel olamıyordum. Ben her yerde onu aradığım halde bulamamışken o nasıl bulup, bir de eve hapsetmişti?

"Neyden şüpheleniyorsan direk sor Sâye, kıvırma lafı." dediğinde yeşillerine bakmaya devam ediyordum, söyledikleri doğruydu. Bir şekilde bunu hissedebiliyordum lakin saklamakta bir tür yalan sayılmaz mıydı?

"Namık'la hiç görüştün mü?"

"Hayır." dedi anında cevap vererek.

"Dağhan'ı nasıl buldun?" dedim tekrardan aynı soruyu sorarak. "Bir kez daha aynı soruyu sorarsam kalkıp giderim evden Araf." dediğimde işte şimdi gözlerinde ki kızgınlığın ve endişenin sarmalanmış halini görebiliyordum.

"Beni sakın kendinle tehdit etmeye kalkma Lavinia." derken masanın üstünde ki ellerinin yumruk olduğunu farketmiştim, kendini tutmaya çalışıyordu. Kullandığı ismimle kalbim sızlarken sakin kalmaya çalıştım, damarına bastığım için ismimi kullanmıştı. Bana ölüm çiçeği diyordu lakin lanet ismimi her kullandığında beni yavaş yavaş öldürdüğünün farkında değil miydi?...

"O zaman sende salağa yatmak yerine sorularıma cevap ver, Arhan." dedim sonda ki ismine vurgu yaparak. Atağına atakla karşılık vermek benim işimdi. Kullandığım ismi duyduğunda çenesinin bariz bir şekilde gerildiğini görebiliyordum.

"Demek öğrenmek istiyorsun." derken hızla ayağa kalkarak elimi tutup beni de kaldırdığında kaşlarım şaşkınlıkla çatılmıştı. Aynı hızla mutfaktan çıkarak üst kata çıkmaya başladığımızda bile eli sıkıca elime tutunuyordu, belki de şu an korkmam gereken kadar sinirliydi fakat onun bana zarar vermeyeceğine sonsuz bir güven duyuyordum.

Çalışma odasına girdiğimiz de elimi bırakmadan yanda ki kitaplardan birini tutup çektiğinde hareket eden raflarla istemsizce şaşırmadan edememiştim, gizli bir bölme mi vardı? Bu evde üç yıl önce aylarımı geçirmiştim ve bir kez bile bunu fark edememiştim. Tuttuğu elimle içeri girdiğinde bende mecburen onu takip etmiştim ki gördüğüm şeylerle gözlerim irice açıldı.

Bir duvarı boydan boya kaplayan monitörler vardı, Buğlem'in bilgisayarlarından bile daha fazlaydı bunlar. Yavaşça parmaklarımı elinden çekerek içeri doğru adımladığımda bilgisayarların hemen önünde durmuştum. Bir ekranda benim kızlarla kaldığım evin kameraları açıktı, diğerinde ise kırmızı ışıklı evin kameraları bulunuyordu. Diğer bilgisayarlarda gözlerimi gezdirdiğimde ise bir çoğunu bilmediğimi farketmiştim, her birinde farklı yerlere ait kameraların kayıtları bulunuyordu.

"Dağhan'ın mülkleri." dedi zihnimde ki sorulara yanıt vererek. Her evini gözetlediği için bulabilmişti. "Her anını ince ince takip ettim. Girdiği mekanlardan yediği yemeklere kadar ve sonra çevresinde ki güvendiği adamları yok ederek onu kafesim altına aldım." derken arkama geçen bedeniyle ben hala monitörlere bakmaya devam ediyordum. Evimin kameralarını nasıl hacklemişti?

"Demek bu sayede hangi günler evde olduğumu anlayarak odama girdin." diyerek benim evimin kameralarını işaret ettiğimde boynuma çarpmaya başlayan nefesiyle tüylerim ürpermişti.

"Bingo! Doğru tahmin." dediğinde sesinde ki sinirin kırıntılarını hala görebiliyordum. Onu delirten tek şey benim gitme düşüncem miydi?

"Peki Namık?"

"Onunla hiçbir alakam yok, aynı senin gibi senelerdir bende görmüyorum fakat tahmin edilmesi çok güç bir yargı da değildi." derken hafifçe geri çekilerek belime koyduğu elleriyle beni kendisine doğru çevirmişti ki hemen arkasında ki duvarda duran tablo dikkatimi çekmişti. Bu ikimizin bir fotoğrafıydı, o anı hatırlıyordum. Seneler önce Arya'yı ilk gördüğüm zaman onu kurtarmak için atıldığımda Araf bir anda arkamda belirerek kollarını bana sarıp gitmemi engellemişti. Onun bakışları kameradayken ben ise sinirli bir ifadeyle karşıya bakıyordum.

Bu resmî ilk bir haber sitesinde gördüğümde sinirlerimin nasılda tepeme çıktığını dün gibi hatırlıyordum, şimdi ise oldukça tatlı gözüken bir fotoğraftı.

"Herneyse, bir daha benden bir şey gizlemeni istemiyorum." dedim itiraz istemeyen bir sesle. Aşağıda biraz gereksiz yükselmiş olabilirdim ama o şaşırmayınca aklımda birbir türlü soru dönmüştü. Hala görüştüğünü bile düşünmüştüm.

"Emredersiniz sayın savcım." diyerek tatlı bir şekilde sırıttığında her ne kadar yanaklarını ısırmak istesemde yüzümü nötr bir halde tutabilmiştim.

"İyi, şimdi geri çekil. Ölüm çiçeğine daha fazla dokunmak istemezsin diye düşünüyorum." derken kollarını itmeye çalıştığımda buna izin vermeyerek beni daha çok bedenine yapıştırdı.

"Burada nerden çıktı?" dedi sinirli bir tonda.

"İsmimi kullandın, çekil!" dedim tekrardan itmeye çalışarak lakin bu sadece dudaklarının kıvrılmasını sağlamıştı.

"İsmini sevdiğini sanıyordum." derken dudakları çapkın bir edayla kıvrıldığında kaşlarım çatıldı.

"Evet, senin dudaklarından dökülmediği sürece." diye mırıldandığımda bakışlarımı ondan kaçırarak göğsüne odaklamıştım, çok hızlı nefes alıp verdiğinin farkında mıydı acaba?

"Benim dudaklarımdan döküldüğünde ne oluyormuş?" dediğinde yüzüm daha da düşerken sinirli bakışlarım eğlenen yeşilleriyle çakıştığında hızla omuzlarından itmeye çalıştım.

"Git başımdan Araf!" dedim haykırarak. Sinirlerimi germişti iyice.

"Tamam güzelim tamam, bir şey demedim." diyerek beni daha çok kendisine çekmeye çalıştığında omuzlarında sertçe iterek buna engel olmuştum. "Benim güzeller güzeli karım kocasına trip mi atarmış." derken alnını alnıma yasladığında kafamı diğer tarafa çevirerek kollarımı göğsümde bağladım. Evet, sanırım trip atıyordum. "Sen giderim deyince bir an korkudan öyle çıktı ağzımdan Sâye'm, özür dilerim."

Sözlerinde ki naiflik her ne kadar içimi ısıtsa da trip atmayı sürdürmüştüm, biraz hoşuma gitmiş olabilirdi.

"Hadi, affet." derken dudaklarını ardı sıra yanağıma ve boynuma bastırdığında yüzümde mimik oynamaması için kendimi kasıyordum. "Hadi ama hatun, yazık değil mi bu aşık kocana?" Her kelimesinin arasında öpücük kondurmayı ihmal etmezken kolları ise sıkı sıkıya belime sarılıydı.

"Gitmek istiyorum." dedim yüzümü hala sabit tutmaya çalışırken. Öpücükleri hızla kesildiğinde yüzünü geri çekerken kollarını bana daha sıkı sararak tabir-i caizse onunla bütünleşmemi sağlamıştı.

"Asla bırakmam." dediğinde dayanamayarak dudaklarımın kıvrılmasına izin vermiştim. Bu kadar tatlı olmamalıydı!

"Salona gitmek istediğimi kastettim manyak kocam." dediğimde bedeninde ki bariz rahatlamayı çok bet hissetmiştim.

"Kocan sana ölsün hatun, şunu şöyle söyle canımı ye." demesiyle az önce rahatlayan yüzüm tekrardan kasılırken hızla geri çekilip bakışlarımı yüzüne çevirdim.

"Ne ölmesi Araf? Yok öyle bir şey." dedim sinirle. Ben bugünlerde fazla mı gergindim?

"Tamam güzelim, ben sustum zaten." derken kendimi bir anda kucağında bulduğumda gözlerim şaşkınlıkla açılırken kollarımı hızla boynuna sardım. "Hadi seni götürüp doyuralım, tabağını bitirmemiştin." Gizli odadan çıktıktan sonra ayağıyla kapıyı kapatarak çalışma odasından da çıktıktan sonra merdivenleri yönelmişti.

"Canım yemek istemiyor." dediğimde aklıma yine az önce öğrendiğim haber gelmişti. O gerçekten yaşıyor olabilir miydi? Yoksa mektup sadece bir varsayımdan mı ibaretti? Sonuçta ellerimde can vermişti. Bu nasıl yalan olabilirdi ki?

"O tabak bitecek dedim Sâye, kaşık kadar kalmış zaten suratın." dediğinde her ne kadar gözlerimi devirmek istesemde beni düşündüğü için yaptığını anlayabiliyordum. Ses etmeden mutfağa girmesini izlerken beni yerime bırakmasını ummuştum fakat bunun yerine kendisi sandalyesine oturarak beni de kucağına oturtturmuştu.

"Kendim yiyebilirim Araf." dedim gözlerimi devirmemeye çalışarak. Kucağında olmak aklımın farklı yerlere kaymasını sağlıyordu.

"Doğru ama ben daha güzel yediriyorum." derken kaşığına aldığı pilav ve soteyi dudaklarıma yaklaştırdığında hala yüzünü izliyordum. Geçmişinde bu kadar acı çekmiş ve bu denli gaddar olan bir insan nasıl yavru kedi gibi davranabilirdi ki?

Dudaklarımı aralayarak kaşığı aldığımda bakışları saniyelik olarak dudaklarıma çarpsa da kendini toparlayarak tabağa bakmaya başlamıştı, altımda ki hareketliliği hissedebiliyordum. Ağzımda ki yemeği yutmadan ikinci kaşığı da getirdiğinde elimi eline koyarak onu durdurup ağzımdakini yuttum, gerçekten eli aşırı lezzetliydi. Hayatımda yediğim en güzel sote olabilirdi.

"Gözlerin neden bu kadar güzel?" dediğimde hızla bana dönen bakışlarının altında dudaklarım kıvrılırken tuttuğum eliyle kaşığı ağzıma yaklaştırarak büyük bir lokmayı ağzıma doldurmuştum.

"Güzel değil, sen öyle görüyorsun." demesiyle kaşlarım çatılırken ağzımda ki lokmayı yemeye çalışıyordum. "Okyanusta ayağına dolanarak seni karanlığa çekmek isteyen yosunlara benziyor."

Sözleriyle şaşırırken elinde ki kaşığı tabağa bırakarak hemen yanında ki suya uzanıp dudaklarıma yasladı, büyük yudumlar alarak ağzımda ki yuttuğumda bardağı geri çekmiştim. Gözleri hakkında böyle konuşması sinirimi bozmuştu, o benim için ormanın en huzurlu yeriydi oysaki.

"Senin anlatımına göre çok uyumluyuz o zaman, gözlerin seni bana çekiyor." dediğimde dudakları hafifçe kıvrılırken kaşığı yine yemekle doldurarak bana yaklaştırmıştı. "Ayrıca onlar yosun değil orman."

Sözlerimle dudakları daha da kıvrıldığında yanağında ki gamzesi tekrardan gözler önüne serilmişti. Kaşığı dudaklarımın arasına alarak yemeği yedim ve bunu tabağı bitirene kadar devam ettik. Gözlerim bir saniye bile yüzünden ayrılmazken belimde duran elinin her defasında daha da kasılarak parmaklarının derime battığını hissedebiliyordum.

"Afiyet olsun benim güzelime." derken meyve suyunu dudaklarıma yaklaştırdığında birkaç yudum alarak geri çekilip ilerde ki kendi tabağıma uzandığım sırada boğazından gelen hırıltıyı fark etmiştim.

"Şimdi sıra sende." dedim yemek doldurduğum kaşıkla ona dönerken. Dudakları kıvrılırken itiraz etmeden onu yedirmeme izin vermişti. Ormanlarında ki pırıltılar için canımı bile verebileceğimi hissedebiliyordum...

Sessizce tabağını bitirdikten sonra birlikte kalkarak bulaşıkları halletmeye başlamıştık, işte şimdi tam evli bir çift gibi olmuştuk. Ellimde ki süngerle tencereyi yıkarken o ise dolaba yaslanarak beni izliyordu.

"Onu niye makinaya koymadık güzelim?" dediğinde gülerek bakışlarımı ona çevirmiştim.

"Teflon tencere makineye konarsa çizilebilir, o da tehlikeli olur." dedim elimde ki tencereyi göstererek. İlgiyle başını salladıktan sonra yaslandığı yerden ayrılarak arkama geldiğinde tencereye odaklanmaya çalışmıştım. Elleri yavaşça belime dolanırken suyu açarak tencereyi durulamaya başladım.

"Bu kokun..." derken kafasını boynuma gömdüğünde batan sakallarıyla huylansam da geri çekilmemiştim. "Kokun tüm zihnimi uyuşturuyor, alkolden bile daha etkilisin benim için. Keşke bir şişeye boşaltıp her an yanımda taşıyabilsem."

"Parfümümü vereyim." diyerek dalga geçtiğim sırada tencereyi yıkamayı bitirerek kenara bırakıp ellerimi önümde ki bezle kurulamıştım.

"Yokluğunda denedim, aynısı olmuyor." demesiyle kalbim sızladığında yavaşça ona dönerek gözlerine baktım.

"Niye senelerce yanıma gelmek varken uzaktan izledin Araf?" dediğimde bir elimi yanağımı bulurken hafifçe okşadı. Kastettiğim onu tanımadığım zamanlardı ve o da anladığını belirterek hafifçe güldüğünde bakışlarım dudaklarına çarpmıştı.

"Ellerimde ki kan sana bulaşmasın diye ama beceremedim. Bir çift geceye tutuklu kalacağımı nerden bilebilirdim ki?" Bu adamın şiir gibi konuşması huzurun tüm bedenimi sarmasını sağlıyordu.

"Ormanların hep böyle parıldasın." diyerek kollarımı boynuna dolayarak parmak ucuna kalktığımda o da bana doğru eğilmişti.

"Sen kollarımda olduğun sürece sönmeleri mümkün değil harelerine kurban olduğum." derken dudaklarıma küçük bir öpücük bırakarak geri çekildiğinde sonsuza dek bu sahne de kalmak istediğimi fark etmiştim, onun kollarında ve gözlerimin gözlerin de olduğu...

Harelerine kurban olduğum...

Bu adamı sevmek hayatım boyunca kendime yaptığım en güzel iyilik olmuştu...

"Senden bir şey isteyebilir miyim Sâye'm?" dediğinde gözlerinde ki pırıltılar hala sürüyordu.

"Tabiki de hayatım."

"Bir şarkı söyler misin? Ne zamandır hiç duymadım sesini." demesiyle dudaklarım daha da kıvrılırken hafifçe kıkırdadım. Boğazımı temizleyerek sesimi açtıktan sonra hafif bir utanç içimde can bulmuştu, gerçekten şarkı söylemeyeli baya olmuştu.

"Hatırla sevgili, o mesut geceyi. Çamların altında verdiğin buseyi..." diye mırıldanmaya başladığımda bir elimi boynundan çekerek parmağımda ki yüzüğü işaret etmiştim. "Hatırla sevgili, o mesut geceyi. Çamların altında verdiğin buseyi..."

Evlilik teklifi yaptığı anın ufak bir gönderme yapmak istemiştim. Gözlerinde ki hayranlıkla sessizce beni izliyordu.

"Beni mecnun ettin, sende olasın. Aşkımı inkar edersen Allah'tan bulasın!" derken gözlerimi kısıp işaret parmağımı ona salladığımda dudaklarından bir kahkaha dökülerek kalbimde can bulmuştu. "Beni mecnun ettin, sende olasın. Aşkımı inkar edersen Allah'tan bulasın."

Gözlerim yüzünden bir saniye ayrılmazken kısılan gözlerini ve yanağında ki gamzenin tatlılığını izliyordum, inci dişleri gözükürken onu tutup içime saklamak istemiştim. Sadece benim olmalıydı, yalnız benim...

"Aşkımı inkar edersen Allah'tan bulasın..." derken yüzüne daha çok yaklaştığımda gülüşü sakinleşirken gözlerinde ki ışıltıyla bana bakmayı sürdürmüştü. "Aşkımı inkar edersen Allah'tan bulasın!"

"İnkar etmek mümkün mü hatun?" diyerek burnunu burnunla sürttüğünde tam dudaklarına atılmıştım ki çalan kapıyla kaşlarım çatılırken bakışlarım mutfağın kapısına kaymıştı. "Git bak bakalım kapıya." dediğinde istemsizce şaşırmıştım. Böyle dediğine göre kimin geldiğini biliyordu sanırım. Dudaklarım kıvrılırken yanından sıyrılarak kapıya doğru koşup açtığımda gördüğüm manzarayla gözlerim büyümüştü.

Kapıda bir kurye duruyordu ve elinde koca bir demet siyah gül vardı!

"Lavinia Demir." dediğinde kafamı sallayarak onu onaylayıp gülü aldığımda çıkan kuryeyle arkamı dönüp duvara yaslanan adama baktım.

"Sana inanamıyorum Araf, bu ne?" dedim büyümüş gözlerle elimde ki koca demeti işaret ederek.

"Her güne sonsuz aşkımın bir belirtisi." demesiyle gülerek ona doğru adımlamıştım.

"Bir aylığı toptan vermek istedin sanırım." derken gülmeye devam ediyordum.

"Her gün bir tane vereceğimi söylediğimi hatırlamıyorum." dediğinde dudaklarımda ki sırıtışla gözlerimi devirerek gülleri kokladım. Kalbim sevgiyle öyle bir dolup taşıyordu ki senelerin acısını yok edecek kadar zihnimi dağıtıyordu.

"Seni öyle çok seviyorum ki." dediğimde gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Ailesinden bile sevgi görmeyen kızı kollarının arasına alarak sevilmeyi öğretmişti...

"O hareler buğulanmıyor değil mi güzelim?" diyerek yanıma yaklaşarak elimde ki gülleri aldığında bakışlarım yeşilleriyle çakıştı. "Hayır ama Sâye, ağlaman için almadım." Eli belime sarılırken beni kendisine çektiğinde nefes alarak göz yaşlarını geriye yollamaya çalıştım. Sanırım reglim yaklaştığı için üzerimde bir duygusallık vardı.

"Ağlamıyorum kocam bey, güllerimi ver." derken uzandığımda elini havaya kaldırmasıyla kaşlarım çatılırken yüzüne döndüm. "Fasülye sırığı gibi adamsın, ben nasıl ulaşayım oraya?"

"Ne gibi?" dedi gülerken.

"Fasülye sırığı gibi. Hayır yani maşallahın var be adam, basket geçmişin olabilir mi?" diyerek konuyu değiştirip aklını karıştırmaya çalışırken bir yandanda güllerime uzanmaya çalışıyordum ama her defasında daha da yukarı kaldırıyordu.

"Evet, üniversitede bir dönem oynamıştık. Turgay ve ben." dediği sırada omuzlarından destek alarak kucağına zıplamamla eli hızla kalçamın altına inerek düşmeyeyim diye yerime sabitledi.

"Belli zaten, Turgay senden uzun dimi?" derken elimi uzatıp almaya çalışmıştım ki bu sefer daha da yukarı kaldırdığında uflayarak ona döndüm. "Yeter be adam, çiçeklerimi ver."

"Çok istiyorsan al çiçeklerini." dediğinde kaşlarım daha da çatılmıştı. Omzundan destek alarak bir bacağımı belinden çekerek omzuna attığımda gözlerim çiçekteydi ve almak istiyordum! "Evet, kesinlikle oraya çıkarsan ulaşabilirsin." diyen boğuk sesini umursamadan bacağımı omzuna biraz daha yerleştirerek kolundan destek aldığım gibi diğer bacağımı da omzuna attığımda artık rahatça uzanabiliyordum.

"Aldım!" diye haykırdığımda gülerek elimde ki çiçeklere bakarken bir şey dikkatimi çekmişti. Bulunduğum yer!

"Aferin sana." diyerek boğuk sesiyle konuştuğunda hissettiğim nefesi gözlerimin irice açılmasını sağlamıştı. Çiçeğe ulaşabilmek için kelimenin tam anlamıyla ona tırmanmıştım ve yüzü şu an bacak aramın tam önünde duruyordu.

"Evet... şimdi de ineyim." derken bacağımı atmaya çalışmıştım ki kalçamı sıkıca kavrayan elleri buna izin vermemişti.

"Çiçeklerini sıkı tut." diyerek adımlamaya başladığında elim saçına tutunmuştu. Kendi kendimi soktuğum durum gerçekten taktire şayandı.

Adama merdiven gibi tırmanırsan olacak olan bu!

Sırtım duvarla buluşunca evin yüksek tavan olmasına bile sövecek durumdaydım. Bok vardı Lavi tırmandın adama!

"Araf en azından yere insey..." Sözümü bitirmeden ılık nefesini üflediğinde elim hızla saçlarını kavrayarak geri çekmeye çalışmıştı fakat işe yaramıyordu. Bir elim sıkıca gülleri tutarken iki metreden evi izliyor gibiydim.

"Onu ağzımın dibine getirmeden önce düşünecektin." derken dudaklarını bastırdığında bedenime yayılan titremeyi onunda hissettiğine emindim.

Adam haklı!

Eli elbiseyi daha da kıvırarak iç çamaşırımın kenarına tutunduğunda yapacağı şeyi anladığım halde ses etmemiştim. Kumaşın yırtılma sesi kulağımı doldururken kalp atışlarım yaşadığım tutkuyla daha da hızlanmıştı.

"Çiçekleri... al." dedim hızlanan nefeslerimin arasında. Gözlerimi sıkıca kapatırken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum, artık buna alışmam gerekirdi. Bu kaçıncı sefer yapışımızdı ama hala ilk günkü gibi heyacanla doluyordum.

Elimden çiçeği alarak yavaşça yere bıraktığında boşalan ellerimi de saçlarına atarak hafifçe okşadım, aradaki parçalanan kumaş parçasını hala çekmemiş ve öylece bekliyordu. Nefesi her çarptığında istekle kasılan kadınlığım onun tam önündeydi ve sadece duruyor muydu? Kaşlarım çatılırken başımı eğip ona baktığımda gözlerinin kapalı olduğunu gördüm, gergin olduğu çenesini kasmasından belliydi.

Bir anda dizlerinin üstüne gelerek beni omuzlarından indirdikten sonra tekrar ayağa kalktığında gözlerimde ki şaşkınlıkla ona bakıyordum. Bana dokunmayacak mıydı? Ama neden?

"Araf, iyi misin?" dediğim sırada gözlerini açtığında içlerinde ki arzuyu net bir şekilde görebiliyordum, göz bebekleri irileşerek yeşillerini yutmuştu.

"Böyle seni zorlamak istemiyorum, eğer istiyorsan sen söyleyeceksin." diyerek arkasını dönüp salona ilerlediğinde şok içinde arkasından bakakalmıştım. İstemediğimi mi düşünmüştü? Neden?

Parçalanan kumaşı elime hapsederek elbisemi düzelttikten sonra salona girdiğimde gördüğüm manzara beni şaşırtmaya devam ediyordu. Televizyon açıktı ve anladığım kadarıyla Beşiktaş maçı dönüyordu. Ekranda ki süreyi gördüğümde çoktan 60 dakikanın geçtiğini fark etmiştim ve hiçbir taraf gol atamamıştı henüz. Kapıya yaslanarak bir süre ses etmeden onu izlemeye başladım.

Orada durduğumu bilse de gözlerini bana çevirmeden maça odaklanmaya çalışıyordu, sanki bir şekilde aklını tutkudan uzaklaştırmaya yardımcı olmasını bekliyordu. 65. dakika da Beşiktaş atağa geçince yerinden hızla dikleşerek ekrana odaklanmıştı, sahiden dediği gibi fanatikti sanırım bir zamanlar.

"Ulan ben senin ayağını sikeyim!" diyerek hızla ayağa kalktığında gözlerim irice açılmıştı. Top az önce direkten dönmüştü. "Amına koduğumun yamuk ayaklası o top öyle mi atılır?! Gören gözünün yolunu yordamını sikeyim!" El kol hareketlerini gülerek izlerken 70. dakikaya girmiştik.

Top hızla tekrardan Beşiktaş'a geçtiğinde Araf koltukta ki yerine yerleşerek televizyondan gözünü bile ayırmıyordu.

"Hadi Muci, hadi!" Elleri yumruk olmuş bir şekilde dizlerinin üzerindeyken az önce ki tutkusu geçmişe benziyordu, benim ise bu halini gördükçe git gide artıyordu. Öyle çok ıslanmıştım ki bacaklarımdan aktığını hissedebiliyordum. Yavaşça yanına doğru adımladığımda dakika sekseni görmüştü ama hala iki takımda tek bir gol bile atamamıştı. Elimde ki kumaş parçası yere düşerken oturduğu koltuğun yanına kadar gelmiştim.

Eğilip yanağına hızlıca bir öpücük kondurduğumda bakışları saniyelik olarak bana dönmesinin ardından tekrardan ekrana dönmüştü.

"Bir saniye güzelim..." dediği sırada Beşiktaş hızlı bir atağa geçti. Tam geri çekilecektim ki eli hızla kolumu yakalayarak beni kendine çektiğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. "Bir tane daha öp bakim." dediğinde laf etmeden dudaklarımı yanaklarına bastırdığım sırada ekranda konuşan spikerin sesi yankılanmıştı.

"Muci koşuyor! Topu sanki canı pahasına taşıyor Muci! Muci! VE GOL!" diye haykırdığı sırada eşzamanlı olarak Araf'ta haykırarak ayağa kalkmıştı.

"GOL LAN GOL!" Bir eli hızla çeneme sarılarak dudağıma yapıştığında hareketlerinin hızlılığından kafayı yemiş durumdaydım. Az önce totem mi yapmıştı. "Dudaklarının kutsal olduğunu zaten biliyordum güzelim, böyle de tescillemiş olduk."

Çenemde ki eli enseme kayarken bakışlarını tekrardan ekrana çevirdiğinde hareketlerinin doğallığına şaşırmadan edemiyordum, işte şimdi normal bir insan gibiydi. Önce ki halinde ki robotluğundan eser yoktu.

Maç 90. dakikayı bulduğunda kazanan Beşiktaş olmuştu.

Eli hala ensemde ki yerini korurken kafasını çevirip alnıma derince bir öpücük kondurduktan sonra geri çekilerek tekrardan koltuğuna oturmuştu. Ne yani yine mi dokunmayacaktı? İnat etmişti işte bir kere! İnatçı keçi!

Biten maçın ardından reklamlar başlamasına rağmen hala bakışlarını ekrandan ayırmıyordu. Elinde ki telefondan bir yerlere basarak ışıkları açtığında aydınlanan odayla gözlerimi kısmam gerekmişti, ne ara kararmıştı hava? Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde bana bakmadığını görünce kollarımı göğsümde bağlayarak yüzüne bakmayı sürdürdüm.

"Sahiden mi Araf?" dediğimde bakışları sakince bana dönerken dudaklarında hafif bir gülümseme peyda olmuştu.

"Sahiden mi ne güzelim? Bana düşüncelerini ve isteklerini söylemek zorundasın, sen söylemeden ben anlayamam." demesiyle kaşlarım çatılırken ona doğru adımlayıp hiç düşünmeden eşofmanına uzanarak dizlerimin üzerine çökmüştüm ki hızla ellerimi yakalayarak beni durdurdu. "Kendi bedenin için isteklerini söylemediğin sürece dokunmak yok."

"İyi, bende gider kendimi tatmin ederim." diyerek hızla ellerinden kurtulmaya çalışmıştım ki ellerimi daha sıkı tutarak yüzüme eğildi.

"Aklından bile geçirme Sâye, ne istediğini bana söylemeden yerinden bile kıpırdamayacaksın." dediğinde içimde ki inatçı kızı susturamıyordum.

"Emir verdiğin sürece ağzımı bile açmam." dediğimde dudakları itinayla kıvrılmıştı.

"Bana ne istediğini söyler misin hatun?" demesiyle kuruyan boğazımı ıslatma ihtiyacı duymuştum.

Göt oldun mu şimdi? Hadi git söyle ne istediğini.

Bakışlarım yeşillerinden dudaklarına indiğinde bacaklarımın arasının tekrar sızladığını hissetmiştim. Siktir! Çok ıslaktım.

"Beni tatmin etmeni istiyorum." dediğimde boğazdan gelen hırıltısı kulaklarımı doldurmuştu. Elini belime atarak beni kaldırdıktan sonra parmaklarını geri çektiğinde onu izlemeye başladım.

"Hangi şekilde istiyorsun?" demesiyle gözlerim arsızca bedeninde gezindi. Sikerler, utangaçlığın canı cehenneme! Karşımda bir Yunan tanrısı üstü çıplak oturuyorken ve bu kişi kocam olduğu halde neden utanıyordum ki?

"Hmm!" diye mırıldanarak ona yaklaştığımda bakışlarım eşofmanından belli olan ereksiyonundaydı. "Onu istiyorum."

"Tatmin olmadan o yok dedim güzelim." dediğinde derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım.

"Of! Gerçekten asıl sen benden ne istiyorsun Araf? Ne istediğimi zaten biliyorsun."

"Söylemezsen bilemem." demesiyle gözlerim açılırken kaşlarım sinirle çatıldı.

"Lanet olası dudaklarının beni boşaltmasını istiyorum, dilini içimde istiyorum, parmaklarının beni çıldırtmasın istiyorum. Oldu mu?!" diye haykırdığımda hızla ayağa kalkarak önümde dikildiğinde gözlerinde ki arzuyu görmemek mümkün değildi. Üzerime doğru bir adım attığında gözlerinde ki ifade yutkunmama sebep olmuştu, yırtıcı bir hayvanmışta ben karşısında masum bir kuzuymuşum gibi bakıyordu. İstek konusunda fazlaca mı ciddi olmuştum acaba?

"Tekrar et dediklerini." dediğinde dişlerimi dudağıma geçirerek yeşillerine bakmayı sürdürdüm. Bir adım da attığında bende geriye doğru adımlamaya başlamıştım, bu durum sırtım duvara çarpana kadar devam etmişti.

"Beni boşaltmanı istiyo..." derken eli hızla çenemi bulduğunda dudakları sözümü yarı da kesmişti. Sert bir öpücüğün ardından geri çekilmeden diğer elini de duvara yaslayarak üstüme eğildi.

"Az önce söylediklerinin aynısını istiyorum." diyerek tabiri caizse hırladığında bacaklarımı sıkıca birbirine bastırmıştım, hiç iyi değildim!

"Dudaklarının beni boşaltmasını istiyorum." dediğim sırada dudakları alt dudağımı sertçe emerek bırakmıştı.

"Evet, devam et." dedi boğuk ve sert sesiyle.

"Dilini içimde istiyorum." Çeneme parmağını bastırarak dudaklarımı aradıktan sonra dilini dişlerimde gezdirdiğinde hafifçe ısırarak ağzımın içinde ki dilini emdim.

"Devam et." derken çenemde ki elinin bile titrediğini hissediyordum.

"Parmaklarının beni çıldırtmasını istiyorum." dememle hızla geriye çekildiğinde bir an yere çakıldığımı sanmıştım. Çevremde ki sıcaklığının gitmesini istemiyordum. Aniden önümde diz çökerek elbiseme elini attığında ses etmeden onu izliyordum.

(+18 sahne vardır, bilginizeeee)

"İsteğiniz benim için emirdir sultanım." diyerek elbisemin altına girdiğinde daha üstümde ki şoku atamadan aniden dudaklarını hissettiğimde inleyerek kafamı duvara yasladım. Dudakları adeta delirtecek bir yavaşlıkta beni emerken parmakları ise bacağıma saplanarak kapatmamı engelliyordu. Gözlerimin önünden şimşekler çakarken çıkan sesleri dinlemek daha çok sona yaklaşmamı sağlıyordu.

İşin içine giren diliyle daha çok çıldırırken istemsizce kendimi yüzüne doğru bastırmaya başlamıştım. Ellerim duvara tutunurken durmaksızın inliyordum, her dil darbesi parmaklarımın bükülmesini sağlayacak kadar bedenimi geriyordu. Çıkan müstehcen sesler evin içini doldururken bacaklarım dayanılmayacak bir şekilde titremeye başlamıştı.

Aniden içimde hissettiğim parmaklarıyla çığlık atarken daha fazla dayanamayacağımı hissediyordum. Dudakları üstteki tomurcuğu emerken içime hızla girip çıkan parmakları nefesimi kesiyordu. Düşünmem gereken belki de oldukça fazla şey varken ben şu an da sadece parmaklarının etkisindeydim, içimde kıvrılan parmaklarıyla yüksek sesle inlerken bedenimin titremesi dayanılmaz bir hal aldı. Dili ve parmakları aynı oranda hızlanırken sona yaklaştığımın farkındaydım.

"Araf!" diye haykırdığım sırada bir parmağını daha içime yolladığında çığlığımın yanı sıra öyle sertçe boşalmıştım ki ayakta durabilmemi tek sağlayan engel kalçama sarılan elleriydi.

"Imm! Her defasında daha da lezzetli olmayı nasıl başarıyorsun?" diyerek elbisenin altından çıktığında baygın bakışlarım yüzünü izliyordu. Dağılmış saçları, parlayan dudakları ve kararan yeşilleriyle hala oldukça vahşi duruyordu.

Ağzımı açarak tek kelime edecek halim yokken beni kendisine çekip hızla yere uzanmamı sağladığında az önce baygın bakan gözlerim tekrardan açılmıştı. Hareketlerinin aniliği bir gün kalbimi durduracaktı! Elbiseyi daha çok yukarı çekerek elini sırtımdan geçirip doğrulmamı sağladıktan sonra başımın üstünden çıkardı. Yere fırlattığı elbiseyle orgazmın etkileri bedenimden hızla kaybolurken kendimi tekrardan hazır hissediyordum.

Sütyenim de elbiseyle aynı kaderi paylaştığında ellerini benden çekerek ayağa dikildikten sonra tam eşofmanını indirecekken hızla dizlerimin üstüne gelerek onu durdurdum.

"Her şey karşılıklı." diyerek elini kenara iterken eşofmanı ve boxerını aynı anda indirdiğimde karşımda beliren varlığıyla boğazım kurumuştu.

"Hayır güzelim, kendimi yeterince zor tutuyorum. Ağzına değil içine boşalmak istiyorum." dediğinde onu umursamadan parmaklarımı erkekliğine sardığımda eli sıkıca saçlarıma dolandı. Dilimi çevresinde gezdirdiğimde boğazında ki hırıltısı kulağımı doldurmuştu, saçlarımı acıtmayacak şekilde kendisine doğru çektiğinde isteğini anlayarak yerimden doğruldum. Parmaklarım hala varlığına sarılıyken gözlerim gözlerindeydi. "Çok laf dinlemez bir karım var."

"Karın seni yemek istiyor ama izin vermiyorsun." diyerek dudaklarımı büzdüğümde eli aniden erkekliğinde hareket eden elimi tutarak çektikten sonra saçlarımda ki eliyle yüzümü yüzüne yaklaştırdı.

"Çok özür dilerim karım ama önceliğim başka yerlerin." dedikten sonra dudaklarını sertçe dudaklarıma bastırdığında inleyerek karşılık vermiştim. Bacaklarıma getirdiği elleriyle hızla beni kucağına aldığında ellerim saçlarına dolanırken ağzımın içine dadanan dilini zevkle emdim.

Parmakları kadınlığımı bulduğunda dudaklarının üstüne inlerken sırtım tekrardan duvara tutunmuştu. Dudaklarımdan ayrılan yüzüyle yeşillerine bakarken nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Parmaklarını çektikten sonra varlığını yavaşça içime yolladığında tırnaklarım istemsizce boynuna saplanmıştı, büyüklüğüne bir türlü alışamıyordum.

"Bu sefer sence tohumum sana tutunur mu?" diyerek nefes nefese bir şekilde konuştuğunda dudaklarım kıvrılmıştı.

"Bilmem, denemeden bilemeyiz." dediğim an tamamını içime ittiğinde hissettiğim doluluk hala nevrimi döndürüyordu. Çığlık atarak inlediğim sıra da o da inleyerek kendini tutmaya çalışıyordu.

"Ah! Beni tamamen nasıl içine hapsettiğini hissediyor musun?" derken dudaklarını boynuma bastırdı ardından yavaşça kulağıma giden dudakları, "Nasıl çepeçevre sardığını?" dediğinde inleyerek kafamı biraz daha eğerek kalçamı hareket ettirmiştim. Hızını istiyordum...

"Araf!"

"Söyle hatunum." diyerek kendini hafifçe geri çekip tekrar ittiğinde tırnaklarımı daha derine batırdım.

"Öyle sert yap ki yarın sekerek yürümek zorunda kalayım." dediğimde dudakları çapkın bir edayla kıvrıldı.

"Emrine amade olduğumu söylemiş miydim güzelim?" derken kendisini geri çekip sertçe içime ittiğinde çığlığım evin duvarlarında yankılanmıştı.

(+18 sahne bitmiştir, devam edebilirsiniz)

***

Kendimi bedenin üstüne bıraktığımda nefes nefese kalmış bir haldeydim, ona doymak öyle imkansızdı ki üçüncü sefer olmasına rağmen kalkıp dördüncü sefere bile başlayabilirdim.

"Yarın kesin yürüyemeyeceğim." dediğimde dudaklarım kıvrılırken başımı kaldırıp ona bakmıştım. Koltukta uzanıyorduk.

"Sana beni kışkırtmaman konusunda ne demiştim?" demesiyle daha çok sırıtmıştım.

"Her ne dediysen umrumda değil, ayrıca beni kışkırtan sendin." dememle onunda dudakları kıvrılmıştı.

"Arsız halin ayrı bir hoşuma gidiyor." dediğinde dudaklarımdan hafif bir kıkırtı kaçmıştı. "Hele o savcılığın... beni benden aldın. O mahkeme salonunda herkesin gözü önünde senin içini öyle sertçe doldurmak istedim ki... bu isteğe dayanmak benim için çok zordu."

Sözleriyle ne kadar yorulmuş olsam bile içimin kıpır kıpır olduğunu hissediyordum. Bu kadar ruhumu tamamen kendine ait kılması oldukça ürkünçtü.

"Bir gün cüppeyle gelirim eve, o zaman deneriz bir şeyler." derken kollarımı boynuna sararak dudaklarına doğru fısıldamıştım.

"Ah kesinlikle denemeliyiz bebeğim."

Dudakları dudaklarıma yaslandığında inleyerek ona hızla karşılık vermeye başlamıştım, her şey onla güzeldi...

********

"Nasılım?" diyerek merdivenlerden aşağıya indiğimde arkası dönük olan Araf sesimle eşzamanlı olarak bakışlarını bana çevirmişti.

O akşam delicesine sevilmemizin üstünden iki gün geçmiş ve şu bağış gecesi saçmalığı gelip çatmıştı. Üzerimde ki siyah uzun tulumun her ne kadar alt kısmı kapalı olsa da üstü boyundan bağlamalı bir model olduğu için sırtımı tamamen açıkta bırakıyordu. Saçlarımın aralarında kırmızı tutamlarla birlikte dümdüz omuzlarıma dökülürken gözlerimde ki maskenin haricinde yüzümü gizleyen şapkam vardı.

"Nefesimi kesip aklımı durduracak kadar güzel olmuşsun." derken bana doğru adımlamaya başlamıştı. Gözleri beğeniyle beni süzerken topuklulularımın üzerinde bende ona doğru adımladım. "Hiç istemesem de içimde ki mağara adamını uyandırıyorsun."

"Bu sefer bakanları öldürmene izin verebilirim." dedim kollarımı boynuna sararak.

"Bak işte bu harika bir haber." diyerek şapkamı çıkardığında maskemin ardından ona baktım. "Gözler kırmızı olmuş."

"O kırmızıları gördüğü halde ölmeyecek tek kişisiniz bayım, değerinizi bilin." dediğimde onunda dudakları kıvrılmıştı.

"Bunun nasıl büyük bir onur olduğunu anlatamam küçük hanım." demesiyle yüzüm oyunbaz bir şekilde düştü.

"Dünyaca ünlü bir katile küçük hanım diyorsun, farkında mısın?"

"Evet, çünkü bunu söyleyebilecek tek kişiyle evli o katil. Dünyaca korkulan başka bir katille." dediğinde hafifçe gülmüştüm.

"Ne kadar da uyumlu bir çiftiz." dediğim sırada o da gülüşüme katılarak bizi dışarıya doğru yönlendirmişti.

Arabaya doğru adımlarken hafifçe serpiştiren kara baktım, Ocak ayına geçtiğimiz günlerde girmiştik ve hava gittikçe soğumuştu. Hızla arabaya girdiğimiz de üşüyen tenimi umursamadan camdan dışarıya bakıyordum. Beyazdan nefret eden bir kadın nasıl olurda yağan kara aşık olurdu ki?

"Yakında yağan karı kıskanmaya başlayacağım." diyen sesle yan tarafıma döndüğümde evden çıkarak ilerlemeye başlamıştık. Sözleriyle dudaklarım kıvrılırken hafifçe göz devirdiğimde o da gülmüştü. "Sana çok benziyor, masum ve ölümcül."

"Beyaz ve ben öyle mi? Hiç sanmıyorum." dedim gülmeye devam ederek.

"Bir kez benim için giyer misin?"

"Beyaz mı? Ara sıra beyaz gömlek giyiyorum zaten." dediğimde bu sefer göz deviren o olmuştu.

"Öyle değil güzelim, beyaz bir elbise demek istedim. Tamamen beyaz, tıpkı sana yakıştığı şekilde bir melek gibi." demesiyle şaşırsamda dudaklarımın kıvrılmasını engelleyememiştim.

"Bakarız kocam bey ama evde giyerim ona göre." dediğimde elini uzatıp elimi tutarak dudaklarına götürdükten sonra derince öptü.

"Ona da razıyız be güzelim." derken elimi vites topuzunun üstüne koyarak elini de elimin üstüne sabitlemişti.

İlerlemeye devam eden arabayla bakışlarımı yola çevirerek yağan karı izlediğimde bu gecenin olaysız bitmesi için içimden dualar ediyordum. Esasında ikimizde ne olacağının farkındaydık fakat dillendirmek yerine gözlerimizle görmek istemiştik.

Duran arabayla sahiden kocaman olan bir malikanenin önünde durmuştuk, kelimenin tam anlamıyla saray gibiydi.

"Bağış gecesini evinde mi düzenliyor?" derken bakışlarım Araf'a dönmüştü. Malikanenin bahçesine girerken onunda kaşları çatıktı.

"Demek ki tek amaç bağış değil güzelim." dediği sırada arabayı park ettiğinde bakışları bana döndü. "Ne olursa olsun yanımdan ayrılmak yok, tamam mı?"

"Tamam ama sen de sakın korumak için kendini siper etmeye falan çalışma." dediğimde tam itiraz edecekken elimi kaldırarak susturdum. "Beni yaşatmak için ölürsen sence ben yaşayabilir miyim Araf? Arya'yı bir de halasız bırakmak istemiyorsan sakın böyle bir şeyi deneme."

Sözlerimin ardından her ne kadar kaşları çatılsa da sessiz kalmıştı. Son kez çıkmadan önce alnıma bir öpücük bıraktığında derin bir nefes alarak kapımı açıp dışarı çıktım. Üstüme yağan kar tenimi dondururken umursamamaya çalışarak yanıma gelen adamın koluna sarılıp adımlamaya başladım.

Biz yaklaştığımız an kapı iki kişi tarafından açıldığında şapkamı eğerek biraz daha yüzümü gizlemiştim, içeri doğru adımladığımız sırada şaşırmadan edememiştim. Gerçekten saray gibiydi. Önümüzde ki aşağıya inen merdivenleri yavaşça indiğimiz de bir yandanda etrafı kolaçan ediyordum, bizimkiler ters bir durum için dışarıda bekliyorlardı.

Merdivenin sonuna geldiğimiz sırada kolumun altında ki kasılan bedenle bakışlarımı etraftan çekerek karşıya çevirmiştim ki kaşlarım hızla çatıldı.

Tam da beklediğimiz gibi Namık hemen karşıda canlı bir şekilde oturuyorduk, hemen sağ tarafında ayakta dikilen Ferhat Argun'la birlikte...

~~~~~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonu...

Sizce bölüm nasıldı canlar?

Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen!

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

Bölüm sonu

2 yorum