İçeriğe geç

SÂYE

Bölüm 19 · 26 dk okuma

SÂYE

Bölüm 19

18. YORGUN YILLAR

Bölüm şarkıları

Kolpa~Kafam Senden Bile Güzel

Nara~Ne Olur Gitme

Zeynep Bastık~Lan

Yeni bir bölümden herkese merhabalar

Nasılsınız?

Ben biraz bölüm için heyecanlıyım sanırım!

Neyse sizi bölümle baş başa bırakayım.

Yorum ve voteları unutmayın lütfen

İyi okumalar

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Gökyüzünün soğuğuna inat ruhum acıyla kavrulurken zihnim ve kalbim amansız bir kavgaya tutuşmuştu. Bir yanım buradan defolup gitmem için çığlık atarken diğer bir yanım ise koşup onun boynuna sarılmak istiyordu, ben ise ne yapmam gerektiği hakkında düşünmekten ilerisine geçemiyordum.

Söylediklerini kafamda tartacak herhangi bir zamanım yokken kendimi arabamın koltuğuna bıraktığımda gözlerimden damlalar akmak için benimle tartışıyorlardı fakat yanan gözlerime inat henüz bu evin sınırlarındayken buna izin veremezdim. Kapımı kapattıktan sonra arabayı çalıştırarak yola koyulduğumda aklımda gitmek istediğim tek yer vardı, her kaçtığımda sığındığım Namık'ın gizli dağ evi...

Arabayı orman yoluna doğru çevirirken hala oldukça sessiz ve bir hayli çıplaktım. Açık camdan içeri giren rüzgar ıslak tenimi üşütürken artık dişlerim birbirine vurmaya başlamıştı bile. Kendimi daha fazla tutamazken gözyaşlarım yanaklarımı ıslatmaya başladığında ıslak yolu umursamadan gaza yüklendim. Araba yoldan çıkıp uçuruma mı yuvarlanırdı? Umrumda değildi...

O son anda ki kahrolmuş hali gözümün önünde aynı bir film şeridi gibi oynarken titreyen ellerim direksiyona daha sıkı tutundu. Direksiyonu kırıp ona gitmek istiyordum, sıkıca sarılarak onun hiçbir suçu olmadığına inandırmak istiyordum fakat mantığım elimi kolumu bağlayarak buna izin vermiyordu.

Ağzımdan tek kelime çıkmadan bir süre daha ıssız yolda ilerlerken kararan havaya inat yanımdan geçen arabanın farları gözümü almıştı. Hızımı düşürerek ona yol verdiğimde bir yandan da gözyaşlarımı silmeye çalışıyordum. Tam yanda çalan telefonuma bakışlarım kaydığında yanımda ki arabanın hızlandığını işitmiştim. Aniden karşımda duran arabayla hızla direksiyonu sağa kırarak etrafımda bir tur döndükten sonra durabildiğimde nefes nefes kalmış bir şekilde direksiyona tutundum. Ne sikim oluyordu lan yine?!

Etrafıma bakındığımda karanlıktan seçebildiğim kadarıyla aynı tip 6 araba çevremi sarmıştı. Gözlerimi istemsizce devirirken bu durumlardan ne kadar sıkıldığımı bir kez daha hissetmiştim. Dağhan iti Arhan'ın yakınlarında kokumu almıştı sanırım!

Arkadaki ceketime uzanarak üstüme geçirdikten silahımda ki mermileri de kontrol ederek dışarı çıktım, 6 tane yeterli olurdu sanırım!

Altı arabaya 6 mermi! Aynen canım!

Tamam, yetmezdi ama korkuturdu. İçimde ki umursamazlık hat safhadayken kendimi karanlığa bıraktım. Ben tam ortada dururken üç araba arkamda ve üç araba ise önümde duruyordu, silahımı kaldırarak havaya bir el ateş ettim.

Aferin salak, 5 kaldı.

Arabaların farları gözümü alırken yapabileceğim en mantıklı şeyi yaparak havaya ateş etmiştim. Açılan kapı seslerini işitirken gözlerimi kısarak görmeye çalıştım ama nafileydi, kendimi kör gibi hissediyordum. Gözlerim ışıktan dolayı yanıyordu. Seçebildiğim kadarıyla inenlerin yüzünde kar maskeleri vardı, ışık olmasa bile görülmezlerdi. Ardımdan gelen ayak seslerini işittiğimde bana yaklaşmasına izin vererek bir süre bekledim, ardından hızla arkamı dönerek karnına tekmeyi geçirmiştim. Diğerlerinin ayak seslerini duyduğumda etrafımda dönerek çevremi saran insan kalabalığına baktım.

Siktir! Çok fazlalardı!

Silahı kafama dayamayı düşünmüştüm bir süre fakat Dağhan'ın şu anki amacı zaten beni öldürmekti, yani bu onları durdurmazdı. Bu demek oluyordu ki silah pek bir işime yaramayacaktı, ben içlerinden birini öldürmeden geri de kalan 20 tanesi beynimi dağıtırdı zaten.

"Kimsiniz siz?" diye yüksek bir tonda haykırdım. Çalışan arabaların sesleri sesimi yutarken duyulabildiğime emin olamıyordum. Hızla bana doğru atılan diğer adama da tekme attığımda yan taraftan gelen iki kişiyi fark etmiştim. Birine sağ yumruğumu geçirirken diğerine de dönerek tekmeyi suratına geçirdim.

Tam o sırada iki kişinin sertçe kolumdan tutmasıyla hareket alanım kısılmıştı. Hızla ayağımda ki topuklu ayakkabının topuğunu sağ tarafımda ki adamın ayağına geçirdiğimde elleri gevşemişti ki ağzımın üstüne kapatılan bezle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Ellerinde çırpınarak başımı geriye atıp ağzımın üstüne mendili kapatan adama vurmaya çalışmıştım ama aniden geri çekilmesiyle başarılı olamamıştın. Nefes almamaya çalışıyordum fakat gözlerimin gitgide buğulanarak ciğerlerimin kasılması bana pek yardımcı olmuyordu.

Son bir kez daha kollarında kıvranmıştım ki bana ihanet eden ciğerlerimle nefes almak zorunda kaldım ve ardından kendimi karanlığın lanetli kollarına bırakmıştım.

****

Kafamın içinde sanki filler tepişiyormuş gibi beynim zonklarken yattığım yerde döndüm, ne garip bir rüya görmüştüm ben ya! Yastıktan burnuma dolan tanıdık kokuyla kaşlarım çatıldı. Bilincim yavaş yavaş yerine gelirken rüya sandığım anları tekrardan düşündüm, siktir! Ben kaçırılmıştım!

Yavaşça gözlerimi açarak etrafa bakındığımda tahmin ettiğim gibi bambaşka bir yerdeydim. Tavanda ki kırmızı ledler gözümü alırken çevreme bakındım, büyük bir yatak odasındaydım. Işıktan dolayı renkleri tam anlayamasam da sanırım siyah tonlarında döşenmişti. Hızla üzerimde ki örtüyü iterek ayağa kalkmıştım ki dönen başımda tekrar yatağa oturmak zorunda kaldım, eter koklamayla bu kadar sersemleşmemem gerekiyordu aslında.

Ellerimi bacaklarıma koyarak tekrar kalkmaya çalıştığımda elimin altında ki çıplak tenim dikkatimi çekti. Bakışlarım üzerime kaydığında kısa, saten, yeşil bir gecelik giydiğimi görmüştüm. Ayağa kalkarak karnıma dokunduğumda herhangi bir acı hissetmemiştim, bir şey yapmamışlar demekti bu sanırım. Ahh! Ben yine neyin içine düşmüştüm?

İçimde ki iç çamaşırları giydiklerimden farklı da olsa en azından varlardı, şu an buna şükrettiğime inanmak istemiyordum fakat öyleydi. Hızlanan kalbimi yok saymaya çalışarak etrafa bakarak durumumu kavramaya çalıştım. Yirmi küsür adam tarafından kaçırılmıştım ve uyandığım evde beni soyarak bir gecelik giydirmişlerdi, sanırım boku yemiştim.

Cam olduğunu düşündüğüm yere koşarak perdeleri açıp dışarı baktım, zifiri karanlıktı ama görebildiğim kadarıyla tam karşısı alabildiğine denizdi. Elimi balkonun kapısına atarak açmaya çalışmıştım ama tabiki de kitliydi, ardından tekrar etrafa bakındığımda vurabileceğim herhangi bir şey aramıştım. Ne bir kitap ne bir vazo, hiçbir şey yoktu. Oda neredeyse bomboştu!

Adımlarımı iki kapıdan birine yönlendirerek açtığımda buranın dolap odası olduğunu görmüştüm fakat burası da bomboştu. Hemen oradan çıkarak banyo olduğunu tahmin ettiğim yere girdim, ışığı açtığımda kırmızı ledler yanmıştı. Ben ne tür bir fantezi evindeydim amk?!

Umursamamaya çalışarak banyoda ki dolapları kontrol etmiştim fakat burası da bomboştu, sanki ev yeni yapılmıştı da sadece belli başlı eşyalar getirilmiş gibiydi. Tek bir seçenek kalmıştı...

Hızla odanaya dönerek yatakta ki örtüyü alıp elime sardıktan sonra balkonun camına ilerledim. Tüm gücümü toplayarak cama yumruk attığımda elim aynı güçle geri sekmişti, kurşun geçirmeyen camlar! İçimde ki adrenalin daha da yükselirken ne yapacağımı bilemiyordum, sanırım tek yol aşağı inip kontrol etmekti.

Elimde ki örtüyü yatağın üstüne atarak kapıya adımladıktan sonra kapı kolunu çevirdiğimde kapının açılmasıyla derin bir nefes aldım. Aşağı da göreceğim şeylerin birkaçını düşünmeye çalışarak odanın dışına adım atmıştım. Büyük ihtimal Dağhan ve itleri salonda beni bekliyor olacaklardı, gördükleri an birkaçı üstüme saldırırdı. Sonra da her ne için kaçırdıysa onu itiraf ederek beni tehdit ederdi, fakat bir kez daha aynı senaryoya katlanabilir miydim emin değildim.

Serhat puştu Dağhan'ın oğluna sinir olduğunu söylemişti, beni de ona şantaj yapmak için kaçırmış olmalıydı. Zihnim bunları düşünürken merdivenleri yavaşça adımlamaya başlamıştım. Evin her yanında kırmızı led ışıklar açıktı ve söylemek gerekirse oldukça güzel bir evdi.

Aynen canım Dağhan'ın seninle işi bitince bir söyleyelim bakalım bize satar mıymış? KAÇIRILDIN LAN!

Zihnimde ki ses beni gerçeğe döndürdüğünde kafamı sallayarak kendime geldim, elim yumruk olurken karşıma çıkan herhangi birine saldırmaya hazırdım. Salona doğru adımlayarak içeri baktığım da gördüğüm manzarayla gözlerim kocaman açılmıştı.

"Araf."

İstemsizce dudaklarımdan dökülen isimle içimde ki endişe anında kaybolmuştu. O hemen karşı koltukta başı arkaya yaslanmış bir şekilde oturuyordu. Elinde ki viski bardağıyla bacakları açık rahat bir pozisyondaydı. Şaşkınlığım kendini yavaşça öfkeye bıraktığında hızla salona doğru adımladım.

"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" derken yanına kadar adımlamıştım fakat hala kafasını kaldırıp bana bakmamıştı. Sertçe bacağına tekme attığımda yavaşça gözlerini açarak kızarmış yeşilleriyle bana baktı. "Bir manyak gibi beni kaçırmadığın kalmıştı Arhan Demir, aferin!"

Ağzını bıçak açmadan beni izlerken yüzünde ki ifade yüzünden sanırım oturup saatlerce ağlayabilirdim, acı çekiyordu...

Yerinden ağır bir hareketle doğrulduktan sonra elinde ki boş bardağı içki şişesinin olduğu masanın yanına bıraktı. İçimde ki sinir öfkemi kamçılarken gözlerimden ateş çıkartarak onu izliyordum. Tekrar geri çekildikten sonra aniden elini belime atarak beni bacaklarının arasına çektikten sonra kafasını karnıma yasladı.

Bu hareketiyle aniden kal gelirken ne yapacağımı bilemez bir şekilde durmuştum. Diğer bir eli ise karnımın üzerine yerleştiğinde gözlerimi kapatarak kalbimi arka plana atmaya çalıştım.

"Çek ellerini üzerimden." dedim sert bir tonda.

"Çok acıdı mı?" diyerek fısıldadığında boğuk sesi çatlamıştı. Nefesi üzerimde ki ince kumaştan tenime vururken kalp atışlarımın hızlandığını hissedebiliyordum. Hayır, buna kapılamazdım!

Ellerimi saçlarının içinden geçirerek kafasını geri çektiğimde yeşilleri bana aşağıdan bakarken kafasını çekmeme izin verdi.

"Ellerini çek dedim sana!" diye öfkeyle karışık bir şekilde yüzüne adeta tısladığımda ellerini anında geri çekerek iki yanında havaya kaldırmıştı. Kalbimle amansız bir kavgaya tutuşarak ellerimi yumuşak saçlarından çekerken onu da geri itmiştim. Sırtı koltuğa çarptığında geriye doğru bir adım atarak onun sınırlarından ayrılmıştım. "Bir kez daha sormayacağım, benim burada ne işim var?"

Sözlerimin ardından elini cebine atarak telefonunu çıkardıktan sonra birkaç bir şey yaparak ekranı bana çevirdi.

"İzle." diyerek ekranı gösterdiğinde bakışlarımı telefona çevirdim. Onun evinin önünde ki kameralardı. Bir süre olağan bir şekilde devam ettiğinde sinirden saçlarımı yolmak üzereydim, bomboş evin önünü mü izlemem gerekiyordu?

Tam o sırada bir hareketlilik oldu, iki adam kollarından tutup sürükleyerek onu getirmişlerdi ve hemen arkalarında ise o vardı, sarışın kadın. Selen Karahan!

Bu üç yılda tabiki de onu araştırmıştım, Serhan puştunun kardeşiydi ve tahmin edildiği gibi Dağhan'a çalışıyorlardı.

"Yani? Bunu niye bana gösteriyorsun?" dedim soğuk sesimden zerre kaybetmeden. Kızın kim olduğunu öğrendiğimde aradaki meseleyi tabiki de az buçuk çakmıştım ama benim sorunum bu değildi. Benim sorunum onları gördüğümü bildiği halde bana gelmemesiydi.

"Gerçekleri görmen için, ben asla seni aldatmam." dedikten sonra ekranı kendine çevirmeden videodan çıktığında mesajlaşma ekranıyla karşı karşıya gelmiştim. Üste yazan isimle kalbim bir kez daha acı içinde yanmıştı, Sâye'm! Tarih olaylardan bir ay sonrasını yani tam da o günü gösteriyordu, aslında bana gerçekleri söylemiş miydi? "O gün sana gelmeye çalıştığım için bayıltıldım, o yüzden sana gelemediğim için mesaj attım ama sen öyle kolay sildin ki telefona bakma gereği bile duymadın."

Sözleri kalbimi sızlatırken haklı oluşu beynimde yankılanıyordu. Gerçekten dediği gibi giden taraf ben miydim?

"Üzgünüm ama öyle bir kafadayken telefona bakmak insanın aklına pek gelmiyor." dedim az önceki öfkeme oranla daha sakin bir sesle. "Fakat bu şu an neden burada olduğumu açıklamıyor. Bu söylediklerini evime gelerekte söyleyebilirdin, kaçırman mı gerekiyordu?"

Sözlerimin ardından ayağa kalkarak bana yaklaştığında geri adım atarak ondan uzaklaştım. Bana yaklaştığı her an boynuna sarılmamak için kendimle savaş veriyorken yakın durmak pek benim yararıma değildi. Geriye çekildiğimi gördüğünde gözlerinde ki hayal kırıklığı canımı daha fazla yakarken yutkunarak boğazımda ki yumruyu yok etmeye çalıştım.

"Gitmene bir daha izin vermeyeceğim. O yüzden sen doğruları anlayana kadar buradayız." diyerek bir adım daha yaklaştığında hızla elimi kaldırarak onu durdurdum. Bakışları kaldırdığım elime değdiğinde gözlerinde ki duygular yok olarak kendini donuk bakışlara bıraktı. "Sen beni affedene kadar bu evden çıkmayacağız Lavinia."

Sözlerinin ardından geriye dönerek masaya ilerleyip bardağı bile umursamadan direk şişeyi kafasına dikerek büyük yudumlar aldı. Kelimeleri kalbimin ritmini arttırsada mantığım öfkeden delirmek üzereydi. Ne olacağını sanıyordu? Üstümde gecelikte karşısında durursam affedeceğimi mi?

"Ne saçmalıyorsun sen? Beni bir dağ başına getirip üstüme gecelik giydirerek mi kendini affettireceksin?" diyerek bu sefer ben ona yaklaştığımda arkasını dönmeden dudaklarında ki şişeyi geri çekti. Umursamadan bu sefer önüne adımlayarak görüş açısına geldim. "Üç yıldır hangi sikimdeydin?"

Gözlerimden istemsizce yaşlar aktığında omunda bakışlarında ki donukluğun yavaş yavaş eridiğini fark etmiştim.

"ÜÇ YILDIR HANGİ ALLAH'IN BELASINDAYDIN?" diye haykırarak omuzlarından geri ittiğimde sendeleyerek birkaç adım geri gitmişti. Sarhoştu, yoksa o cüssesini bu kadar kolay hareket ettirmem mümkün değildi. "Madem ben gittim, madem o telefona bakmadığımı biliyorsun, neden gelmedin?"

"Geldim."

"Görebildiğim bir an lanet olası!" dedim gözlerimden hala yaşlar akarken. Az önce uyandığım da hissettiğim gerginliği hala omuzlarımdan atamazken duygularımı kontrol edemiyordum.

"Beni istemedin Lavinia, hiç sorgulamadan gittin." dedikten sonra bana doğru adımlayarak kollarımdan tutup beni kendine çekti. "Ve bir daha gidiyordun ama ben buna izin veremem. Bencillikse bencillik ama ben sensiz yaşayamıyorum, ben sensiz nefes alamıyorum."

Yeşilleri gözlerimi izlerken tek kelime laf edemiyordum. Ormanlarını öyle çok özlemiştim ki oturup yıllarca ses çıkarmadan sadece onları izleyebilirdim. Söylediği sözleri zihnimde dönerken ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum. Oysaki ben savcıydım, benim işim olayları çözmekti fakat şu an iki elim bağlanmıştı sanki.

Kollarımı hızla geri çekerek ellerinden kurtardıktan sonra bir adım geri gittim. Her ne kadar haklı da olsa gözümün önünde üç yıldır dönen o resim gitmiyordu.

"Üç yıldır nasıl yaşıyorsan şimdi de öyle yaşardın, ne değişti? Üç koca yıl Arhan, eski bir telefona attığın mesajların seni kurtaracağına mı inanıyorsun?" dediğimde bakışlarını benden kaçırmıştı. "Yüzüme bak! Gerçekleri mi konuşuyoruz? Peki." diyerek ona bu sefer ben yaklaşarak parmağımı omzuna vurarak, "Gerçekler ne biliyor musun? Gerçekler daha varlığını bile yeni öğrendiğim bebeğimi kaybetmem, gerçekler seni beklediğim günler boyunca o camın önünde ağlayarak uyuyakalmam, gerçekler her gece kabuslarımda seni gördüğüm için günlerce uyuyamamam." dediğimde bakışları daha çok kızarıyordu.

Her cümlenin sonunda parmağım omzuna vururken sesini bile çıkartmadan beni izliyordu. Ruhum kaynarken göz yaşlarım onları temsil edercesine yanaklarımdan aşağı süzülüyordu. Bu hikaye de tek acı çeken o değildi.

"Gerçekler..." seni hala delice seviyor olmam...

İçimden geçen sözlerle arkamı dönerken sertçe gözyaşlarımı sildim. Kalbim affetmek için yansa da zihnim hala öfkesini geçiremiyordu.

"Üstümde neden bunlar var?" dedim hırsla ona dönüp üstümdekileri göstererek. Gözlerini bir saniye bile oraya çevirmeden gözlerime bakarken bakışlarından geçen duygu yığınını anlamak kalbime bir kurşun yemekle aynı acıydı.

"Onu mu seviyorsun?" diye sorduğunda kaşlarım çatıldı. Ne saçmalıyordu gerçekten? "O savcıya mı... aşık oldun?"

Sözler sanki dudaklarından zorla dökülüyormuş gibi çıktığında ne dediğini anlamaya çalışıyordum. Tam konuşacakken arkasını döndüğünde susmak zorunda kalmıştım.

"Ben anladım. Kıyafetlerin ıslaktı ve bu evde de bir tek onlar olduğu için mecburen giydirmek zorunda kaldım. Yağmur dindikten sonra da evine bırakırım, beni bir daha görmeyeceksin." dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Ender'den mi bahsediyordu? Peki benim onu sevdiğimi nerden çıkarmıştı? Beynimde sorular dönerken Salih komiserin sözleri zihnimde çınladı, tartıştıklarını söylemişti. Siktir! Ender sen ne bok yedin yine?!

Sözlerinin ardından salonda beni yalnız bırakarak mutfak olduğunu tahmin ettiğim yere gittiğinde öylece kalakalmıştım. Bende senelerimi onun başka bir kadına aşık olduğunu düşünerek geçirmiştim ve şimdi de onun böyle hissetmesini istemek beni bencil biri yapar mıydı? Umrumda değildi!

Salondan çıkarak az önce uyandığım odaya gittiğimde gözlerimden az önce zorla tuttuğum gözyaşları dökülmeye başladı. Bana diyordu nasıl güvenmezsin diye, peki kendisi nasıl güvenmezdi? Aklımda ki diğer bir soruda neden evde sadece bir gecelik vardı? Bakışlarımı yanda ki boy aynasına çevirdiğimde üstümdekine daha detaylı baktım. Bunun aynısını en son ki gecemizde giymiştim, olabilir miydi?

Derin bir nefes alarak kendimi yatağa bıraktığımda bakışlarım hala aynadaydı. Gözlerimden yaşlar süzülürken ellerim iki yanımda yumruk olmuş, omuzlarım çökmüştü. Üç yıl içinde ne değişmişti de gelmişti?

Senin hala bulamadığın adamın ellerini kollarını yeni bağlayabilmiş olabilir mi?

Onun hakkında hiçbir şey bilmediğim fikri tekrar yanmıştı zihnimde. Gücünü, yapabileceklerini, hiçbir şey bilmiyordum. Bildiklerim çok sınırlı, Ateş hakkında olan bilgilerdi ve onlarda seneler öncesine dayanıyordu. Ellerimi sinirle yüzüme dayayarak baş ağrımı hafifletmeye çalışmıştım fakat yeterli olmuyordu. Zihnim o kadar sesliydi ki susmak bilmiyordu.

Kendimi yatağa bırakarak ellerimi yüzümden çekip tavana baktım. Kırmızı ışık odaya hakim olarak her yanı kan renginde aydınlatmıştı.

Onu affetmek istiyor muydum? Bir süre bunun cevabını düşündüm. Dolu gözleri zihnimin bir köşesinde çınlarken çoktan onu haklı bulduğum senaryoları sıralamıştım bile. Ona acı vermek isterken niye daha çok benimki yanıyordu? Önceden de söylediğim gibi, bu hislerden nefret ediyordum!

Orada ne kadar süre uzanarak tavanı izlediğimi kestiremezken ayağa kalkarak derin bir nefes aldım. Eve gidecektim ve sakin kafayla düşünüp ne yapmam gerektiğini karar verecektim. Evet, en mantıklısı buydu.

Odadan çıkarak merdivenlere yönelip hızla aşağı indikten sonra mutfağa baktığımda orada yoktu, ardından salona geçtiğimde onun az önce oturduğu koltuğa uzanarak iki büklüm olduğunu görmüştüm. Ayaklarım benden izin almadan hızla yanına adımlarken bedeninin titrediğini de fark etmiştim. Elimi alnına koyarak ateşine baktığımda hissettiğim sıcaklıkla gözlerim kocaman açılmıştı, yanıyordu!

"Siktir! Arhan?" diyerek iki ellerimi yanaklarına sararak kafasını döndürmüştüm fakat gözlerini bile açacak hali yoktu. Vücudu hala titrerken dişleri birbirine çarpıyordu, hasta olmuştu. Ellerimi boynuna koyarak sıcaklığını anlamaya çalışmıştım ama bu pek yardımcı olmuyordu. Teni alev gibi yanıyordu.

"Mamma, anche lui mi ha lasciato." (Anne, o da beni terk etti.) diye fısıldadığında bakışlarım yüzüne dönmüştü. Üç yılda kafamı meşgul etmek için dil kurslarına da gitmiştim, bunlardan biri de italyancaydı. O hariç onla ilgili her şeye yönelmiştim.

"Arhan kalkman lazım, çok ateşin var." diyerek onu sarsmıştım lakin beni duyabildiğini hiç sanmıyordum. Transa girmiş gibi aynı sözleri tekrarlıyordu. "Ben seni terk etmedim, lütfen kalk şuradan. Arhan!"

Bedenini tekrar sarmıştım fakat titreyerek sayıklamadan ötesine geçmiyordu. Bu kadar ateşle havale bile geçirebilirdi, soğuk bir duş alması gerekiyordu. Hızla gömleğinin düğmelerini çözerek üstünden çıkarmaya çalıştığımda kalbinin üzerinde ki dövme dikkatimi çekmişti. Ölüm çiçeğinin resimini yaptırmıştı.

"Aptal herif!" dedikten sonra boynundan tutarak bedenini yukarı kaldırmaya çalışmıştım lakin o kadar ağırdı ki yerinden zar zor oynatabiliyordum. Kaldıramayacağımı anladığımda geri yavaşça yerine yatırarak pantolonuna uzandım. Hızla kemerini çözdükten sonra pantolonunu da çıkardığımda karşımda yarı çıplak kalmıştı.

"Salak benim üstümü değiştiriyorsun da sen niye ıslak kıyafetlerle takılıyorsun acaba?" diye söylenirken mutfağa girmiştim. Zar zor bulduğum geniş bir tasa suyu doldurduktan sonra şansıma buzlukta olan buzları da içine attıktan sonra etrafta bez aradım. Harika, bu evde bezi nereden bulacaktım? Çekmeyi açarak elime aldığım bir bıçakla leğeni de alarak içeri geçtim. Bıçağa dikkat ederek gömleği üstünden yontarak çıkarttıktan sonra üç parçaya bölerek buzlu suya batırdım.

Islak bezi sıkarak elime aldıktan sonra göğsüne koyduğumda eli hızla bileğime sarılarak beni kendine çekerken diğer eli de boynuma sarılmıştı. Bilinci yerinde değildi ve beni tehdit olarak algılamıştı. Boynumda eli sıkılaşırken elimi yanağına koyarak sankince okşadım.

"Arhan, benim. Sâye." dediğimde öfkeyle bakan yorgun gözleri yumuşarken hızla elini ateşe deymiş gibi geri çekerek bana baktı. Nefes alarak öksürük krizine girerken dizlerimin üzerine çökmüştüm.

"Ben...ben özür dilerim. İsteyerek olmadı, yemin ederim." diyerek kendini zorla açıklamaya çalışan Arhan'la bakışlarım yüzüne çıkmıştı. Onun bir suçunun olmadığının farkındaydım ve artık olayları büyütmenin kimseye de bir yararı yoktu.

"Tamam, biliyorum ben." dedikten sonra az önce elimden düşen gömlek parçasını alarak suyun içine geri attıktan sonra başka bir bezi alarak suyunu sıkıp ona döndüm. "Üşüdüğünü biliyorum ama ateşin var, sen biraz kendine gelene kadar bunlar vücudunda durmalı."

Baygın bakışları beni izlerken bedeni titremeye devam ediyordu. Kollarını kendine sararak ısıtmaya çalışırken sakince kafasını salladı. Ellerimi kollarına koyarak çözdükten sonra elimde ki gömleği göğsüne bıraktıktan sonra diğer bir gömleği alarak karnının üstüne bıraktım. Üçüncü parçayı da alnına koyduğumda vücudu zangır zangır titriyordu.

"Aptalsın sen, kocaman bir aptal. Benimkini değiştiriyorsun da kendin niye bunlarla duruyorsun?" dize kızarken ayağa kalktım.

"Bana... bakmak zorunda... değilsin." diyerek zorla konuştuğunda leğende ki suyu kafasından aşağı dökmek istiyordum. Onu umursamadan göğsünde ısınan bezleri değiştirmeye başladım. Bu durumu üçüncü kez tekrar ettikten sonra alnında ki bezi alarak ateşine bakmıştım ama elimde soğuk olduğu için anlayamıyordum. Eğilerek dudağımı alnına yasladığımda derince iç çekişi kulağıma dolmuştu, ateşi hala vardı.

"Bu böyle olmayacak. Kalk, duşa gidiyoruz." dedikten sonra az önceki gibi boynundan tutarak bedenini kaldırmaya çalışmıştım, bu sefer o da biraz kendinde olduğu için bana yardımcı olduğunda yerinden doğrulabilmişti. Kolunun altına girerek ayağa kaldırdığımda yağmur kokusu tüm çevremi sararken sakince beline sarılarak ağırlığını bana vermesini sağladım. Titreyen bedenine inat ağırlığını bana vermeden adım attığında onun ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anlamıştım. Maşallah, herifi hastalık bile yenemiyordu!

Odasına doğru adımlamaya başlarken kafasını saçlarıma dayayarak derin derin nefesler alıyordu. Umursamamaya çalışarak merdivenleri zor bela çıktıktan sonra uyandığım odaya girerek hızla banyoya yöneldik. Onu tuvaletin üstüne oturttuktan sonra duş kabinine girerek suyu hafif soğuğa yakın bir ılıklıkta ayarlamamın ardından kafasını arkaya dayayarak bekleyen Arhan'a döndüm. Ona adımladıktan sonra ellerim boxera gittiğinde hızla ellerimi yakalayarak beni durdurdu.

"Evde başka kıyafet yok Arhan, bu da ıslanmasın." dediğimde kafasını olumsuz anlamda sallamıştı. Sabır çekerek tekrar ona döndüğümde ellerimin üstünde ki ellerinin bile titrediğini fark etmiştim. "Arhan sanki görmediğim şey mi? Delirtme beni!"

"Onu... seviyor musun?" dediğinde kaşlarım daha da fazla çatılmıştı.

"Konumuzla alakası..."

"Seviyor... musun?" diyerek sözümü kestiğinde geri çekilerek kırmızı ışık altında ki bedenine baktım. Ağız sulandırıcı bir şekilde oturmuş beni izlerken bir de benden mantık beklenemezdi. Derince yutkunarak gözlerimi kaçırdıktan sonra kuruyan dudaklarımı yalayarak ıslattım.

"Hayır Arhan, o kuş beyinli sikimde bile değil." dedikten sonra bakışlarım tekrar ona döndüğünde bayık bakışlarıyla hafifçe gülümsediğini görmüştüm. "Şimdi kalkacak mısın?"

Sözlerimin ardından arkasında ki duvardan destek alarak kalkmaya çalıştığında hızla kolunun altına girerek yardımcı oldum. İznini umursamadan boxerını da aynı hızla çıkararak ayak bileklerine düşmesini sağladığımda bakışlarım bir süre erkekliğine kaymıştı.

Kafamı çevirerek bakmamaya çalışıp onu duş kabinine ilerlettikten sonra yere oturmasını sağlayarak duş başlığını elime aldım. Suyu üstüne tuttuğumda inleyerek dizlerini kendisine çekerek sudan korunmaya çalışmıştı. Üşüdüğünün farkındaydım ama bu gerekliydi. Bir adım atarak bende duş kabinine girdiğimde suyu sırtına doğru tutmaya başladım. Ellerimi yumuşak saçlarından geçirip hafifçe okşayarak suyun saçlarından da akmasını sağladığımda titremesinin azaldığını fark etmiştim, su iyi gelmişti.

Bir süre daha suyu vücuduna tuttuğumda kafasını geri çekerek bakışlarımı yüzüme çevirdi. Suyu kapatıp yerine koyarken duş kabininden çıkarak etrafa bakındığımda gözlerim havlu arıyordu. Kapının arkasında kalan gizli dolabı fark ettiğimde hızla oraya adımlarken burayı daha önce görmediğimi anlamıştım. İçinde ki katlı havlulardan birini alarak ona döndüğümde duşun içinde ayağa kalktığını fark etmiştim. Kırmızı ışığın altında Yunan heykeli gibi dikilirken boğazım bana ihanet edercesine kuruyordu. Sol kolunda ki dövmeleriyle daha da seksi olurken bakışlarım git gide alt tarafa kayarak onu süzüyordu.

Hızla gözlerimi sıkıca kapatarak kafamı çevirdim, Çin işkencesi gibiydi. Ona bakmadan elimde ki havluyu uzatarak bekledikten sonra çekilen havluyla bir süre daha bekledikten sonra bakışlarımı çevirmiştim. Boxerını da giymiş bir şekilde bana bakıyordu. Saçlarından süzülen damla göğsüne düşerek yavaşça aşağı süzülürken kendine bir yol çiziyordu. Hayır, hayır umrumda değildi!

Ona doğru adımlayarak elinde ki havluyu aldıktan sonra tekrar kolunun altına girerek odaya ilerleyerek yatağa oturmasını sağladım. Hala sessizce beni izlerken havluyu saçlarına getirerek nemini almak için hafifçe kuruladım. İşimi bitirdikten sonra havluyu kenara fırlattıktan sonra omuzlarından iterek yatağa uzanmasını sağladığımda örtüye uzandığında elini tutarak onu durdurdum.

"Hala ateşin tam düşmedi, üstünü örtemezsin." derken elini tekrardan yanına koymuştum.

"Çok üşüyorum." diyerek fısıldadığında etrafa bakındım. Hala titrerken üstünü örtemezdi. Çok düşünmeme izin vermeden üstümde ki geceliği çıkarıp attıktan sonra onu da havlunun yanına atmıştım. "Çok güzel bir tedavi yöntemi."

"Cıvıma Arhan, üşüdüğün için." dedikten sonra hafifçe yanına uzandıktan sonra onu kendime çekerek göğsümün üstüne uzanmasını sağladım. Bedenlerimizin arasında ki ısı alışverişinin onun üşümesini gidereceğini düşünüyordum. Üstünde örtü alırsa haddinden fazla ısınırdı ve bu da ateşini düşürmek yerine havale geçirmesini sağlardı. Kolları hızla belime dolanırken kendisini bana daha çok bastırarak kafasını boynuma gömdü.

Ellerim saçlarına giderken diğer elimde sırtını hafifçe okşamaya başlamıştı. Derin nefesler alarak kendini daha çok boynuma gömdüğünde bacağıma temas eden varlığını düşünmemeye çalıştım. Ona hala oldukça kızgındım, senelerin acısı bu kadar kolay geçmiyordu ne yazıkki fakat şu an hasta olduğu için bir süre ara vermiştim. Bedeninin titremesi azalırken nefesleri yavaşlamıştı. Sakalları tenimde tatlı bir sızı bırakırken nefesini her hissettiğimde karnımın alt tarafının kasıldığını hissedebiliyordum.

Orada ne kadar aynı pozisyonda yattığımızı kestiremiyordum fakat artık sırtımın uyuştuğunu hissedebiliyordum.

"Anne..." diyerek mırıldandığını duyduğumda saçlarını okşayan elim duraksamıştı. Rüya görüyor olmalıydı. "Gitti..." dedikten sonra bedeni gerilirken istemsizce beni kendine daha fazla yapıştırmıştı. "Eğer yine siktiğimin rüyasıysan uyanmak istemiyorum." dediğinde sesi az öncekilerin aksine oldukça ayık gelmişti kulağıma. En fazla iki saat uyumuş sayılırken kapalı perdelerin ardından havanın aydınlandığını fark etmiştim. Neyse ki bugün pazardı fakat her an aranabilmem mümkünken telefonuma ihtiyacım vardı.

"Uyandığına göre çekilsen mi artık?" dedim acımasız bir sesle. Kafasını boyun girintime daha çok sürttüğünde inlememek için dişlerimi dudaklarıma sertçe geçirmem gerekmişti. Sakallarının tenimde bıraktığı his tuhaftı.

"Neden kollarımdasın?" diye sordu boğuk çıkan sesiyle. Sanırım rüya olmadığımı fark etmişti.

"Hastasın."

"Bu niye umrunda?" diyerek tekrar bir soru yönelttiğinde bende aynı soruyu kendime yöneltmiştim. Çünkü kahretsin ki seni kalbimden söküp atmak imkansız...

"Seni ilgilendirmez." dedikten sonra kollarını itmeye çalışarak yerimde kıpırdandığımda bana izin vererek kendini yan tarafa atmıştı.

"Anahtar pantolonumun cebindeydi. Sen arabaya geç bende geliyorum şimdi." dediğinde bakışlarım sertçe ona döndü.

"Yat yattığın yere Arhan. Şimdi aşağı inip çorba yapacağım ve sende burada uslu bir çocuk olup beni bekleyeceksin." dedikten sonra ayağa kalktığımda tek kaşı havaya kalkarken bakışları bedenimde süzülmeye başlamıştı.

"Dua et hastayım." diyerek derince yutkunduktan sonra dudaklarını ıslattığında bakışlarım saniyelik olarak oraya kaysa da hemen kendimi toparlayarak gözlerine baktım.

"Hasta olmasaydın da bok dokunurdun." diye söylenerek yerde ki geceliği alıp üstüme geçirdim.

"Beni kışkırtmak istemezsin." derken dudakları hafifçe kıvrıldığında onun büyüsüne kapılmamak için hızla bakışlarımı kaçırarak kapıya yönelip odadan ayrıldım. Mutfağa indikten sonra hızla atan kalbimi sakinleştirmek için tezgaha yaslanarak bir süre beklemem gerekmişti. Nasıl bu kadar çabuk beni etkisi altına alabiliyordu, anlayamıyordum.

Yerimde doğrularak buzdolabına yöneldikten sonra kapağını açıp içine göz gezdirdim. Tavuk suyu çorba iyi gelebilirdi. Hastayken ne yapılması gerektiğini ne yazıkki kendi kendime öğrenmek zorunda kalmıştım. Küçükken hastalandığımda annem odama ayak bile basmazdı, hatta çoğu zaman evden bile giderdi. O süre zarfında ben kendime bir şeyler hazırlamak zorunda kaldığım için zamanla öğrenmiştim.

Tavuğu güzelce yıkadıktan sonra dolapları arayarak zor bela bulduğum düdüklü tencerenin içine koyup yeteri kadarda suyunu ve tuzunu ekleyerek ocağın üstünde pişmeye bıraktım. Mutfak ağzına kadar doluydu ama evde kıyafet yoktu, içimden bir ses bunu bilerek yaptığını söylüyordu ama neyse!

Kenarda ki sürahiden kendime su doldururken elimde ki su dolu bardakla etrafa bakınmaya başladım, belki ilaçta vardır. Sudan bir yudum alırken en altta ki çekmeye bakmak için eğilmiştim ki arkamdan gelen ıslık sesiyle neredeyse elimde ki bardağı düşürmek üzereydim.

"Manzara mükemmel." diyen sesle hızla doğrularak arkamı dönmüştüm. Dizlerimi kırmadan eğildiğim için kalçam tamamen dışarda olmuş olmalıydı.

"Sana yataktan çıkmamama konusunda ne dedim ben?" diyerek ellerimi belime koyduğumda kaşlarım çatılmıştı.

"Bu manzarayı kaçıramazdım." dedikten sonra hapşırdığında içimde ki öfke kayboldu. Aptal çocuk benim yüzümden hasta olmuştu.

Ona doğru adımladıktan sonra elimi alnına koyduğumda soğuk ellerim yüzünden anlaşılmıyordu. Parmaklarımın üzerine kalkarak omuzlarına tutunduğumda kafasını eğerek bana yardımcı olmuş fakat asla elleri vücuduma temas etmemişti. Umursamamaya çalışarak dudaklarıma alnına bastırdığımda ateşinin neredeyse geçmiş olduğunu anlamıştım. Teni biraz ılıktı sadece o da normaldi.

"Helalin mi oldum ben şimdi?" dediğinde geri çekilerek gözlerimi devirmiştim.

"Bir tane çarpacağım şimdi ağzına göreceksin helali." dedikten sonra arkamı dönerek açık olan çekmeceyi kapattım. Tezgahın üstüne bıraktığım suyu içerken o da sandalyeyi çekmişti. Bardağı yerine bıraktıktan sonra etrafta oyalanacak bir şeyler aradım, bu şekilde onunla yalnız kalmaya henüz hazır değildim.

"Onu sevmiyorsun yani?" diye sorduğunda bakışlarımı ona çevirmek zorunda kalmıştım. Bozuk plak gibi başa dönüp duruyordu.

"Ne söylememi istiyorsun Arhan?" dedim kollarımı önümde bağlarken. Bakışları koşa süreliğine göğüslerime çarpsa da hızla kendini toparlayarak gözlerime baktı tekrardan.

"Diğer ismi söylemeni." dediğinde yaslandığım tezgahtan ayrılarak yerimde dikleştim.

"Sen demedin mi paşam hazretleri, adım Arhan diye?" dedim alaycı bir sesle.

"O seni o an sinirlendirmek içindi."

"İyi, işe yaradı o zaman. Bir daha rüyanda duyarsın." dedikten sonra bakışlarım ses çıkarmaya başlayan düdüklüye kaymıştı, yarım saati kalmıştı. O sırada hareket eden perdelerle bakışlarım oraya kaydı. Kendiliğinden açılan perdelerle kırmızı ışıklar sönerken gün ışığı her yeri aydınlatmıştı. Ev tamamen otomatikti, hoşuma gitmişti.

"Hadi ama artık barışalım. Hem bak hastayım ben." diyerek yalandan öksürdüğünde bakışlarım ona dönmüştü. "Yazık değil mi bu hasta adama?"

"Küçülde cebime gir!" dedikten sonra az önceki gibi tezgaha yaslandım. "Sen üç yıldır ne bok yediğinin ifadesini ver, sonrasını sonra düşünürüz."

"Görmeyeli senin ağzın çok bozulmuş." diyerek aynı mahallede ki dedikoducu teyzeler gibi cıkladıktan sonra aniden ayağa kalkarak bana yaklaşmıştı. "Seve seve terbiye edebilirim."

"Lafı değiştirme de cevap ver." dediğimde iyice dibime girerek bana yukardan bakmaya başlamıştı.

"Hay Allah! Beceremedik mi?" derken dudakları kıvrılarak bana görsel bir şölen oluşturmuştu. Hayır, Lavinia hayır, buna kanmak yok!

"Arhan!" dedim ismine bastırarak. Ellerini arkamda ki tezgaha yasladıktan sonra bana daha çok eğildiğinde nefesi yüzüme çarpmaya başlamıştı. Unuttuğum hisler sanki kendilerini aniden hatırlatıyor gibiydiler.

"Şu an ikimizde yarı çıplakken bana çemkirmen ne kadar doğru?" derken daha çok yaklaşıp yanağını yanağıma sürttüğünde titrememek için tüm bedenimi kasmam gerekmişti. "Seni şimdi ters çevirdikten sonra içini sertçe doldurmamam için bana tek bir sebep söyle?"

Kulağıma çarpan nefesiyle sorduğu soru vücudumda afrodizyak etkisi yaratırken neredeyse karşısında inleyebilirdim. Hayır, kızım kendine gel. Onun amacı da aklını karıştırmak işte!

Çokta iyi başarıyor.

"Kafayı bir korum, Allah'ını şaşırırsın." dediğimde gülmesiyle kulağıma çarpan kıkırtısı kalbimin atışını hızlandırıyordu. Oysaki ben gayet sakin bir yaşantı sürüyordum üç yıldır, yine gelip ayarlarımla oynamıştı.

"Hmm! Emin misin?" dedikten sonra hızla belimden kavrayarak beni ters çevirmesiyle kendini bana yaslaması bir olmuştu. İnlememek için dudağımı öyle sert ısırmıştım ki sanırım kanatmıştım. Eli boynuma sarılırken beni sertçe kendisine çekip bedenimi bedenine yasladığımda dudaklarını yanağımda gezdirmeye başladı. "Yerinde olsam büyük laflar etmezdim küçük hanım."

Sözlerinin ardından beni aniden bıraktıktan sonra geri çekildiğinde şaşkın bakışlarım ona dönmüştü. Dudaklarındaki sırıtışla mutfaktan çıkarak odaya adımlarken ben ise çığlık atmak üzereydim.

"Siktir!" diye fısıldarken dirseklerimi tezgaha yaslayarak ellerimi yüzüme kapattım. Kahrolası ellerini bedenimde istiyordum ve bunu istediğim için mantığım bana hakaretler savuruyordu. Dokunuşlarını öyle çok özlemiştim ki kafayı yemek üzereydim fakat hırsım buna engel olarak beni ayakta tutuyordu.

Kendimi bir anda mutfağın zeminini arşınlarken bulmuştum. Bana neyi söylemekten kaçıyordu da aklımı karıştırmıştı? Amacı neydi? Üç yıldır ne yapmıştı? Acaba gerçekten Dağhan'ın veliahtı mı olmuştu? Ama o zaman neden beni öldürmek istesin ki?

İstediğimiz sorudan başlayabiliyor muyuz?

"Ah! Çıldıracağım."

O sırada aklıma gelen düdüklüyle hızla ona yönelirken çorbayı hazırlamaya koyuldum. Şehriyeleri biraz kavurduktan sonra üstüne eklediğim tavuk suyuyla bir süre daha kaynamasını bekleyerek zaman geçirmiştim. Dolaptan bulduğum kaseye çorbayı döktükten sonra yanına ekmek ve kaşık koyarak tepsiyi alıp yukarı çıktım. Odaya girdiğimde onu yatakta uzanırken bulmuştum, yine mi kötüleşmişti acaba?

Yanına gittikten sonra elimdeki tepsiyi yanda ki şifoniyerin üzerine bırakarak ona döndüm. Bu sefer elimle uğraşmadan direk dudaklarımı alnına bastırdığımda ateşinin tekrar çıktığını fark etmiştim. Geri çekildiğimde gözlerini açarak bana baktı. Elimi saçına atarak alnına düşen birkaç tutamı geri iterken bir yandanda yanağını okşamıştım.

"Hala ateşin var, şu çorbayı iç de sana bir ilaç ayarlayalım." dedim oldukça sakin çıkan sesimle. Kötü hasta olmuş olmalıydı, yoksa bu beden bu kadar çabuk düşmezdi.

"Benim ilacım sensin." dediğinde midem kasılırken ona belli etmemeye çalışarak tepsiye uzanıp kucağıma aldım.

"Doğrul hadi!"

Sözlerimin ardından yataktan zor bela destek alarak oturduğunda kaşığa aldığım çorbaya biraz üfleyerek dudağıma değdirdim. Sıcaklığı içilir kıvamda olduğunu anlayınca kaşığı dudaklarına uzattığımda aralayarak sakince içti. Kaşları çatılırken bir süre bakışları çorbayla benim aramda gezindiğinde benimde kaşlarım çatılmıştı.

"Kötü mü olmuş?" derken kaşığa aldığım çorbayı kendi ağzıma götürüp tadına baktım, gayet iyiydi.

"Hayır, çok güzel olmuş. Anneminkine benziyor." dedikten sonra tepsiyi kendi kucağına çektikten sonra çorbayı hızla içmeye başlamıştı. Bakışlarımı ondan ayıramazken saniyeler içinde nasıl tabağını bitirdiğini izliyordum. "Hep bundan yapar mısın artık?" diyerek aynı bir çocuk gibi sorduğunda hayır diyebilmek mümkün değildi.

"Biraz daha getirmemi ister misin?" diye sordum onun yerine.

"Hayır, sağol. Sadece seni istiyorum şu an." dedikten sonra tepsiyi tekrardan şifoniyerin üstüne koyduktan sonra yatağa uzanarak bana yer açmıştı.

"Üç yılın acısı ne yazık ki bu kadar çabuk geçmiyor Arhan." diyerek ayağa kalktım. "Sen dinleniyorsun ve bende arabanla evime gidiyorum."

"Hayır, gitme!" derken hızla oturur pozisyona geçtiğinde elimi kaldırarak onu durdurdum.

"Hastaydın, yardım ettim. Bu kadarı yeter."

"Sana o görüntünün yalan olduğunu kanıtladım Lavinia, niye hala bana inanmamak için çırpınıyorsun?" dediğinde omunda sesi sert çıkmaya başlamıştı.

"İnanıyorum..."

"Ama?" diyerek yarım bıraktığım cümlemi sorarken yataktan destek aldığı kolunun titrediğini görmüştüm.

"Ama sana olan nefretim sönmüyor. Üç koca yıl seni unutmak için çırpınmışken bir anda her şeyi silmek kolay değil." dediğimde yeşillerinin dolduğunu fark etmiştim.

"Demekki yeteri kadar sevmemişsin." dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Sen ne dediğini sanı..."

"Sen gitmene rağmen ben hala kalman için çırpınabiliyorum Lavinia, aynı bir gurursuz gibi gitmemen için yalvarıyorum ama sen bunlara rağmen beni görmek bile istemiyorsun." dedikten sonra hırsla gözünden akan bir damlayı sildi. "Üç yıl boyunca o orospu çocuğunun peşindeydim, sırf zarar veremesin artık bize diye. Ama pekte gerek yokmuş, sen zaten silmişsin beni."

Sözlerinin ardından yerine yattıktan sonra sırtını döndüğünde sözlerinin ağırlığı omzuma çökmüştü.

"Arabayı al ve git." diyerek fısıldadıktan sonra örtüyü omuzlarına kadar çekmişti.

Of! Siktir!

Mantığın canı cehennemeydi, bir kez daha bırakmayacaktım.

Yatağa oturduktan sonra bende ona arkamı dönerek yatağa uzandım. Bir süre sonra yatak sallandığında bana doğru döndüğünü anlamıştım.

"Niye gitmedin?" diye sordu şaşkın bir sesle.

"Kapa çeneni!" derken sesim oldukça sert çıkıyordu. Mantığım ruhumu ateşe verirken kalbim içerde sevinç nidaları atıyordu, boktan bir haldeydim. Bir süre öylece yattıktan sonra zihnimde ki lanet olası sesleri susturmaya çalışıyordum.

"Sana sarılabilir miyim?" diyerek mırıldanan sesle kalbim bin parçaya bölünürken gözlerimi sıkıca kapattım.

"Hayır!"

"En azından yüzünü bana dönsen?" dediğinde suskunluğumu koruyarak cevap vermemiştim. Bir suçu yoktu aslında, amacı korumaktı. O da zorunlu tutulmuştu, peki o zaman neden affedemiyordum?

"Peki." derken yataktan doğrulduğunda zihnim aniden alarm vermeye başlamıştı, gitmesini istemiyordum. Hızla arkamı dönerek kalkmak üzere olan Arhan'ın bileğine tutundum.

Mantığımın gerçekten canı cehennemeydi!

Onu kendime çekerek dudaklarımı sertçe dudaklarına mühürledim. Artık daha fazla sevgiden kaçamazdım...

~~~~~~~~~~~~~

Yine heyecanlı bir bölümmm

Seviyorum bu çifti yazmayı!!!

Nasıldı bölüm?

Yorum ve vote atmayı unutmayalım canım okurlarım

Seviliyorsunuzzzz

⚖️🖤

Bölüm sonu

1 yorum