Bölüm Şarkıları
Anıl Emre Daldal~B
Gökhan Türkmen~Lafügüzaf
Dedublüman~Sen Bilmezsin
Sonunda o en baştan beri kurguladığım kışıma gelmiş bulunmaktayız :)
Yorum ve vote atmayı unutmayın lütfen, onlar beni gerçekten motive eden etkenler...
İyi okumalar
Seviliyorsunuzzzzz
⚖️🖤
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
3 yıl sonra...
Ellerimde ki kanı silerek arkamı dönüp bodrumda ki odadan dışarı çıkarken çalan telefonumla duraksadım. Başkomiser Salih arıyordu, telefonu açarken gözüm saatte kaymıştı. Sabahın beşiydi, bu mesleğin gecesi gündüzü yoktu ne yazık ki!
"Alo, sayın savcım?"
"Efendim komiser."
"Uyandırdım, kusura bakmayın savcım ama gelmeniz lazım. Beykoz taraflarında bir kadın cinayeti, konumu size atacağım." dediğinde gözlerimi yavaşça kapatarak derin nefes aldım, uyuyamayan bedenim artık beni bir hayli zorlamaya başlamıştı.
"Tamam komiser, yarım saate oradayım." dedikten sonra telefonu kapatarak arkamda ki duvara yaslandım sakince, 3 yıl içinde çok şey değişmişti...
*********************
Olaydan bir ay sonra yazarın anlatımından...
Genç kadın elinde ki ultrason görüntüsüyle şok içinde hastane koridorlarında ilerlemeye başlamıştı. Bir aydır aynı bir ölüden farksızken şimdi nasıl içinde bir canlı büyütürdü, o yaşamıyordu ki...
O depodan çıktıktan sonra hiçbir şeyi umursamadan geri dönmek istemişti genç kız, hızla arkasını dönmüştü ki duyduğu sesle tekrar ayakları bağlanmıştı. Arya arabanın içindeydi, öyle bir oyun kurmuşlardı ki Lavinia'nın gitmekten başka hiçbir şansı olmamıştı. Ne o geri dönebildi sevdiği adama, ne de sevdiği adam ona geldi...
Ve şimdi ise karnında ki bebeğiyle ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu, ona gitmeli miydi yoksa kendisi büyütmeye mi çalışmalıydı? Ardından zihninde onun sesi canlandı, bir aydır ölesiye özlediği sesi!
"İlaca gerek yok meleğim, senden gelen bir küçük meleğe hayır demem."
Şimdi nasıl olurda saklardı ki o adamdan ama bir yandan da zihni susmadan reddediyordu. Evet o gitmişti ama adam kayıtsız şartsız inanmıştı sözlerine, gelmemişti ardından. Sahiden kadını hiç mi sevmemişti adam?
Ne yapacağını bilemez şekilde arabasının kapısını açarak sürücü koltuğuna oturdu. İki haftadır kesilmeyen mide bulantılarını ruhsal sorunlarına bağlamıştı ama değildi, az önce Kayra'nın zoruyla geldiği hastane de öğrenmişti. Lavinia tam 1 aylık hamileydi, onca şeye rağmen bebeği ona tutunmuştu!
"Allah kahretsin!" diyerek haykırdı kadın gözlerinden hızlı yaşlar boşaltırken, zaten ne zaman durmuştu ki göz yaşları. Namık'ın ölümüne alışamadan sevdiği adam ellerinden uçup gitmişti ve bunu kendisi yapmıştı. Elini hırsla karşısında ki direksiyona geçirerek ağlamaya devam etti.
Bir süre daha ağladıktan sonra sakinleştiğine kanaat getirince arabayı çalıştırarak eve sürmeye koyuldu genç kadın. Onu öldüremezdi, onu da kendi gibi öldüremezdi. Yaşamaya hakkı vardı!
Evdekilerin ne yaşandığından haberleri yoktu, çünkü Dağhan söylememeleri için çokça tehditte bulunmuştu ve karşı çıkabilecek en ufak gücü bile yoktu genç kadının. Öyle yıkılmıştı ki daha fazlası artık koymuyordu ona. Bir şey olduğunu anlamışlardı ama hiçbir sordukları soruya cevap verememişti Lavina, tek yaptığı odasına girerek günlerce ağlamaktı.
Bu zaman içinde kızlar da Lavinia'nın evine taşınmışlardı. Olayın olduğu gün telefonda ki kanlı kadın resmi Deniz'e aitti, oyunu anlayarak rol yapmış ve içine çelik yelek giydikten sonra sahte kan yerleştirmişti. Can ise ona yardım ettiği için ikiside yoktu o gün depoda. Eve geri döndüklerinde ise öyle kötü bir haldeydi ki genç kadın, Deniz'i canlı gördüğüne bile sevinememişti, aynı bir ölü gibi öylece bakakalmıştı ruhsuz bakışlarla...
Kavşaktan kendi evinin yoluna dönecekken bir anda duraksayarak onun evine giden yola baktı kız, ne kaybederdi ki? Gidip her şeyi anlatsa ona inanırdı belki genç adam ve bir şekilde hallederlerdi. Gerekirse Lavinia kendini ölü gösterip farklı bir kimlikle var olmaya bile hazırdı, hayalleri umrunda bile değildi. Hızla direksiyonu çevirerek genç adamın evine sürmeye başladı, çocuğunu ondan saklamayacaktı ve ilk babası öğrenecekti.
Hızla gaza yüklendi kadın ve aradan geçen bir yarım saatin ardından onun evine ulaşmıştı, aylarca onunla birlikte yaşadığı ev...
Sakince arabasından indiğinde korumalar onu tanıyarak hemen açmışlardı kapıyı lakin kadının onlara bakacak zerre gücü yoktu, onu istiyordu artık, onun huzurlu kollarına sarılmaya ihtiyacı vardı. Kapıya ulaştığında cebinden asla çıkarmadığı anahtarla kapıyı açarak eve adımladığında kalbine şimdiden huzur dolmaya başlamıştı bile, yuvasındaydı. Hızla içeri girerek etrafa bakındığında salonun ve mutfağın boş olduğunu fark etti, eğer evde kimse yoksa bile oturup gelmelerini bekleyecekti Lavinia, artık tak etmişti canına.
Sakince duvara tutundu genç kadın, evde kimse olmasa bile onun kokusuna ihtiyacı vardı, yağmuru solumalıydı. Merdivenlere yönelirken içini garip bir sıkıntı sardı genç kadının, eli yavaşça karnına giderken bebeğinden güç almak istedi. Ona söylediği zaman kendisi de bir anne olduğunu tam olarak hissedecekti ama ilk o duymalıydı. Odasının kapısına geldiğinde aralık olan kapıyı fark etti genç kadın ve hemen ileride yerde gördüğü siyah bir sütyen gözüne çarptı.
'Hayır' dedi genç kadın içinden, adam bunu ona yapamazdı dimi! Elini kaldırarak ardına kadar kapıyı açtığında karnına şiddetli bir sancı girmişti kadının, nefesi kesilirken göz yaşları hızla tekrar akmaya başladılar.
Arhan ve yanında ki sarışın bir kadın çırılçıplak bir şekilde uyuyorlardı. Kadın haykırarak uyandırmak istedi onları, hesap sormak istedi ama yapamazdı, çünkü terk eden o iken şimdi kızmaya hakkı bile yoktu. İçinde ki acıyla karnı daha çok kasılırken etrafa saçılan kıyafetleri gördü, bu oda da bu yatakta o yatmıştı ve şimdi yerinde başka bir kadın vardı. Her şey cidden bu kadar kolay mıydı? Unutmak bu kolay mıydı?
Elini ağrıyan karnına bastırarak merdivenleri geri inip olabildiğince hızlı bir şekilde evi terk etti, meğerse kendi acılar içindeyken sevdiği adam onu çoktan unutmuştu. Bu sevmek değildi, seven kişi bu kadar çabuk nasıl unuturdu ki?
Kadına doğru endişeyle adımlayan korumaları umursamadan hızla arabaya bindiğinde karnının sancısı nefesini kesecek kadar fazlaydı, tek isteği eve gitmekti. Arabayı zor bela çalıştırdığında alnında biriken terler yanaklarından akan göz yaşlarına karışarak boynuna doğru bir yol çiziyorlardı, gözleri o kadar puslu görüyordu ki nasıl ilerlediği hakkında en ufak bir fikri yoktu kadının.
Eve ulaştığında kapısını zorla açarak daha da şiddetlenen ağrıyla evin kapısın önünde dizlerine üzerine düşerek acıyla inledi genç kadın.
"Hayır, hayır yalvarırım sende bırakma beni lütfen!" dedi genç kadın iniltilerinin arasında haykırarak. Gözünün önünden asla gitmeyen o görüntüyle bir kez daha haykırdı genç kadın, şimdi daha varlığını bile tam olarak hissetmediği bebeği de mi onu terk edecekti?
"Lavi iyi misin? Lavi!" diyen sesle yanımda ki Kayra'nın eline tutundu genç kadın.
"Kayra kurtar onu, yalvarırım." diyerek haykırdığında Kayra kadının bacaklarının arasından gelen kanı fark etmişti, çoktan düşük gerçekleşmişti bile.
"Agah onu arabaya götür, hemen." dedi Kayra yanda ki korumaya seslenerek. O günkü olayda yaşayan tek koruma oydu, çünkü Deniz'lerin yanında kalmayı seçmişti. Hızla koşarak kadını kucağına aldı Agah ve ardından arabaya yerleştirerek sürücü koltuğuna geçtiğinde Deniz ile Kayra da arabaya binmişlerdi, diğerleri evde değildi.
Genç kadın sevdiği adamın ardından bir de bebeğini o an, orada kaybetmişti...
•••••••••••
Olaydan 8 ay sonra...
Genç adam kadını görmediği her geçen gün daha çok ölüyordu sanki. O günün ardından bir ay boyunca adam her gece kadının penceresinin önünde sabahlamış, sevdiği kadının çığlıklarını dinlemişti lakin sonrasında kadın kaybolmuştu, adamı tamamen terk etmişti sanki...
O gün kadının eve geldiğinde gördüğü manzara kocaman bir yanlış anlaşılmadan ibaretti aslında, Arhan'ı bayıltarak Dağhan'ın emir verdiği o kadın yanına girmişti. Çünkü Dağhan kadının bu kadar çabuk vazgeçmeyeceğine emindi, bu yüzden peşine tabiki de adam takmıştı fakat kadın o kadar dalgındı ki peşinde ki arabayı fark edememişti.
Arhan ayılır ayılmaz hızla kadını kovarken korumalarının söyledikleriyle kalbi sıkışmıştı, sevdiği kadın ona gelmişti fakat her şeyi çok yanlış anlamıştı. Kadının kapısına dayanarak her şeyi açıklamak istedi bir an için ama yapamadı, Dağhan'ı öldürmeden ona yaklaşamazdı, onu tekrardan tehlikeye atamazdı. Sustu adam ve umursamaz görünmeye çalıştı, bu şekilde kadın belki onu daha çabuk unutabilirdi. Nefret, tüm duyguları silebilecek en büyük duyguydu çünkü...
Şimdi ise tam 7 aydır nefes almıyordu adam, artık camdan bile izleyemiyordu, çünkü kadın yoktu. Kendine zarar verme düşüncesi içini kemirirken her yana adam göndermişti Arhan lakin ne ses vardı ne de seda...
Öyle çok özlemişti ki nefesini, huzurunu, lakin eğer giderse başına daha ne tür bela açardı bilemiyordu. Bunca şey yaşamasının tek suçlusu kendisiydi adama göre ve o ölmeden yanına gitmesi demek bu belaları arttırmak demekti. Adam salak değildi, tabiki de biliyordu ona ihanet etmediğini yada Dağhan'ın amacını lakin içinde bir yerde gittiği için kırgın olan tarafı susturamıyordu. Bir hal çaresi illa ki bulunurdu, bulunmak zorundaydı ve kadın gitmeyi seçmişti.
Çalan telefonuyla sigarasından son bir nefes alarak küllüğe bastırdı adam ardından telefonu yanıtladı.
"Patron, Lavinia hanım dün sabah Savcılık sınavlarına girmek için İstanbul'a giriş yapmış." diyen adamıyla oturduğu koltuğundan hızla ayağa kalktı adam, onu görmesi gerekiyordu. Uzaktan bile olsa yaşadığını hissetmesi gerekiyordu. Tek kelime etmeden telefonu kapattıktan sonra hızla arabasına atlayarak yuvasına sürdü, bir sürenin ardından evin önüne geldiğinde biraz daha geriye arabasını park ederek eve adımladı. Bir ay boyunca yaptığı gibi arkadan dolanarak duvarın üstünden bahçeye atladıktan sonra camı yan tarafa bakan odasının önünde durdu, ışığı yanıyordu.
"Dudaklarından dökülen sözler silinmiyor zihnimden Sâye'm, farkındayım yalan olduklarını fakat sızlayan kalbime anlatamıyorum. Şimdi ise sana gelememek benim için en büyük eziyet fakat yapamam, aynı senin bana gelemediğin gibi gelemem sana. Eğer bir gün tekrardan karşına çıkabilirsem işte o zaman hiçbir güç ayıramayacak bizi sevgilim." dedi adam fısıltılı bir şekilde.
Bu hikayede ikisi de yanmıştı aslında ve yandıkları kadar yakmak için yemin etmişlerdi...
•••••••••••
Olaydan 2 yıl sonra...
Genç kadın elinde ki dosyayı kenara bırakırken derin bir nefes aldı. Gözleri uykusuzluktan her ne kadar yanıyor olsa da kabusları uyumasına izin vermiyorlardı. Her defasında aynı rüyayı görerek çığlıklar içerisinde uyanıyordu ve bu durum iki senedir geçmek bilmemişti.
Bir ormanın içinde buluyordu kendisini ardından onun sesi yankılanıyordu zihninde, lanet ediyordu kadına, kızıyordu, bağırıyordu ve kadın sadece ormanın içinde ağlıyordu ardından görüntü değişerek herkesin ölü bedenlerinin çevresinde olduğunu görüyordu. Sonrasında ise uyanıyordu, uykular bile haram olmuştu yani kadına.
Adamın evinde ki günden sonra Namık'ın gizli olan ve kimsenin bilmediği dağ evine geçerek sınavına çalışmıştı, aklını dağıtmanın tek yöntemi buydu çünkü. Şimdi ise gece gündüz çalışarak düşünmemeye çalışıyordu, çünkü biliyordu ki eğer düşünürse yine adamı haklı bulurdu. Bu kadar çabuk adamın kendisinden vazgeçeceğine inanmıyordu, altında bir bit yeniği olduğunun farkındaydı lakin onunla uğraşmıyordu, en azından şu anda.
Parmağında ki yüzüğe kaydı bakışları kadının, onu çıkartmaya içi el vermemişti. Ne onu ne de boynunda ki kolyeyi bir saniye olsun çıkartmamıştı, belki de yaptığı büyük salaklıktı, belki de adamın hayatında çoktan başka biri vardı ama kadın kıyamıyordu hala. Zihninde ki güzel anılar her defasında tekrarlarken bakışlarını hızla yüzükten çekerek ayağa kalktı, düşünmemesi gerekiyordu.
Stajının bitmesine az bir zaman kalmıştı, bu yüzden işlere daha çok asılarak verilen her görevi yapıyordu. En azından bu hayalini gerçekleştirmek istiyordu kadın...
Havanın kararmasıyla bugünkü işi biten kadın hızla arabasına atlayarak eve sürdü, gece önemli bir işi vardı. Geçen iki yıl kadında çok şeyi değiştirmişti, bunlardan biri de dudaklarında ki gülümsemesiydi. Artık yalandan bile olsa gülemiyordu kadın, tek gülebildiği an bodrumda ki odasında geçirdiği vakitti.
Eve giriş yaptığında üzerinde her zamanki siyah takımıyla ona yaklaşan Agah'ı fark etti kadın.
"Lavinia, adamın yeri tespit edildi." diyerek yanına adımladığında bakışları ona döndü kadının. Geçen süre zarfında Agah'ın ona çok yardımı dokunmuş ve arkadaş olmuşlardı, bu yüzden yanlarında yabancı yokken patron demesini yasaklamıştı kadın.
Kafasını sallayarak onu onayladıktan sonra tek kelime etmeden eve girdi kadın ardından odasına çıkarken evdekileri umursamamıştı, son 2 yıldır olduğu gibi...
Üstünde ki kabanını çıkararak yanda ki koltuğun üzerine attıktan sonra karanlık odada ilerleyerek yatağa uzandı ve istemeden eli tekrardan yastığının altında ki o mektuba gitmişti. Sınav için dağ evinden geri döndükten hemen sonra ki gün getirilmişti bu mektup ve o günden beri öyle fazla okumuştu ki yazan şiiri, her bir satırını ezbere biliyordu. Orhan Veli Kanık'ın bir şiiriydi, kadın gözlerine kapatarak o unutamadığı dizeleri tekrar mırıldanmaya başladı.
"Beni güzel hatırla!
Bunlar son satırlar...
Farzet ki bir rüzgardım, esip geçtim hayatından...
Yada bir yağmur, sel oldum sokağında,
Sonra toprak çekti suyu, kaybolup gittim.
Beklide bir rüyaydım,
Senin için..
Uyandın ve ben bittim.
Beni güzel hatırla!
Çünkü; sevdim seni ben, her şeyini...
Sana sırdaş oldum, dost oldum, koynumda ağladın.
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini,
Beni üzdün, kınamadım.
Alışıktım vefasızlığa, el oldun aldırmadım...
Beni güzel hatırla!
Sayfalarca mektup bıraktım sana.
Şiirler yazdım her gece,
Çoğunu okutmadım.
Sakladım günahını, sevabını içimde
Sessizce gittim, senden öncekiler gibi sende anlamadın...
Beni güzel hatırla!
Sana unutulmaz geceler bıraktım.
Sana en yorgun sabahlar,
Gülüşümü, gözlerimi, sonra sesimi bıraktım.
En güzel şiirleri okudum, gözlerine baka baka...
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda,
Ne arasan bir sevdanın içinde,
Fazlasıyla bıraktım ardımda...
Beni güzel hatırla!
Dizlerimde uyuduğunu düşün,
Saçını okşadığımı, üşüyen ellerini ısıttığımı...
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne.
Anlından öptüğüm dakikaları,
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğimi düşün!
Şaşırtmayı severim biliyorsun.
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum.
Beni güzel hatırla!
GİDİYORUM..."
~Non ti dimenticherò mai.~
A.A.D
Her satır kadının kalbine işlerken derince bir nefes aldı. Mektubun hemen altında yazan harflere dokundu yavaşça, karanlıkta göremese bile nerede olduklarını ezbere biliyordu. Onu öyle çok özlemişti ki genç kadın bazı zamanlar gururunu hiçe sayıp ona koşmak istiyordu ama yapamazdı. Kalbi koş dese de mantığı önüne kalın bir duvar örüyordu...
Bu geçen zaman içerisinde bir tek işine gömülmüş diğer her şeyi unutmaya çalışmıştı, zaten yapabileceği daha iyi bir yolu da yoktu. Daha çok kana batmış, içinde ki canavar daha çok uyanmıştı...
~
Genç adam ise tabiri caizse tam bir ayaklı bombaya dönmüştü, bakışlarında ölüm kol gezerken önüne çıkan herkesin nefesini kesmek için yemin etmişti sanki. İki senedir gözü tek bir kişinin üzerindeydi, Dağhan Demir...
Yakın çevresine birçok adam sokmuş, yaptığı her hamleyi öğrenir olmuştu lakin bu kadarı yeterli gelmiyordu. Yurt dışındaki neredeyse tüm tedarikçileri kendi yanına çekmişti genç adam, uyuşturucudan tutun silaha kadar çoğu müttefikleri Ateş için çalışır olmuşlardı. Sadece birkaç kişi kalmıştı Dağhan'dan kopamayan, çünkü görünürde lider Dağhan Demir'di. Namık'ın ölümünün ardından hızla yerine geçerek kendi kurallarını getirip her türlü şerefsizliği yapar olmuştu.
Genç adam elinde ki haberle hızla doğruldu yerinden, bir katil peyda olmuştu ve ne gariptir ki Dağhan'la iş birliği yapanları teker teker avlamaya başlamıştı. Bu işte bir gariplik vardı adama göre, istemeden aklına tek bir isim geliyordu fakat gördüğü görüntülerle emin olamıyordu. Cinayetler öyle işçilikle halledilmişlerdi ki sadece bir an adam kendisini anımsamıştı, o da işkence çektirirken bazen dozajı kaçırabiliyordu.
Haberde ki siyah ve üzerinde kırmızı damga bulunan zarf dikkatini çekti, katil her kim ise öldürdükten sonra cesetlerin üzerine bu boş zarfı bırakıyordu. Bu adamın işine gelmişti, çünkü Dağhan Demir ufaktan korkmaya başlayarak kendisinden yardım dilenmişti. Arhan ise bu isteğine sadece gülerek telefonu yüzüne kapatmıştı, öyle iyi saklanıyordu ki Arhan onun bir türlü yerini bulamıyordu ve bu daha da sinirini bozuyordu.
İki sene olmuştu ruhundan ayrı kalalı, iki koca sene! Oysaki adam için bir saat bile uzun geliyordu, şimdi ise her gece uzaktan izleyebiliyordu sadece sevdiği kadını.
Derin bir nefes alıp yerinden kalkarak evinden çıkmak için hazırlandı, ruhunun nefese ihtiyacı vardı. Çalışma odasından çıkarak kapıya yöneldiğinde koluna sarılan elle geri dönmek zorunda kaldı.
"Daha ne kadar sürdüreceksin bu aptal saçmalığı?" diye sordu Can zapt edemediği siniriyle. Geçen gece kızların evine gitmişti ve dakikalık olarak gördüğü kadın karşısında neredeyse şok geçirmişti. Lavinia çok değişmiş, adeta gözlerinin feri gitmişti. Gerçi arkadaşı içinde aynı şeyler geçerliydi, her geçen gün daha çok kafayı yiyerek kendini ölümün kollarına atıyordu. Girdiği dövüşlerin, çatışmaların haddi hesabı kalmamıştı.
"Kes sesini Can." dedi genç adam ve sertçe kolunu çekerek geri dönmüştü ki Can tekrardan önüne geçtiğinde arkadan Turgay ve Aras'ta gelmişlerdi.
"Kesmiyorum lan, gördüm kadını gördüm..." derken boynuna sarılan ellerle sözü yarıda kesilmişti.
"SANA SUSMANI SÖYLEDİM!" diyerek haykırdığında Can'da ona karşılık vererek ellerini itip sağ yumruğu yüzüne geçirmişti.
"ONUN SANA İHANET ETMEDİĞİNİ EBEM BİLE BİLİR AMINA KOYİM, NE ZIRVALIYORSUNUZ SİZ?" dediğinde Arhan'a yediği yumrukla kal gelmişti. "Abi koskoca iki yıl lan, bu nasıl sevgi? Hani deliriyordun, hani olmazsa yaşayamazdın, nerede lan?"
Sözleriyle eş zamanlı olarak hızla kafasını kaldıran Arhan, Can'a yumruğunu sallamıştı lakin o kadar sarhoştu ki bunu bile becerememişti, Can hızlıca yumruktan kaçınmıştı. Sinirle dizlerinin üstüne çöktü adam, dayanamıyordu tabiki de ama başka şansı yoktu.
"Nasıl gideyim lan ben ona? Benim yüzümden kaç sefer ölümden döndü, üstüne kurşun yağdırdılar. O şerefsizi gebertmeden nasıl gidip yine onu tehlikeye atayım? YAPAMAM LAN YAPAMAM!" dedikten sonra göz yaşlarının içinde yavaşça ayağa kalktıktan sonra zor bela dengesini kurmaya çalıştı. "Uzakta olmasını kaldırabilirim ama ölmesini asla..."
Sözlerinin ardından hızla evden ayrıldıktan sonra arabasına yöneldiğinde uykudan ve alkolden deliren zihni yüzünden bir süre bekledikten sonra yola koyuldu.
Eğer planları yerinde giderse bir süre sonra Dağhan Demir'in yerini alarak onu gebertecekti lakin bunun için yapması gereken birkaç şey daha vardı.
Fakat bugün için düşündüğü tek şey kadınıydı, Can onun hakkında bir şeyler demek istemişti ayrıca evde olan tüm kokusu yine kaybolmuştu ve onu hissetmediği her an delirmekten beter oluyordu. Kısa sürede olsa varlığını hissetmeye ihtiyacı vardı yine ve adamın yüreğinin kadının yokluğuna biraz daha katlanabilmesi için buna ihtiyacı vardı...
***********************
Günümüz...
Ağrıyan başıma inat hızlıca bir duş aldıktan sonra takım elbisemi giyerek yüzüme hafif bir makyaj yapmamın ardından hazırdım. Aynada ki yansımam da beni izleyen bakışlarım sanki dalga geçer gibi bana fısıldıyorlardı, başkasını seven birinin yüzüğünü takıyorsun hala diye.
Avucumu sıkarak aynaya biraz daha yaklaştım, siyahlarımı çepeçevre saran öfke öyle büyüktü ki beni tamamen içine çekerek zorla tutunduğum iyilik kırıntılarını bile yok etmişti. Parmağımda hissettiğim ve senelerdir çıkartamadığım yüzüğü avucumu sıkmamla daha çok hissederken aynadaki yansıma değişmeye başladı, bana sırıtıyordu.
Ne sanıyordun ki, geri döneceğini falan mı? Aptalsın sen Lavinia, aptal ve sonsuza kadar yalnız kalmaya mahkumsun!
"Hayır, hayır, hayır..." diyerek fısıldadım aynada konuşan yansımama karşı, artık tamamen delirmiştim. Gözlerimi sıkıca kapatarak aynadan geri çekildikten sonra çantamı da alıp hızlıca odayı terk ettim, kendimi kaybetmemem gerekiyordu, henüz yapacaklarım bitmemişti.
Adımlarım yavaşça odamın hemen yan tarafında bulunan Arya'nın odasına doğru yol aldı, bu seneler içinde o da büyümüştü ve ben onunla hiç ilgilenememiştim. Tüm gün adliye de zaman geçirdikten sonra geceleri de halletmem gereken işler vardı, çoğunlukla eve bile gelmezdim. Odanın kapısını yavaşça açarak içeri adımladığımda yatağında huzurlu bir şekilde uyuduğunu gördüm, Namık'ı kaybetmek onu sa oldukça yaralamıştı. Daha yeni yeni yüzü güler olmuştu, en azından kameralardan gördüğüm bu kadarıydı.
Yatağın yanına doğru adımladıktan sonra yavaşça açılan üstünü örtüp alnına tüy kadar hafif bir öpücük kondurduktan sonra geriye dönerek kapıya yönelmiştim ki duyduğum sesle duraksadım.
"Hala!"
Gözlerim sıkıca kapanırken ellerim yine iki yanda yumruk olmuştu, güçlü durmak gerekiyordu. Kafamı hafifçe arkaya çevirerek ona baktığımda güzlerini ovuşturarak yatakta oturduğunu gördüm.
"Uyu Arya." dedim sert çıkan sesimle. Fakat beni umursamadan ayağa kalktıktan sonra koşarak bacaklarıma sarıldığında gözümün önünde cesetlerin görüntüleri dönmeye başlamıştı, bana sarılırsa ellerimde ki kan onada bulaşırdı ama bir süre hareket edemedim. Ne ona sarılabildim ne de geri çekilebildim.
"Seni çok özledim rapunzel. Artık sende yoksun, ormanlar kralı da yok, Namık dede de yok. Niye beni sevmiyorsunuz? Kötü bir şey yaptıysam özür dilerim, lütfen affet." dediğinde boğazımda ki yumruyu yok etmek istercesine derince yutkundum, haklıydı, onun bir suçu yoktu. Gözlerimden tek damla yaş akmazken elimi kaldırarak saçlarının üstüne koyup hafifçe okşadım, bu hareketimle kafasını kaldırarak aynı bana benzeyen siyah bakışlarla bana baktığında yavaşça yere çökerek onunla aynı boya gelmiştim.
"Senin bir suçun yok Arya, sadece bizim işlerimiz biraz yoğun." dediğimde hızla ellerimi iterek geri çekildi.
"Hep aynı yalanı söylüyorsun. Okuldan Derin'in de annesi avukat ama o onunla çok güzel oynuyor, her gün yanında. Sen niye yoksun? Hani sende annem gibi bırakmayacaktın beni?" dedi gözlerinden yaşlar akarken.
"Özür dilerim Arya, sadece dediğim gibi biraz yoğunum ve şimdi de gitmem gerek." dedikten sonra ayaklanarak kapıya uzanmıştım ki tekrar duraksayarak ona baktım. "Bugün okul çıkışı sinemaya gitmeye ne dersin?"
"Gerçekten mi?" diyerek gözlerini büyüttüğünde şaşırdığını anlamıştım. Hızla elini kaldırarak göz yaşlarını sildiğinde dudaklarında bir tebessüm oluşmuştu, mutlu etmek bu kadar kolaydı işte.
"Gerçekten, ama öncelikte uyuman gerekiyor. Saat daha erken." dedim yatağını işaret ederek. Sözlerimin ardından koşarak bana adımladıktan sonra yanağıma uzandığında hafifçe eğilerek öpmesine izin vermiştim, ardından koşarak yatağına girip bana el salladığında ona karşılık vererek odasından ayrıldım. O sadece bir çocuktu, bizim dertlerimizin sorumlusu asla olamazdı.
Hızlıca merdivenlerden inerken bir yandan da telefondan açtığım konuma bakıyordum, yakınlardaydı.
"Lavinia, nereye?" diyerek kapıda duran Kayra ile karşılaşmıştım, nöbetten gelmiş olmalıydı.
"Cinayet vakası." dedim kısaca, artık konuşmak dahi gelmiyordu içimden kimseyle.
"Yüzünü bile göremiyoruz, bu nereye kadar devam edecek?"
"İş bitene kadar." dedikten sonra yanından geçerken duraksayıp bakışlarımı gözlerine çevirdim. "Sende git dinlen, yarın gece işimiz var."
"Lavinia yeter bu kadar, sende insansın. Kendine robot gibi davranmaktan vazgeç. Duygularını saklayacaksın diye duvardan hiçbir farkın kalmadı, yapma şunu!" dediğinde gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Neydi bugün böyle farkındalık günü falan mı?
"Ne güzel!" diyerek kapıyı açıp dışarı çıktığımda oda peşimden gelmişti.
"Yeter artık, bana bak! Gözlerimin önünde kardeşimin erimesine izin vermeyeceğim." dediğinde hızlıca arkamı dönerek sertçe kolundan tutup onu kendime çektim.
"Kardeşin öldü Kayra ve ölen birini geri getiremezsin!" dedikten sonra elimi çekerek arabaya doğru adımladığımda ardımda beni şok içinde izleyen bir adet Kayra bırakmıştım.
Hava yeni yeni aydınlanmaya başlarken atılan konuma ulaşmıştım. Arabadan inerek ilerde ki polislerin yanına adımlamaya başladığımda bir yandan da saçlarımı topluyordum. Birkaç sene önce kriz geçirirken belimde olan saçlarımı omuzlarıma kadar kesmiştim ama yine uzamışlardı, kestirmem gerekiyordu.
"Günaydın sayın savcım." diyen Salih'le bakışlarımı ona çevirerek yanımda ki varlığıyla ilerlemeye devam ettik. Orman yolunda küçük bir kulübenin çevresi polislerle sarılmıştı, hızla önüme uzatılan dosyayı alarak eve doğru adımladım.
"Günaydın." dedim donuk bir sesle. Bakışlarım dosyada gezinirken Salih de bir yandan anlatmaya başlamıştı.
"Maktul Ece Yıldız, 16 yaşında hiçbir sabıka kaydı bulunmayan bir lise öğrencisi sayın savcım. İki gün önce ailesi tarafından kayıp ihbarı veriliyor, kız okul çıkışı kayıplara karışmış ve sonrasında ailenin iddiasına göre ne duyan ne de gören olmamış." sözleriyle birlikte eve adım attığımda yüzüme çarpan tanıdık kokuyla bakışlarım hemen ileride ki cesede dönmüştü. Adımlarımı cesede doğru yönlendirirken bakışlarım elimde ki dosyaya döndü, masmavi gözleriyle gülümseyerek kadraja baktığı bir fotoğrafı vardı. Ölmek için fazla masumdu oysaki...
"Nasıl öldürülmüş?" derken cesedin yanına ulaşmıştık.
"Bir kez bacağından ve iki kez de karnından olmak üzere üç kez bıçaklanmış savcım, vücudunun çoğu yeride çürüklerle dolu." dediğinde cebimdeki eldivenleri elime geçirdikten sonra tuttuğum dosyayı Salih'e uzattım.
"Bıçak bulundu mu?"
"Araştırılıyor savcım ama hala bir sonuç yok, büyük ihtimal katil yanında götürdü." dediğinde dizlerimin üzerine gelerek cesedin olduğu torbaya yaklaştım. Bu kokuyla cesedin iki günlük olmasının imkanı yoktu. "Savcım, maske?" diyerek elinde tuttuğu maskeyi uzattığında sakince alarak yüzüme yerleştirdim, koku gerçekten dayanılmazdı. Torbanın ağzını açarak cesede baktığımda tahminimin doğru olduğunu anlamıştım, maktul kesinlikle iki günden daha fazla zamandır ölüydü.
"En az bir haftadır ölü bu kız Salih komiser, ailesini ve kızın bilinen yakın arkadaşlarını sorguya alın. Hemen!" dediğimde hızlıca onay verdikten sonra arkasında ki polislere doğru adımlamaya başladı. Çevreye daha çok bakındığımda yerde olan kan izleri dikkati mi çekti, kız kaçmaya çalışmıştı. Zihnimde ki senaryo oynamaya başladı.
Kapıyla cesedin bulunduğu yer arasında 3 metre var yada yoktu, kulübe oldukça küçüktü. Bu yüzden iki ihtimal vardı, ya ilk bacağından bıçaklandıktan sonra kaçmaya çalışmış ve ardından yakalanarak karnına bıçak darbeleri yemişti ya da ilk karnına bıçak darbesi yedikten sonra kaçmaya çalışırken bıçağı bacağına saplayıp onu yakalamıştı. Ardımdan gelen sesle düşüncelerim bölündü.
"Sayın savcım!" diyen sesle arkamı döndüğümde adli tıptan Lale ile karşılaşmıştım, çıtı pıtı tatlı bir kızdı. "Günaydın savcım." diyerek gülümsediğinde kafamı olumlu anlamda sallayarak bakışlarımı tekrardan cesede çevirdim.
"Günaydın Lale, durum nedir?"
"Ölümünün üzerinden sizin de dediğiniz gibi bir hafta kadar geçmiş savcım o yüzden otopsi yapmadan net bir bulguya ulaşmak zor lakin göründüğü kadarıyla ağır bir şiddete maruz kalmış, boynunda ve bileklerinde boğuşma izleri var. Sağ baldırında bir ve tahmini 4 cm aralıklarla karnında iki bıçak darbesi yer alıyor, kafatasında da ciddi hasarlar mevcut." diyerek açıklama yaptığında bakışlarım maktulun uzun tırnaklarına kaymıştı, hızla eğilerek elini elime aldığımda tırnaklarının arasında ki kanı fark etmiştim.
"Acilen otopsiye alınsın ayrıca tırnak aralarında ki kanlar içinde DNA testi istiyorum." diyerek bakışlarımı ona çevirdiğimde hızlıca elinde ki dosyasına not aldığını gördüm.
"Tamamdır savcım." diyerek arkasını dönüp diğerlerinin yanına ilerlediğinde ceset torbasının ağzını kapatıp ayağa kalkarak bana yaklaşan Salih'e döndüm.
"Ailesini almak için bir ekip gönderdim savcım, ayrıca okula da arkadaşların sorgulanması için birkaç kişi gönderdim." dediğinde bakışlarım hızlıca etrafta dolandırdım. Görünürde yapabileceğim pek bir şey yok gibiydi.
"Tamam Salih, en ufak detaya kadar buranın araştırılmasını istiyorum. Ben adliyedeyim, bir terslik olursa haberdar et." diyerek ona baktığımda hızlıca beni onaylamıştı.
"Tamamdır savcım, kontrol bende." dediğinde kafamı sallayarak kulübeden dışarı adımlarken bir yandan da eldivenleri ve maskeyi çıkartıyordum, içerdeki kokudan neredeyse bayılmak üzereydim. Dışarı çıktığımda karşılaştığım yüzle derin bir nefes aldım, bunun ne işi vardı yine burada?
"Ender savcım." diyerek duygudan yoksun bir şekilde selam verdiğimde o yüzünde ki iğrenç gülümsemesiyle bana doğru adımladı, bu yılışıklılıkla nasıl savcı olabilmişti acaba?
Torpil!
Doğru, milletvekili çocuğu olmak bunu gerektirirdi.
"Lavinia savcım, günaydın. Sizde mi buradaydınız?" dedi yanıma yaklaşarak. Biraz daha dibime girerse hiç düşünmeden yumruğu suratına geçirebilirdim. Ender Ataç, 1.90 boylarında ela gözlü gevşeğin tekiydi.
"Ben buradayım da sizin ne işiniz olduğunu anlayamadım savcım." dedim imalı bir tonda. Bulunduğum her yerde iki saniye içinde bitiyordu ve bu git gide sinirlerimi bozmaya başlamıştı.
"Daha çömez olduğunuz için yardıma gelmek istedim savcım, fena mı ettim? Ayrıca ağır bir dava gibi duruyor, ben alsam daha iyi olur." diyerek gülmeye devam ettiğinde sinirden son zamanlarda olduğu gibi yine elimde ki yüzükle oynamaya başlamıştım. "Öğrendiğim kadarıyla bir çocuk öldürülmüş, üzerinde ne giydiğini ve hangi saatlerde burada olduğunu soruşturdun mu?"
"Bu sorduğunuz sorular 16 yaşında, daha henüz reşit bile olmamış genç bir kızın neden bu dağ başında şiddet gördüğünü yada belki de tacız edildiğini açıklamaz savcım. Biz adaleti temsil etmekten önce insanlara umut olabilmek için, gözü dönmüş katilleri yakalayıp hakettiklerini vermek için ve en önemlisi de ahlaki değerlerimizi kanunlar çerçevesinde gerçekleştirmek için savcı olduk, eğer sizin sebepleriniz farklıysa başka bir mesleğe yönelmenizde yardımcı olabilirim." diyerek belki de şu üç sene içerisinde kurduğum en uzun cümleyi kurmuştum. Gülüşü yavaş yavaş solarken ona bir adım atarak yaklaştım. "Dava bende sayın savcım."
"Bu söylediğin saçmalıklar sadece seni işinde daha da geriye götürür çömez savcım ve davayı senin eline bırakmıyorum." dediğinde yüzükle oynamayı keserek elime arkaya götürüp sıkıca yumruk yaptım, yüzünü dağıtmak istiyordum.
"Dava bende, dedim." diyerek çıkışmamın ardından arkamı dönerek kapıya yönelmiştim ki koluma sarılan parmaklarla hızla geriye dönerek kolumu kendime çektim lakin o kadar sert tutuyordu ki ilk seferde kurtarmak dikkatini çekebilirdi bu yüzden sanki mümkün değilmiş gibi yaptım.
"Ben sizin üstünüzüm Lavinia savcım, haddinizi bilin."
"Eğer hemen o elinizi çekmezseniz görevinin başında olan bir Türkiye cumhuriyeti savcısına şiddetten ne bir savcılığınız kalır ne de girmeniz gereken davanız, Ender Savcım!" diyerek sertçe kolumu çektikten sonra ruhsuz bakışlarımla son kez yüzüne bakarak arkamı dönüp araziyi terk ettim.
Hızla arabaya geçerek sürücü koltuğuna yerleştikten sonra gaza yüklendiğim gibi oradan ayrılmıştım. Şerefsizin tek sebebi istediği kadınlara çöp muamelesi yapmaktı.
"Kıyafetmiş! Saatmiş! Sen kimsin amına koyduğum? Sen kim oluyorsun da bir kadının ölümü hakkında yargı verebiliyorsun?"
Kendi kendime haykırmaya devam ederken bir yandan da gaza daha fazla yükleniyordum, ellerim titrerken görüşüm git gide bulanıklaşıyordu.
"Üstmüş, koduğumun üstü!" diyerek haykırdıktan sonra derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalışırken zor bela ilerdeki çevirmeyi fark edebilmiştim. Hızla sağa çekerek yavaşladıktan sonra derin bir nefes alarak ana dönmeye çalıştım. "Sakin ol Lavinia, kimseye zarar vermeyeceksin."
Bana yaklaşan polisi gördüğümde yanımda ki camı açarak cebimde ki savcı kimliğimi çıkardım.
"Cumhuriyet savcısı Lavinia Argun."
"Afedersiniz sayın savcım, siz ilerleyebilirsiniz." diyerek çekindiğinde içim bir garip olmuştu, hislerden nefret ediyordum.
"Mühim değil, kolay gelsin." dedikten sonra arabayı çalıştırarak yola koyuldum.
Adliyeye ulaşana kadar ağzımı bıçak açmamış, arabanın içinde sessizlik hakim olmuştu. İçeri girerek kartımı okuttuktan sonra odama adımlarken adliye oldukça sessiz görünmüştü gözüme, derin bir nefes alarak kilitli kapımı açıp odama girdiğimde masanın üzerinde çiçekle duraksadım. Beyaz ve kırmızı renklerin karıştığı güle benzeyen bir çiçekti, Lavinia çiçeği... Diğer bir adıyla ölüm çiçeğiydi!
Hızla elim belimde ki silaha giderken bir yandan da telefonumu çıkartarak mesaj yazmaya koyuldum.
Lavinia: Buğlem tarama lazım.
Buğlem: Tamamdır.
Aceleyle Buğlem'i arayarak telefonu masanın üstüne bıraktım, bir şekilde etraftan gelen sinyalleri bu şekilde bulabiliyordu. O günkü olaydan sonra detaylıca konuştuğum tek kişiydi aslında, Ömer Argun abisini gözünün önünde öldürmüştü ve o da beni kullanarak ona yanaşmak istemişti fakat sonrasında Duman olduğumu öğrenince beni tehlikeye atmamak için kendisi halletmeye çalışmıştı, büyük aptallıktı. Gözüm her daim üstünde olsa da bir sıkıntı çıkarmamıştı henüz ve artık umursamıyordum.
"Sorun yok Lavi, sen iyi misin?" diyen sesi duyulduğunda telefonu elime aldım.
"Tamam." dedikten hemen sonra konuşmasına izin vermeden telefonu kapatarak elimde ki çiçeğe baktım tekrardan. Giren kişi ne kamera ne de ses kayıt cihazı bırakmamıştı, bu da neyin nesiydi o zaman?
Odanın anahtarı hizmetlilerde de vardı ve odadaki yoğun çamaşır kokusuna bakılırsa yeni temizlenmişti, o sırada da bir aptal gelip çiçeği bırakmış olmalıydı. İnsanların tamamından tiksiniyordum!
Elimde ki çiçeği umursamadan dosyaların üzerine bıraktıktan sonra birkaç evrak işini yapmaya koyulmuştum. Geçen zamanın ardından yerimde gerinirken çalan kapıyla kendime gelebilmiştim. İçeri giren Haluk Başsavcım'la hızla ayağa kalkarak baş selamı verdim.
"Hoşgeldiniz başsavcım."
"Hoşbulduk Lavinia Savcım, seninle bir durum hakkında konuşmak için gelmiştim fakat öncesinde şu cinayet davası nasıl gidiyor?" diyerek masanın önünde ki koltuklardan birine oturduğunda bende yerime geçmiştim.
"Ailesinin sorgulatılmasını talep ettim başsavcım, ayrıca otopsi yapılmadan net bir bulguya varmak pek mümkün değil. Katil her kimse henüz acemi olduğu belli, çünkü maktulün tırnak aralarında DNA' sı vardı. Ulaşmamız yakındır." derken bir yandan da parmağımda ki yüzükle oynuyordum.
"Aferin savcım, bu konuda gerçekten çok iyi yol alıyorsunuz. Size güvenerek bir şey rica etmek istiyorum savcım."
"Tabiki başsavcım, dinliyorum." dediğimde onunda bakışları kısa süreliğine masanın üzerinde ki çiçeğe kaymıştı. Siktir! Atmayı unutmuştum!
"Uzun süredir tanıdığım bir adam var ve bir dava da ona iftira atıldığını düşünüyorum. Bu dava için sana güvenebilir miyim savcım? Kendisi gerçekten delikanlı bir adamdır, böyle bir suça karışmaz." dediğinde derin bir nefes alarak yutkundum, bir bu eksikti.
"Tabiki başsavcım, bana her koşulda güvenebilirsiniz." dediğimde elinde ki dosyayı bana uzatarak ayağa kalktı.
"Buna sevindim Lavinia Savcım, iki üç saat içinde burada olur. Gerisi artık sende." dedikten sonra geriye çekildiğinde bende ayağa kalkarak yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirmiştim.
"Gerçekler er ya da geç açığa çıkar başsavcım, iyi günler dilerim."
"Gözüme girdin Lavinia Savcım, iyi günler. Bir sorun olursa hemen gel olur mu? Çekinme!" diyerek kapıya adımlamasının ardından odayı terk ettiğinde nefesimi vererek tekrar koltuğuma oturmuştum. Bir de başıma başsavcı torpilli adam çıkmıştı. Kim olduğu umrumda bile değildi, eğer suçlu çıkarsa hiç düşünmez müebbeti çakardım.
Tam dosyaya bakacakken alarmı çalan telefonumla hızla tekrardan ayağa kalktım. Arya'yı unutmuştum!
Çantamı alır almaz odadan çıktıktan sonra koşar adımlarla otoparka inerek arabama bindiğim gibi yan koltukta ki çiçeğe kaydı gözlerim, yine aynı çiçekti. Biri benimle taşak mı geçiyordu?
Geri döndüğümde kameralara bakmayı zihnimin bir kenarına not ederek hızla yola koyuldum. Okullardan şu üç yıl içinde daha çok nefret eder olmuştum oysaki, fakat Arya için katlanmak zorundaydım. Yüzük olan sol elim yavaşça karnıma gittiğinde kafamı sallayarak kendime gelip sıkıca direksiyona tutundum. Geçmişi hatırlamak bana hiçbir yarar vermezdi.
Bir süre sonra okulun yakınında bir yerlerine park ederek arabadan indikten sonra üzerimde ki ceketi düzelterek okula adımladım. Zilin çalışı ağrılı zihnimde çınlarken derin bir nefes alarak gözlerimi kapatmıştım, Namık'ın ölümünün ardından Arya'yı kendi üstüme geçirerek evlatlık almıştım. Bu nedenle yasal vasisi artık ben olarak gözüküyordum.
Kapıdan çıktıktan sonra meraklı bakışları etrafta gezinirken beni bulduğunda yüzünde ki gülümsemesi daha çok artarak yanıma koşmaya başlamıştı. Artık tek varlığım oydu ve ben bir kişiyi daha kaybetmek istemiyordum.
"Gelmişsin." diyerek yanıma ulaştığında sırtında ki çantasını alarak elini tutup arabaya doğru ilerledim.
"Sözümü tutarım, biliyorsun." dediğimde gözleri daha çok ışıldamıştı.
"Ormanlar kralı da mı geldi yoksa?" dediğinde kapıyı açmak için uzanan elim havada kalmıştı. Bakışları saniyelik olarak zihnimde şimşek gibi çakarken hızla gözlerimi kapatarak kapıyı sertçe açtım.
"Ormanlar kralı falan yok Arya ve bir daha ağzından onunla ilgili tek bir kelime duymak istemiyorum, anlaşıldı mı?"
"Ama sen onu çok seviyo..." derken sözünü yarıda keserek sert bakışlarını ona çevirdim.
"Yeter! Susuyor musun yoksa eve mi gidelim?" diyerek istemsizce sesimi yükselttiğim de gözleri dolarken bakışlarını benden kaçırarak arka koltuğa oturup kemerini bağladı. Biliyordum, onun hiçbir suçu yoktu. Sadece küçük bir çocuk olarak sevdiği insanı görmek istiyordu, oysaki ben çocuk bile değildim...
Tekrardan derin bir nefes alarak bakışlarımı ona çevirdiğimde yanağından süzülen damlayı fark etmiştim. Yavaşça ona yaklaşarak yanağını silip bana bakması için çenesinden kaldırdığımda hareketin tanıdıklığı kalbimi acının dolmasını sağlamıştı.
"Özür dilerim, ben sana kızmak istememiştim ama lütfen anla beni rapunzel. Kalbim onu her duyduğunda çok acıyor, yapamıyorum." dediğimde üç senenin ardından ilk kez biriyle dertleştiğimi fark etmiştim, o da küçük bir çocuktu. Hüzünlü bakışlarını bana çevirdiğinde o da elini kaldırarak benim yanağıma koydu.
"Senin canını mı acıttı?" diyerek kocaman siyah gözleriyle bana baktığında kafamı olumlu anlamda sallayarak geri çekilip kapıyı kapattıktan sonra kendi yerime geçtim. "Bir daha sormayacağım o zaman, söz. Hala yeğen sözü..."
Dikiş aynasından ona bakarak hafifçe gülümsediğimde bana karşılık vererek büyükçe gülümsedikten sonra ön koltukta ki çiçeği fark etmişti.
"Aa! Çok güzel bir çiçek rapunzel, kim verdi ki bunu sana?" diyerek sırıttığında her geçen zaman ne kadar hızlı büyüdüğünü bazen unutabiliyordum, neredeyse 11 yaşına gelmişti ve bu konulara aşinaydı.
"Bilmiyorum küçük rapunzel, sanırım hayranım var."
"Yaa, çok romantik!" dedikten sonra kahkaha attığında benim aklım hala çiçekleri kimin koyduğundaydı. Hangi salak yaptıysa benden yüklü bir ceza yiyecekti, orası kesindi.
Bir alışveriş merkezinin önüne geldiğimizde arabayı otoparka park ederek arabadan indiğimde Arya'nın elini tutarak içeri adımladım. Kimliğimi gösterdikten sonra içeri geçerken sinemaya doğru adımlamaya koyulmuştuk.
"Çok havalısın. Bende büyüyünce senin gibi savcı olacağım." diyerek hayranlıkla beni izleyen küçük kıza baktığımda bir an kendimi görmüştüm, oysaki ben nefret ederdim adaletle ilgili olan işlerden.
"Hele bir büyü de düşünürüz onu küçük hanım." dediğimde kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. Nereden gelmişti yine aklıma bu kelimeler? Neden onu unutmak isterken daha çok zihnimde canlanıyordu?
Tekrardan derin bir nefes aldığımda sinemanın önüne varmıştık. Gözlerimi filmlerde gezdirirken bir yandanda zihnime akın eden anıları silmeye çalışıyordum.
"Hangisi istersin Arya?" diye sorduğumda cevabını zaten biliyordum.
"Frozennn!" diyerek haykırdıktan sonra gülmeye başladığında bir an hiç büyümesin istedim. Büyümesin ve hep himayem altında durabilsin ama bu pek mümkün değildi...
Filme bilet aldıktan hemen sonra mısırları da alarak salona geçtiğimizde yerlimize oturarak filmin başlamasını beklemeye koyulduk. Ona baktığımda me kadar heyecanlı olduğunu görebiliyordum ve o an acaba bebeğim yaşasaydı kız mı olurdu diye düşünmekten kendimi alıkoyamadım...
Belki de şu ana kadar çoktan büyümüş olurdu be yanımızda o da olurdu ya da erkek olurdu, aynı ona benzerdi. Kafamı geriye atarak sinema salonunun tavanına diktim gözlerimi ve anıların beni ele geçirmesine izin vermemek için sıkıca kapattım gözlerimi.
Bir süre sonra film başlamıştı ve Arya'nın heyecanla nasıl filmi izlediğini görmek garip bir terapi olmuştu benim için, ta ki filmden gelen sese kadar.
"Bildiğim hayat geçti, söndü ışık... Karanlığa aidim ben artık..." diyerek şarkı söyleyen çizgi film karakteriyle gözümün önüne o günkü anılar akın etmişti.
"Gitme, yalvarırım gitme. Ne yapmış olursan ol yine de gitme, lütfen."
Hayır, hayır, sus lütfen!
"Bir şey olmayacak Sâye, ne olursa olsun sana bir şey olmasına izin vermem."
Ah! Tanrım, kafayı yemek üzereyim. Lütfen, şimdi olmaz!
"Sikeyim! Neden anlamak istemiyorsun, ben senide kaybedemem. Annem gibi seni de elimden almasına izin veremem."
Derin nefesler almaya çalışıyordum lakin boğazım bir urgan tarafından sıkılırcasına buna izin vermiyordu sanki.
"Yokluğun beni en derinimden parçalıyor Sâye'm. Lütfen, lütfen bana bir daha bunu yaşatma."
Son sözler zihnimin duvarlarında yankılanırken derince bir nefes alıp yerimde doğruldum, sanki saatlerce suyun içinde kalmışım da birden yüzeye çıkmışım gibi hissediyordum. Gözümün önünden gitmeyen resimle yankılanan sesi birer birer yalan olmaya başlamıştı. O kadınla görüntüsü...
"Hala iyi misin?" diyen Arya'yla bakışlarımı hızla ona çevirdiğimde filmin bittiğini ve ekranın karardığını fark etmiştim.
"İyiyim, uyuyakalmışım. Hadi çıkalım." dediğimde sakince beni onaylamıştı. Sakince yerimizden kalkarak önce sinemayı ardından da alışveriş merkezini terk ettiğimizde tam arabaya binecekken hatırladığım dosyayla içimden sağlam bir küfür etmiştim. Hızla arabaya biner binmez eve sürdükten tahmini bir yarım saat sonra eve ulaştığımızda arkamı dönerek sessiz bir şekilde beni izleyen Arya'ya döndüm.
"Benim tekrar işe dönmem gerekiyor küçük rapunzel, sende ödevlerini bitir tamam mı? Uslu dur." diyerek hafifçe yanağını okşadığımda gülümseyerek elimi tutmuştu.
"Sen iyi olduğuma emin misin rapunzel?" dediğinde boğazımda ki yumruyu yok sayarak gülümsemeye çalıştım.
"İyiyim, hadi sen eve geç." dediğimde kafasını salladıktan sonra yanağıma hızlı bir öpücük bırakarak arabadan inip eve doğru koşmaya başlamıştı. Yaşına göre oldukça olgun bir çocuktu ve sırf bu yüzden bile o Ömer itini öldürebilirdim.
Arabayı hiç beklemeden adliyeye doğru sürmeye koyuldum. Umarım başsavcının dediği gibi suçsuzdur yoksa başıma bir de başsavcı derdi açmak istemiyordum. Ender salağı da davayı almak için bile hamle yapamamıştı, eğer biraz daha bu denli götümün dibinde dolanırsa kendimi nasıl tutacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Çalan telefonumla bakışlarım ekrana kaydığında gözlerimi devirerek aramayı cevapladım.
"Efendim Ahu?"
"Düğün salonu yanıyor, koşman lazım." diyerek sahte bir panikle bağırdığında daha çok gözlerimi devirebilsem şu an kesinlikle yapardım. Turgay'la sonunda evlenme kararı almışlardı, tabi öncesinde yaşanılan 3 aylık bir ayrılık ardından! Turgay yaşananlardan dolayı kendisini suçlu tuttuğu için istemsizce kıza soğuk davranmaya başlamıştı ve neredeyse bir buçuk sene öncesinde bir süreliğine ayrılmışlardı.
"Yapamıyorum Lavinia, senin suçlu olduğunu her söylediğimde kafama sıkmak istiyorum. Gel bitirelim şu olayı, elbet buluruz bir çaresini." diyen Turgay'la önümde ki çay bardağının bakmayı keserek ona döndüm.
"Hayır Turgay, böyle olmak zorunda. Kimsenin hayatını tehlikeye atamam ve sende kendini suçlamayı kes, o an ikimizinde elinden hiçbir şey gelemezdi, yaşandı ve bitti. Herkes kendi hayatına bakıyor, sende bak. Bu davranışların onu üzmekten başka hiçbir işe yaramaz." dediğimde elleriyle yüzünü sıvazlayarak geriye yaslandı.
"Peki ya sen, siz... size ne olacak?"
"Bize olan oldu ve bunu Dağhan yapmadı Turgay, artık zorlama ve hayatına bak." dedikten sonra yerimden kalkarak kafeyi hızla terk ettim.
Sonra da bir daha hiçbiriyle görüşmemiştim zaten ve şimdi iki hafta sonra düğünleri vardı, gitmeyi asla düşünmediğim için Ahu gündelik olarak arayıp yanına gitmem için bahane sıralıyordu.
"Tüh içinde değil miydin?" diyerek dalga geçtiğimde sinirli sesi arabanın içini doldurmuştu.
"Kızım sen neredesin ya?"
"İş." dedim kısaca, bu kadar konuşmak bile gazla gelmişti. Bugün yeterince kotayı doldurmuştum. Arabayı yavaşça otoparka doğru sürerken bir yandan da etrafımda her hangi bir yabancı olup olmadığını kontrol ediyordum, çiçekler aklımı bir hayli karıştırmışlardı.
"Sokturtma işine Lavi, nedimemin yanımda olması gerekiyor." dediğinde arabayı park ederek telefonu elime aldım.
"Telefon çekmiyor." dedikten sonra beklemeden yüzüne kapatarak hızla çantamı alıp odama ilerledim. Tam o sırada yanıma gelen komiser Buğra'yla bakışlarım ona döndü.
"Sanık giriş yaptı savcım."
"Tamam, geliyorum." diyerek dosyayı elime alır almaz odadan çıkmıştım. Sorgu odasına yaklaşırken dosyaya göz atmak isteyerek hızla açtığımda bacaklarım adım atmayı aniden keserek duraksamıştım.
Gördüğüm isimle ellerim titrerken kalbim acıyla kasılmaya başlamıştı. Gözlerim bulanıklaşırken titreyen ellerim dosyayı daha fazla tutamayarak yere düşmesine izin verdiğinde karşıdan gelen adım sesleriyle bakışlarım oraya çevrildi.
3 koca yılın ardından yeşil gözler hemen karşımda duruyordu.
Arhan Araf Demir bileğinde ki demir kelepçeler ve kollarında ki polislerle cinayet suçundan buradaydı...
~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Kah üzüntülü ve kah üzüntülü bir bölüm oldu gibi...
Sizce nasıldı bölüm?
Ve artık sonunda Savcı Lavinia Argun'u okumaya başladık, şahsen benim oldukça hoşuma gitti bu hali. Ya sizin??
Peki bu çiçekler neyin nesi? Yine Dağhan'ın bir işi olabilir mi?
Lütfen vote ve yorum atmayı unutmayın olur mu?
SÂYE ailemizin git gide büyümesi dileğiyle...
Seviliyorsunuzzzz
⚖️🖤
