İçeriğe geç

Savunmasız Kalpler

Bölüm 17 · 46 dk okuma

Savunmasız Kalpler

Bölüm 17

14. Bölüm

Yeni bölüme hoşgeldiniz!

Oy atmayı, ve bol bol yorum yapmayı unutmayın ❣️

(Sınır: 60 oy, 600 yorum)

Bölüm şarkısı:

Rüzgar - Kalben

🥀

"Sevgi, iki insanın birbirini değiştirmeye çalışması değil, birbirine iyi gelmeyi öğrenmesidir."

__________

Akşam üstüydü, kampta bir sessizlik hakimdi.

Rena, planlanan tüm eylemleri durdurmuştu.

Çünkü, onun aklında çok farklı şeyler dönüyordu.

Odasının penceresi yoktu, içerisi karanlıktı, yanan küçük bir lamba vardı. Yansıyan sarı, loş ışık, odayı az da olsa aydınlatıyordu.

Örgütte kimseye güvenmezdi Rena, tek bir kişi hariç.

Zor zamanlarda elinden tutan, onu bugünlere getiren biri.

"Onlarla gerçekten iş birliği mi yapacaksın? Aklını mı kaçırdın sen!" Dedi bu kişi, tam olarak Kenan'ın karşısında oturuyordu.

Kenan sigarasından bir duman çekti,

"Başka çarem yok! Otis'i bitirmemin başka yolu yok! Ne yapayım? Bir fikrin varsa sen söyle!" Demişti büyük bir öfkeyle.

Adam uzun bir süre sessiz kaldı,

"Haklısın. Ama dikkatli ol, onlara güvenemezsin. Bunu en iyi sen bilirsin, yıllarca onların içinde kaldın."

Kenan'ın yüzünde bir gülümseme belirdi,

"Merak etme, onların benden başka çareleri yok. Hesna, intikam almak istiyor. Planımız takır, takır işledi. Önce timini öldürdük, bize karşı büyük bir öfke beslemesine sebep olduk, şimdi ise bize muhtaçlar. En başa geçmek için, Devin'e ihtiyacımız vardı. Bahtsız kız," dedi sesli bir şekilde gülüp, ardından devam etti,

"Eğer, onu kendi tarafımıza çekersek, bu bizim için çok büyük bir kazanç olacak." Dedi.

Bu sefer gülen taraf, karşısında oturan adam olmuştu,

"Nasıl olacakmiş o iş? Sence Hesna, bizim tarafımıza geçer mi? Beyin fonksiyonlarına bir baktır sen, bu aralar çok saçma konuşuyorsun "

"Sen geç dalganı, benim aklımda öyle bir plan varki, aklın durur!"

Karşısında ki adam bu söylenenlerden pek hoşnut değildi,

"Otis'i aldıktan sonra durmayacaklar. Seni isteyecekler. Hesna işini unut, ne yapacağız? Mal, mal konuşmadan anlat!"

Kenan sinirle yumruğunu masaya vurdu,

"Onlar istediği bir şey varsa, mutlaka alır! Karşımızda ki adamlar Türk askeri, onları silahla yenemeyiz. O yüzden mantıkla yenmeye çalışıyorum gerizekalı! Hesna bizim olacak, ona çok ihtiyacımız var. Benim çıkış biletim, Devin olacak..."

-

Abisinin intikamını alamamış mıydı?

Time ilk geldiğimde, abisinin intikamını aldığından bahsetmişti.

"Abini şehit eden kişiyi öldürdüğünü söylemiştin?" Diye sordum çekinerek, hassas bir konuydu bu.

Atilla bana bakmadan konuştu,

"Bende öyle sanıyordum. Sen time geldikten sonra, özel kuvvetlerden bir tanıdığım beni aradı. Abimi şehit eden kişi bizim öldürdüğümüz kişi değilmiş. Babam, bunu bilerek benden saklamış. Ben yıllarca abimin intikamını aldım diye mutlu olurken, aslında hiç bir şey başaramamışım."

Anlık bir şekilde duraksadı, bakışları beni buldu,

"Timin haberi yok bundan, söyleme onlara Devin. Benim yüzümden hepsi bordo beresinden oldu, daha fazla yük olmak istemiyorum." Dedi durgun bir şekilde,

Bir adım öne çıktım, zaten üzerimde olan bakışları, yine derinden bakıyordu.

Kendimden beklemediğim bir şekilde onu kendime doğru çekip sıkıca sarıldım.

"Yanında olduğumu bil, Atilla. Ben bundan sonra senin hayat arkadaşınım, yoldaşınım. Canını sıkan ne varsa, gelip benimle konuş. Derdini bana anlat. Her şeyi tek başına taşımak zorunda değilsin artık. Bana anlat, sırtını bana yasla, beraber halledelim." Dedim başımı göğsüne yaslayarak, saçıma bir öpücük kondurunca bir anlığına gözümü kapattım.

Güzeldi, sevilmek.

"İyiki varsın, Bige'm."

Bige, uzun zamandır bir başkasından duymadığım ismimdi.

Ama artık diyebilirdi, hatta sadece Atilla bana Bige diye seslenebilirdi.

"Bundan sonra bana hep Bige diye seslen Atilla." Dedim yavaşça kollarından ayrılıp,

"Sende bana Alphan de. Ailemde ki herkes bana Alphan diye seslenir." Demişti o da bakışlarını üzerimden çekmeyip. Beni ailesi olarak görüyordu, benim ailem zaten oydu.

"Emredersiniz komutanım." Dedim buruk bir şekilde gülümseyip,

Alphan "Görev bizi bekler, hadi hazırlanalım." Dedikten sonra beraber toplantı odasından çıkıp helikopter pistine doğru ilerledik.

Artık yeni malzeme odamız hangarın yanında olduğu için hazırlanıp hemen helikoptere geçecektik.

Aklımdan o kadar çok şey geçiyordu ki, hepsini bir kenara bırakmakta zorlandım.

Serpil teyzem nasıldı? Onu ne doğru düzgün arayabilmiştim ne de yanına gidebilmiştim. Kenan denen şerefsiz ne isteyecekti?

Ekipmanlarımızın bulunduğu hangar göz açıma girince, derin bir nefes aldım. Bu andan itibaren, aklımdan geçen ne varsa susturdum. Ciddi bir yüz ifadesine büründüm, Atilla'ya kısa bir bakış atıp hangara girdim.

Herkes kendi dolabının önünde ekipmanlarını kamuflajlarına takmakla meşguldü, bizi görünce esas duruşa geçtiler.

"Rahat tim." Dedi Atilla da ekipmanlarını dolabından çıkarıp.

Göktay ilk kez bizimle göreve gidecekti, yüzünde herhangi bir heyecan yoktu, olması gerektiği gibi. Uras ve Emre yan yanaydı, ikiside yine en fazla şarjörü kim getirecek yarışındaydı. Göktay onların bu haline yandan bir bakış attı, kısa bir süreliğine Uras'a buruk bir şekilde bakıp geri önüne döndü.

Hevessiz bir şekilde el bombasını üzerine yerleştirdi, Batu çoktan hazırdı. Silahını boynuna asmış bir şekilde bekliyordu. Kubilay her ihtimale karşı keskin nişancı tüfeğini hazırlamıştı, bense hızla hücum yeleğimi kamuflajlarımın üzerine geçirip ceplerini doldurmaya başladım. Çantamın içinde dolu olan mataramı ve medikal setimi de koyduktan sonra son olarak tüfeğimi boynuma astım.

Hepimiz hazırdık.

Maskem yanımdaydı, onu yüzümün yarısını kapatacak bir şekilde takacaktım. Aron'un dediğine göre yüzümü kimse görmemişti, o yüzden yeniden temkinli olmalıydım.

Atilla silahını boynuna asıp yavaş adımlarla ortaya doğru yürüdü,

"Atak timi, havada iki tane F16 uçağımız olacak. Arkamızdan bize destek verecek bir Jandarma Özel Harekat timi olacak, her duruma karşı bizimle gelecekler. Önce Suriyede bulunan askeri üssümüze gideceğiz, geceyi orada geçirip sabah saatlerinde Kenan'ın verdiği koordinatları izleyip ona göre hareket edeceğiz. Bu operasyonun seyrini tamamen değiştirebilir, görevin ciddiyetini asla unutmayın. Hazır mısınız Atak!"

Sesimiz gürdü,

"Daima hazır komutanım!" Dedik aynı anda.

"Helikopter pistine, hızlı adım ileri!" Diye komut verince koşar adımlarla helikopter pistine doğru ilerledik. O sırada karşımızda Tümgeneral Orhan Karaçelik'i görünce hemen esas duruşa geçtik, Gökçe hemen yanında bizim gibi esas duruşta bekliyordu. Sırtımız hangara doğru dönüktü, o yüzden arkamızı göremiyorduk.

Ama adım sesleri geliyordu,

Tümgeneral "Atak timi! Tekmil ver!" Deyince Atilla bir adım önce çıkıp öncelikle askeri selam verip,

"Piyade Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey, Ankara!" Dedi, Yüzbaşı olduğu sesinden belliydi. Otorite ve tecrübeli olduğunu duyabiliyordunuz, ilginçti ama doğruydu.

Sıra bana gelmişti, aynı şekilde bir adım öne çıktım, askeri selam verip,

"Kıdemli Üsteğmen Devin Bige Alkım, Sivas!" Dedim, sırayla herkes tekmil verdi.

"Piyade Teğmen Kubilay Eryiğit, Kazakistan!"

"Piyade Astsubay Kıdemli Üstçavuş Emre Akyol, İstanbul!"

"Piyade Astsubay Üstçavuş Uras Karaer, Malatya!"

"Piyade Astsubay Üstçavuş Göktay Ökmen, Adana!"

"Piyade Astsubay Çavuş Batu Cevher, Trabzon!"

Tümgeneral hepimize teker, teker baktı.

"Yuvaya döndüğünüzde, aranızdan tek bir eksik istemiyorum. Anladınız mı!" Dedi sesli bir şekilde,

"Emredersiniz komutanım!" Dedik hepimiz, o sırada adım sesleri çoğaldı.

Tam arkamızda bitmişti, esas duruşta beklediğimiz için hala görememiştik.

Sonradan gelen sesle, bunun Kaya Yüzbaşı olduğunu fark ettik.

"Atmaca timi, emir ve görüşleriniz için daima hazırdır komutanım!"

Atilla'nın yanımda anlık bir şekilde gülümsediğini hissettim,

"Atmaca timi arkanızdan gelerek size destek olacak, Jandarma timini görevden aldık. Kazanız mübarek olsun çocuklar!"

"Sağol!"

Tümgeneral "siz sağolun." Deyip gözden kayboldu.

Atilla arkasını döndü,

"Delisin Özdemir." Dedi Kaya Yüzbaşıya.

"Ben deliysem sen zır delisin Atabey. Yoldaşımızı yalnız bırakacak değildik herhalde, anca beraber kanca beraber. Olanları duydum, şerefsiz Kenan! Kaç yıl boyunca beraber görev yaptık! Hiç bir bok anlamadım! Şeref yoksunu puşt!" Dedi sonlara doğru sinirlenip,

Atilla "Daha fazla oyalanırsak sabaha anca varırız Kaya, Atak timi, helikopter bin!" Diye bağırdı, hemen helikoptere geçip yerimize oturduk. Sırt çantam hemen önümdeydi. Atmaca timi bizim arkamızdan bindikten sonra helikopter saniyeler içinde havalandı.

Atmaca timi sessizdi, kendi içlerinde aynı tim komutanları gibi durmadan konuşurken, yanlarında başka bir tim olduğunda sessiz kalırlardı.

Kaya yüzbaşı Atilla'nın yanında oturuyordu. Ben Atilla'nın tam olarak karşısındaydım.

Kaya yüzbaşı "Özlemişim kardeşimle göreve gitmeye be! Ama bu görev sakin geçecek gibi, bizim bol çatışmalı bir görevde beraber olmamız lazım. Ortalığın amına koyarız yeminle!" Deyince,

Atilla "Küfür etme Özdemir." Diye uyardı onu,

"Lan sana ne oldu? Ağzından küfür eksilmezdi, İstanbul Türkçesi ne bilmezdin, la, velet ve bebe haricinde bildiğin bir kelime yoktu. Naptın Türkçe dersi mi aldın?" Deyip gülünce kaşlarımı kaldırıp Atilla'ya baktım, sırf ben geldim diye yapıyorsa bunları bozuşurduk. Yanımda, istediği gibi konuşabilirdi. Takılmazdım.

"İstanbul Türkçesi ne bilmeseydim harp okulunun ilk gününden atılırdım kardeşim. Ciddiyetsiz, ciddiyetsiz hareketler yapıp durmayın. Göreve gidiyoruz."

Kaya yüzbaşı ona yandan bir bakış atıp yüzünü ekşitti,

"Tamam en ciddi sensin, emredersin Alphan." Deyip önüne dönmüştü.

Alphan dediğine göre, o da Atilla'nın ailesi gibiydi.

Mesafe kısaydı, kısa bir sürede askeri üssümüze iniş yapmış, bizi karşılamaya gelen binbaşının tam karşısında sıralanmıştık.

"Hoşgeldiniz arkadaşlar." Dedi Binbaşı,

"Sağol!" Dedik aynı anda.

"Rahatta dinleyin, harekat merkezinde sıkı bir takip var. Koordinatlar incelendi, şu anlık bir anormallik yok. Tim komutanlarınız ve komutan yardımcılarınız harekat merkezine geçsin, diğerleri toplantı odasına beklesin."

Binbaşının dediğini yapmıştık, oldukça ağır olan çantalarımızı bizimkilere verip, Atilla, Kaya yüzbaşı, Atmaca timinin komutan yardımcısı Vedat Üsteğmen ve ben harekat merkezinin yolunu tutmuştuk.

Burda ki binalar Şırnak'a bakarak daha eskiydi, her bir yanında nöbetçi askerler vardı. Harekat merkezi ise oldukça küçüktü.

İçeriye girdikten sonra yoğun bir çalışma içerisine de olan askerleri gördük, hepsi masa başında koordine bir şekilde çalışıyordu.

O sırada bizi farkeden bir Üsteğmen, masasının başından kalkıp yanımıza geldi.

"Hoşgeldiniz komutanım. Ben Üsteğmen Bora Usanmaz. Verilen koordinatların çevresi temiz, ve teröristlerin kampından oldukça uzak bir yer. Şu anda yolda olan şüpheli bir araç var, onu sıkıca takip ediyoruz. Büyük bir ihtimalle Rena bu araba." Deyip ekranda ki siyah arabayı işaret etti,

Atilla hemen "Bu araba nereden geliyor? Buldunuz mu?" Diye sordu,

"Bulduk komutanım, köy şeklinde bir kamp. Eski bir köyü ele geçirip büyük bir karargah kurmuşlar, çıkarken peşlerine takılan olmadı. Ama her an her şey olabilir, Türk Hava Kuvvetleri hazır. Siz bölgeye vardığınızda havada olacaklar, İHA'larımızda aynı şekilde."

Kaya Yüzbaşı,

"Şu görüntüyü bir yaklaştırsana." Deyince Üsteğmen eline kumandayı alıp ekranı büyüttü, çok bulanık gözüküyordu. Ama yinede yüzünü seçebiliyordum, ve bu yüz, çok tanıdık geliyordu.

"O komutanım, bu o." Dedi Vedat,

"Şerefsiz herif, görecek gününü."

"Amacı neymiş, öğreneceğiz." Dedim bende.

Ben konuştuktan sonra Harekat merkezinde görevli olan Üsteğmen gözlerini kısıp bana baktı,

"Üsteğmenim, siz hangi dönemde komando eğitiminizi bitirdiniz?" Diye sordu birden,

"40. Dönem, 2. Malazgirt taburu." Dedim ciddiyetimi koruyup,

"Sen şu tabip subay olan kişi değil misin? Bende 40. Dönemdenim, son 27 kilometrelik koşuyu beraber yapmıştık." Dedi gülümseyip, Atilla hemen kaşlarını çattı.

Umursamaz bir tavırla,

"Olabilir, ben seni hatırlayamadım üsteğmen. Kıdem olarak senden üstünüm, komutanım desen iyi olur. Görüntü gitti." Deyip ekranı gösterdim, görüntü gitmemişti. Ama ağzımdan öyle çıkmıştı,

Atilla hafif yüksek çıkan bir sesle,

"Görüntü tam şuan geri geldi Buğra Üsteğmen, tamam sağolasın. Bu kadar goy goy yeter, haydi işinin başına!" Deyince Kaya yüzbaşıda onu destekleyip,

"Personelden birini çağırda şu ekrana bir baktır, kapanmasın bir daha." Demişti.

Bora denen Üsteğmen,

"Emredersiniz komutanım, ismim Bora." Deyip bana kısa bir bakış attıktan sonra kendi masasını geçti.

Atilla arkasından ölümcül bakışlar atarken,

"Çok tehlikeli sularda yüzüyoruz Atilla'm." Dedi Kaya yüzbaşı kısık bir sesle,

Atilla bakışlarını ekrana çevirip,

"Biliyorun devrem, biliyorum." Dedi derin bir nefes verip.

Sonra birden kaşlarını çattı, aklına bir şey geldi gibi oldu,

"Plan değişti. Oturalım bir şuraya." Deyip harekat merkezinin ortasında duran masaya bir sandalye çekip oturdu.

Dediğini yaptık, Atilla eline bir harita aldı,

"Araba koordinatlara varmadan önünü keseceğiz. Kimse Türk askerini ayağına çağıramaz, bunu kabul etmemiz hataydı. Ona üstünlük kurmamız gerekirken, planı onun yapmasına müsade ettik. Bu böyle olmayacak, birazdan çıkmamız lazım. Onu tam şu yolda bekleyeceğiz, burası tamamen bizim güvenliğimiz altında olan bir bölge. Asıl derin sularda yüzen taraf, o." Dedi bir yandanda haritadan bahsettiği yolu gösterip, çok haklıydı.

"Katılıyorum komutanım, en başından bu planı yapmamız gerekiyordu." Dedim ona destek verip,

Kaya yüzbaşı "O zaman bizimkilere haber verelim, bir an önce yola çıkalım Atilla'm," deyip ayağa kalktı,

Atilla "Araçları hazırlasınlar, karargahın önünde toplanalım." Dedikten sonra biz öncelikle toplantı odasına gidip plan değişikliğini anlattık, Atmaca timi Kaya yüzbaşının yanına giderken, biz kısa bir süreliğine durduk.

Uras yutkundu,

"Devin komutanım, siz iyisiniz değil mi?" Dedi bana bakıp.

İçlerini rahatlatmak adına kısaca gülümseyip,

"İyiyim, merak etmeyin." Dedim.

Daha fazla vakit kaybetmeden yola çıktık, üç araç arka arkayaydı.

En önde Atilla, Uras, Kubilay ve Batu vardı. Biz bir arkalarındaydık, Emre sürücü koltuğundaydı, Göktay ise arkada oturuyordu.

Kenan'ın olduğu araç hala takip ediliyordu, bir yandan da harekat merkezinden bize destek veren Gökçe'nin bilgilendirmelerini dinliyorduk;

"Komutanım, bölgeye gelmelerine yaklaşık 15 dakikaları kaldı, bir an önce mevzilenmeniz gerekiyor."

"Anlaşıldı Astsubayım, Hava Kuvvetleriyle iletişime geç, geri çekilsinler. Etraf temiz, riske gerek yok. Şüpheli bir durum olursa bizi bilgilendir."

Atilla'nın telsizden dolayı kısık, kısık çıkan sesi yinede anlaşılırdı, Gökçe,

"Emredersiniz komutanım." Dedikten sonra frekanstan ayrılmıştı.

"Hazır mısın Göktay, ilk görevin." Dedim ortamı yumuşatmak adına. Göktay çok ciddi duruyordu, tabikide olması gereken buydu fakat onun halleri başka gibiydi.

"Hazırım komutanım." Dedi kısaca.

"Güzel." Deyip önüme döndüm.

Atilla telsizden "Atmaca, siz burada durun. Fazla yakın olmayın." Deyince, onlar burada durup aracı kamufle ettiler. Sonrasını görmedim ama mevzilenmiş olmalılardı.

Dağlık yollardan devam ettik, sonunda bölgeye yaklaşınca Kubilay araçtan inip, tepeye doğru çıktı. Keskin nişancı olarak, yerini alıyordu.

Bizde aynı şekilde arabımızı kamufle ettikten hemen sonra, boş olan alanın kenarlarında bulunan kayaların arkasında mevzilendik.

Etraf sessizdi, hafif bir rüzgar vardı. Yüzüme vuran rüzgar, bir anlığına gözlerimi kapatmama sebep olmuştu.

Gözlerimi açtığımda, bakışlarım Atilla'nın mevzilendiği kayalığı buldu. O da bana bakıyordu, istemsizce karnıma bir ağrı girmişti. Onunla yıllar sonra yüzleşecek olmak, beni kasıyordu.

"Komutanım, araç göz açıma girdi. Emrini bekliyorum."

Kubilaydan beklenen haber gelince, Atilla,

"Atış serbest, Eryiğit." Dedi, ve az ötede duyulan arabanın ani fren yapma sesi gelmişti.

Tüfeğimin dürbününden baktığımda, arabadan inen iki siluet gördüm.

Biri, Kenandı.

Hızla silahını kavrayıp arabasının arkasında geçmişti, Atilla'yla anlık bir şekilde bakıştık.

Aynı anda, yavaş adımlarla ayağa kalktık.

Bir kaç adım attıktan sonra, açık hedefteydik.

Araca doğru yaklaştık.

Aynı anda Kenan'da saklandığı aracından yavaş adımlarla hareket etti,

Yüzümde ciddi bir ifade vardı, az önce ki kararsız halimden eser yoktu.

Beni görünce yüzünde bir gülümseme oluştu, yanında ki adamı daha önce hiç görmemiştim. Kenan'ın hemen yanındaydı, bakışları Atilla'daydı. Üzerinde ki şalvarı ve uzun sakallarıyla tamamen başka birine benziyordu.

"Ne oldu? Korktun mu?" Dedim sesli bir şekilde, bende gülümsüyordum, ama küçümseyiciydi gülüşüm.

"Anlaşmamızda, bu yoktu." Dedi, bu adamın ağzından çıkan laflar, bir zamanlar benim için bir emirdi. Bunu düşündükçe midemin ağrısı arttı, ama belli etmedim.

"Unuttun mu Kenan şerefsizi, Türk askeri asla bir teröristle anlaşma yapmaz." Dedim başımı dik tutup. Silahım boynumda asılıydı, ama ellerimi arkamda birleştirmiştim.

"Ah, pardon. Bunu bir zamanlar ben sana öğretmiştim değil mi? Komutanına, ondan öğrendiklerini tekrardan mi öğreteceksin Hesna?" Dedi, kendince üstünlük kurmaya çalışıyordu.

Atilla, kendini konuşmamak için zor tutuyordu, biliyordum. Ama bunu bana bırakıyordu.

"Senin bana kattığın hiç bir şey yok, Hesna sayesinde herkes seni iyi bir komutan sanıyordu, unuttun mu o günleri? Üslerimizden başarı ödülleri alan hep bendim, ama pardon, sen tim komutanıydın değil mi? Keşke benden bişeyler öğrenseydin. Övünecek bir şeyin olurdu." Dedim ona tiksinerek bakıp,

Hemen konuyu değiştirdi,

"Bana muhtaçsınız. Bensiz Otis'i yakalamak istiyorsanız, benimle iyi geçinmeye bakın." Gayet rahattı sesi. Kendini ne sanıyordu bu?

"Biz sana muhtaç değiliz, sen bize muhtaçsın. Bizim sana ihtiyacımız yok, Kenan." Dedim rahat bir şekilde.

Kenan sesli bir şekilde güldü,

"Üstünlük kurmaya çalışma, sana yakışmıyor komutancılık oynamak."

"Üstünlük kurmama gerek yok, zaten üstünüz. Mesela, şu yanında ki adam," dedim başımla yanında ki adamı gösterip,

"Her an bir MİT ajanı çıkabilir."

Geldiğimizden beri sesi çıkmayan adam,

"Daha ne kadar saçmalayacaksınız?" Dedi, tabikide mit ajanı değildi. Ama bu bile Kenan'ı tedirgin etmişti.

"Sende çok iyi biliyorsun ki, eğer biz bir şeyi istersek alırız. Aranıza ajan koysak, ruhunuz duymaz Kenan. Şimdi sen söyle, kim kime muhtaç."

Kenan'ın bir anlığına göz bebekleri titredi, anlıktı bu hareketi, hemen kendini topladı.

"Hesna, güçsüz rakip sevmez değil mi? Anlaşalım, ben Otis'i size vereceğim, siz beni Otis'in yerine geçireceksiniz. Kartlar yeniden dağılacak."

Atilla bu sefer kendine hakim olamadı,

"Laf değil, icraat Kenan. Bilgileri getir, şansını dene. Belki şanslı çıkarsın, kartlar yeniden dağıtılır." Son dediklerini söylerken dalga geçtiği çok anlaşılırdı,

"Olmaz. Anlaşma yapacağız."

Kenan ısrar ediyordu, Atilla'yla anlık bir şekilde bakıştık, anında anladım ne yapacağını.

"Anlaşma yok, şansını kaybettin puşt herif. Defol git." Dedi sesli bir şekilde, Kenan şaşırmıştı, ona git dememiz, onun vereceği bilgilerden vazgeçeceğimizi beklemiyordu.

"Blöf yapmayın! Kanmam!"

O an aklıma esen şeyle, risk aldım.

"Otis seni küçümseyince çok zoruna gitti değil mi? O görüşmeyi yaparken ki yüz ifadeni keşke kendi gözlerimle görseydim." Dedim gülerek, illa ki bir görüşme yapmış olmalılardı. Umarım, her şeyi batırmazdım.

Atilla'nın bakışları üzerimdeydi, beklemiyordu.

Kenan gözlerini kocaman açınca, rahatladım. Uzun bir süre yanında ki adama baktı,

"Otis'in yüzünü hiç görmedim. Tek bildiğim, Amerikada yaşadığı. Orada bir çok şirketi var, aynı zamanda da tek bir Türk şirketiyle çalışıyor. Şirketlerinin ismini bilmiyorum. Tek bildiğim, Türkiyede illegal kafes dövüşü yaptırdığı. O mekânın üzerineden kara para aklıyor. Ve aynı anda da örgüte yeni askerler seçiyor her sene." Bir anlığına duraksadı,

"Nerede bu mekan?" Diye sordu Atilla,

"İstanbulda olması lazım." Deyince,

"Bize net bir adres ver, senin bu yaptığını bizde bulurduk. Son şansın Kenan, bize işimize yaramayacak bilgileri vermeye devam edersen seni bitiririz." Dedim.

"İstanbulda. Eminim," dedikten sonra yanına ki adama doğru döndü,

"Dosyaları getir." Dedi sadece, adam arabanın bagajına gidince, bunu fırsat bilip peşinden gittim.

Elimde küçücük, en fazla üç santimetre büyüklüğünde bir ses dinleme cihazı vardı.

"Bekle! Bagajı kontrol edeceğim!" Deyip bagajı kontrol ediyormuş gibi yaptım, bakışları üzerimdeydi.

İçinde dosyaların bulunduğu bir çanta vardı, önce onu kontrol ettim. Aynı şekilde, o da içine ses dinleme cihazı koymuş olabilirdi.

Görünürde bir şey yoktu, Çantaların arasına bakarken, elimde olan küçük parçayı belli etmeden arka koltuğun arasına sıkıştırdım, Atilla'ya kısa bir bakış attıktan sonra geri çekildim.

"Temiz." Dedim, o sırada intercomdan konuşulanları işittim,

"Kubi, keşke şu şerefsizi alnının ortasından vursan." Demişti Emre,

Kubilay,

"Sussana şeref yoksunu Emre! Seni duyuyorlar!" Dedikten sonra tekrardan sessizleşmişlerdi.

"Burada, işinize yarayacak tüm bilgiler var. Otis'i alın, sözünüzü tutun." Dedi çantayı bize doğru uzatıp, Atilla benden önce davranarak çantayı kavradı.

Önce içini açtı, bakışları dosyalarda gezindi.

Kenan birden "Yüzünü görmek güzeldi, Bige... Ama değişmişsin, eskisen daha acımasızdın." deyip bana doğru yaklaşınca, Atilla elinde ki çantayı yere fırlatıp Kenan'ı yakasından tuttu,

"Laflarına dikkat et şerefsiz!" Diye bağırdı, hemen kolundan tuttum,

"Sakin ol!" Onun eline koz veriyordu!

"Hesna, güzel kadın demek. Lakabını ben bulmuştum. Güzelliğinden esi-"

Atilla sözünü bitirmesine izin vermedi, ben bile Atilla'yı tutamamıştım.

Kenan'a indirdiği tek bir yumrukla, onu bayılttı.

Evet doğru duydunuz, bayıldı.

Yanında duran adam, gözlerini kocaman açtı,

"Ne yapıyorsun sen!" Dedi bağırarak, hemen Kenan'ın yanına çöküp onu uyandırmaya çalıştı.

"Ne yapıyorsun Alphan? Doğru mu yaptığın!" Dedim kısık bir sesle, bakışları hala Kenandaydı,

Daha fazla ortalığın karışmaması için,

"Al şu şerefsizi, kaybol!" diye bağırdım adama doğru, hemen zorlukla Kenan'ı arabaya doğru sürükledi.

Tekeri patlamamıştı, Kubilay o kadar iyi vurmuştu ki, mermi tekerin üst kısmında olan bir kaç santimetrelik boşluktan geçip, diğer taraftan çıkmıştı.

"Gidişlerini izleyecek miyiz komutanım!" Diye bağırdı Göktay,

Ona aldırış etmeden intercomu söktüm,

"Sinirlerine hakim olman gerekiyordu! Bilerek yaptı! Onun istediğide buydu! Dedim Atilla'ya doğru dönüp, Kenan bayılacağını beklemiyordu. Ama istediği, Atilla'nın kontrolden çıkmasıydı!

O da diğerlerinin duymaması adına intercomunu çıkarıp,

"Şerefsiz herif gözümün önünde sana yavşıyordu! Ne yapsaydım, izlesemiydim!" Dedi sinirle,

"İzleyecektin! Ben zaten ona lafını veriyorum, niye bayıltıyorsun! Belki daha söyleyecekleri vardı!"

Atilla az önce yere attığı çantayı aldı,

"Devin'im! Canım benim! Geçti gitti! Bilgileri aldık. Geri dönüyoruz!" Deyip bizimkilerin mevzilendiği yere doğru yürümeye başladı.

Derin bir nefes verip intercomumu tekrardan taktım, bus sefer telsizden Gökçe'nin sesi geldi,

"Komutanım, kamplarının yolunu tuttular. Hâlâ şüpheli bir durum yok etrafta."

"Anlaşıldı, Atak, toplan!"

Atilla'nın söylediklerinden sonra hepsi mevzilerinden kalkıp, yanımıza geldiler.

Ben telsizden, "Gökçe, bagaja attığım ses kayıt cihazını dinlemede ol." Dedim.

"Uras, çanta sana emanet."

Atilla, çantayı Uras'a emanet etmişti.

O an anlık bir şekilde şunu düşündüm, ona çok değerli bilgilerin bulunduğu çantayı emanet edebiliyordu. Ama kardeşini, bir daha ona emanet eder miydi, bilmiyordum.

Emre, "Komutanım, yemin ederim adam bok poşeti gibi yere yığıldı yumruğunuzdan sonra!" Deyince gülmeye başladılar,

Uras elinde ki çantayı sıkıca kavramıştı,

"Çelik bilek'in yumrukları bayıltır kardeşim!" Dedi Emre'ye doğru dönüp,

Emre ona yandan bir bakış attı,

"Aynen. Bayıltır, Allah kimseye o yumruğun acısını yaşatmasın. Teröristler hariç." İmalı bir şekilde dedikleri Uras'ın yutkunmasına sebep olmuştu.

Atilla onlara bakmıyordu bile, intercomdan "Kubilay, sen aşağıya inip yolun kenarında bekle bizi. Geliyoruz." Deyince hemen toparlanmaya başladık.

Emre arabaların kamuflajlarını çıkardı, o sırada hala destek için bekleyen Kaya yüzbaşı, telsizden,

"Atmaca konuşuyor, durumlar nasıl!" Diye sormuştu.

Atilla, "Hallettik devrem, geliyoruz." Deyince,

"Bu ne oğlum, böyle sıkıcı görev mi olur!" Diye şikayetlenen Kaya yüzbaşı, sonradan gelen haberle sıkıcı bulduğu görevin aksiyona döneceğini bilmiyordu.

Telsizden bağlanan frekans, bizim tanıdığımız frekanslara benzemiyordu,

"Ben albay Erhan Koyuncu, beni duyuyor musun Atak!"

Hepimiz pür dikkat telsizi dinliyorduk,

"Atak dinlemede komutanım." Dedi Atilla hemen,

"Size yarım saat uzaklıkta bir köyde büyük bir grup terörist askerlerimizi kapana sıkıştırdılar, komando timimiz yoğun ateş altında. Acil destek lazım, hemen yola çıkın!" Demişti.

Atilla düşünmeden,

"Emredersiniz komutanım, koordinatları bekliyorum." Dedikten sonra haberi Atmaca timinede verdi, hızla bu bölgeden ayrılıp yola çıktık.

Gökçe bize gerekli bilgileri yollamıştı, bu köye daha önce hiç gitmemiştim. Türk üssünden bir hayli uzaktı. Güçleri sadece sivillere yetiyordu.

Komando timinin ismi Fırtına timiydi, tanıdık değildi.

"Fırtına timi, köyün kuzey yönünde. Biz kuzeydoğu yönünden destek vereceğiz, Atmaca timi, siz kuzeybatı yönüne doğru devam edin."

Atilla'nın anlattıklarından sonra haritayı tekrardan kontrol ettim, plan son derecede anlaşılmıştı.

Kaya yüzbaşı,

"O iş bizde Atilla'm, Onları sevip atacağız! Kızma diye sansür attım bak." Demişti.

Atilla ciddiyetini koruyordu,

"Köye yaklaştık, buradan itibaren yürüyelim."

Dediği gibi, arabaları yine bir kenara bırakıp kamufle ettik. Hemen ardından sırt çantamı aldım, silahımı omzuma astım. Maskemi yüzümün yarısını kaplayacak kadar kapattım.

Herkes arabadan inmişti, daha fazla zaman kaybetmeden hızlı adımlarla köye doğru yürümeye başlamıştık.

En önde Kaya yüzbaşı ve Atilla vardı, bende en arkada Vedat üsteğmenle birlikte yürüyordum.

"Komutanım, özlemişiz sizinle göreve gitmeye." Dedi birden,

"Favori destek timimsiniz Vedat." Dedim bende önüme bakarak, Atilla bir anlığına başını bize doğru çevirdi, geri önüne döndükten sonra,

"Burada ayrılıyoruz. Allah yardımcınız olsun yoldaş." Demişti Kaya yüzbaşıya,

"Sizinde Allah yardımcınız olsun, hadi Atmaca!"

İlk kez ciddiydi sesi, Kaya yüzbaşı böyleydi. Savaş alanına gelene kadar enerjik sesi asla susmazdı, ama geldikten sonra ondan ciddisi yoktu.

Çatışma sesleri geliyordu, köy göz açımıza girmişti. Atilla Fırtına timinin komutanına haber vermek adına telsizi istedi benden,

"Fırtına 1, Atak 1 konuşuyor."

Cevap gecikmedi,

"Fırtına 1 dinlemede!" Arkadan gelen çatışma seslerinden dolayı sesi fazla duyulmasada anlamıştık.

"Durumunuz nedir?"

"Bir yaralımız var! Durumu kötü! Mühimmatımız kısıtlı!" Demişti Fırtına timinin komutanı,

"2 dakika içinde desteğe dahil olacağız, sizi burdan çıkaralım."

Artık koşuyorduk, köye geldiğimizde Kubilay yine tepede yerini almıştı,

"Komutanım, koruma ateşi açıyorum!"

Kubilay koruma ateşini açınca, ilk olarak Uras ve Emre'nin kuzeydoğu yönüne mevzilenmesini bekledik. Hepimiz birden gidemezdik, onlardan sonra sıra Göktay ve Batu'ya geldi, Atilla'yla birlikte koruma ateşi atıp onlarında geçmesini bekledik.

Sıra bize gelince, birden üzerimize atılan mermiler çoğaldı, hemen bir duvarın arkasına geçtik,

Kubilay,

"Hepiniz koruma ateşi açın! Komutanım, siz işaretimi bekleyin!" Dedi intercomdan, o anda, bizimkilerin mermileri, o teröristlerin sesini bastırdı,

Kubilay,

"Şimdi!" Diye bağırınca anında yerimizden çıktık, silahım hazırdaydı, etrafa ateş açarak önümüzde ki dik yokuşu aşıp, kendimi evlerden birinin arkasına attım, Atilla'yı karşımda görünce rahatlamıştım.

"Komutanım, iyi misiniz!" Diye sormuştu Uras,

"İyiyiz." Dedim kısaca,

Atilla telsizi isteyince, onu hızla çantamdan çıkarıp ona doğru fırlattım. Havada kapıp,

"Fırtına, geri çekilin. Gerisi bizde! Koruma ateşi açıyoruz!" Dedi Fırtına timine,

"Anlaşıldı, geri çekiliyoruz!"

Dürbünümden etrafa bakarken, karşımızda ki terörist yoğunluğu beni şaşırtmıştı. Biri, yerinden kalkıp sivillerin saklandığı camiye doğru gidince, hemen silahımı sıkıca kavrayıp yerimden çıktım.

Atilla arkamdan seslensede, yoluma devam ettim.

Hedefinde olduğunu hissettiğim yöne doğru bir el ateş açmam yetmişti, hissederdim üzerimde ki gözleri.

Bakmama gerek yoktu.

O şerefsizden önce varmam gerekiyordu, daha hızlı koşmaya başladım, silahının emniyetini açmıştı, tam içeriye girecekken boynunu sıkıp bacağına bir tekme savurdum, o acıyla inlerken elinde ki silahını kenara atıp yüzüne yumruk attım.

"Gücünüz sivillere mi yetiyor şerefsizler!" dedim sinirle, daha fazla yaşamasının lüzumu yoktu.

Tabancamı çıkarıp, alnının ortasından vurduktan sonra caminin kapısını açıp içeriye girdim.

Küçük çocuklar, kadınlar birbirine sarılmış bir şekilde oturuyorlardı, korkmuş olmalılardı, hepsi gözlerini kocaman açmış, korkuyla bakıyorlardı.

"Sakin olun, ben Türk askeriyim." Dedim üniformamda ki Türk bayrağını gösterip.

Anında, yüzleri yumuşamıştı. Gözlerinde artık korku değil, güven vardı.

"Hepiniz güvendesiniz, sakın yerinizden ayrılmayın." Dedim, kimseden ses çıkmıyordu.

Hala şokun etkisindeydiler.

"Devin! Cevap ver! İyi misin!"

İntercomdan gelen çağırışlara cevap verdim,

"İyiyim. Camide çok sayıda kadın ve çocuk var. Şerefsizler onları öldürmeye kalktı."

Atilla sadece "Fırtına timi o yönden geri çekilecek Devin, destekte ol." Demişti.

Caminin kapısını kapatıp bulduğum ilk müsait yere mevzilendim. Onların gözlerinin önünde çatışmak istemiyordum.

"Fırtına 1 konuşuyor, çıkıyoruz."

"Atmaca destekte."

"Atak destekte."

Başlıyorduk, aynı anda karşı ateş etmeye başladık, Fırtına timi göz açıma girmemişti.

Ama sokağın başında beliren teröristi görünce anında yok ettim, etti 2 leş.

Ben "Fırtına, caminin olduğu sokak temiz." Dedikten sonra, önde yaralıyı taşıyan askerler, arkasından da diğer askerler geçmişti önümden.

Umarım şehidimiz olmazdı.

Şarjörüm bitmek üzereydi, yeleğimin üzerinde takılı olan yedek şarjörü alıp saliseler içinde silahıma taktım, saniyeler bile çok oluyordu savaş alanında, saliseler içinde yapmak zorundaydık.

Helikopterle gitmeleri gerekiyordu,

"Kaya! Biz bunları hallederiz, peşlerinden gidin! Sağ salim varsınlar helikopterin ineceği yere!" Dedi Atilla,

"Asla! Seni asla yarı yolda bırakmam Çelik bilek!" Kaya yüzbaşıdan cevap gecikmemişti.

"Yaralımız var Kaya! Git! Onlara destek ol!"

Kaya yüzbaşı "Allahın belası! Sağ salim gelmezsen senin belanı sikerim şerefsiz!" Diye bağırdıktan sonra geri çekildi.

Artık saha, Atak timinindi.

"Haydi Atak! Kubilay, kaç kişi saydın!"

"20 komutanım!" Dedi Kubilay,

"Hadi aslanlarım! 100 kişilik grubu 6 kişiyle yenmiş timiz biz! On dakika içinde bunları gebertemezseniz bir daha komando tugayının önünden geçmeyin anlaşıldı mı!"

Atilla'nın konuşmasından sonra hepimize bir güç gelmişti sanki, sağ gözümü kısıp teyit ettiğim ilk puştu vurdum,

"Kaldı 19!" Dedim gülerek,

"Patlayın, iki tane arka arkaya vurdum. Kaldı 17!" Diye bağırdı Uras,

Emre hemen "Konuşma lan! Kaldı 16!" Diyerek cevabını geciktirmedi.

"Beynimin içine ettiniz gerizekalılar! Kaldı 14!"

Göktay'ın sesini ilk kez duyuyordum intercomdan.

"Siz giderken ben dönüyordum, kaldı 12 tim!"

Atilla 2 tane birden vurmuştu, rekorun bende olması gerekiyordu.

Hızla etrafı tekrardan taradım, dört tane terörist arka arkaya duruyordu, mesafeyi ayarlayıp silahın tetiğine hafifçe dokundum, böylelikle mermi şarjörden çıkıp, yerine yerleşti.

Bu sefer, tetiğe tamamen basıp bir el ateş ettim.

Mermi, ilk teröristi delip, bir diğerine saplandı. Ben çıkmaz sanarken, sekti, üçüncüsünün karnına saplandı.

Anlık bir şekilde şaşırdım, ama daha sonra önceden böyle mucizelerime alışık olduğum aklıma geldi.

Keyifle,

"Bir mermi, 3 leş. Üstü gelmez." Dedim intercoma doğru.

Batu abartıp,

"Hesna yaptı şovunu, attı imzasını!" Demişti.

"7 Quaresma, maalesef o artık 6 oldu."

Her şey çok hızlı ilerliyordu,

Kubilay "Uras! Teröristlerden biri caminin arka sokağında bulunan sarı eve doğru gidiyor! Göz açımdan çıktı, çabuk peşinden git!" Deyince bende etrafıma baktım, kimse gözükmüyordu.

Buradan ayrılıp ayrılmamak konusunda kararsız kalsamda, sokağın başında Batu'yu görünce,

"Batu, yerime geç. Ben Uras'la gidiyorum." Deyip mevzimden kalktım.

Olabildiğince küçülüp açık hedefte olduğum alanı atlattım, bahsedilen sokağa geldiğimde, Uras adamı sırtından kavrayıp silahının tersiyle başına vurmuş, sonrasında ise alnının ortasından vurarak yere fırlatmıştı.

"Eve girelim Uras." Dedim hemen arkasında bitip,

Uras önümden gidip, evin kapısını kontrol etti,

Göktay,

"Uras, kapının arkasında düzenek olabilir. Dikkatli ol!" Diye uyarınca,

Uras "İşimi senden öğrencek değilim, bak işine!" Deyip kapıyı açtı, düzenek yoktu.

Uras önden içeriye girdi, bende hemen peşindeydim.

İçerisi çok eskiydi, tüm odaların kapıları kapalıydı, Uras'ı arkama alıp tam karşımızda duran kapıyı inceledim.

Herhangi bir kablo gözükmüyordu, yavaşça kapının kulpunu aşağıya indirip açtım.

İçeriye girer girmez, karşıma elleri ve ayakları bağlı bir şekilde oturan sivilleri görünce,

"Sivillerin ellerini bağlayıp odaya kapatmışlar!" Dedim hemen,

"S-siz Türk askeri misiniz?" Dedi küçük bir erkek çocuğu, hemen yanına çöküp ellerini çözmeye başladım,

"Evet, Türk askeriyiz." Dedim gülümseyip, az da olsa korkusunu azaltmak için.

Uras'ta diğer insanların ellerini çözüyordu, o sırada Atilla,

"Görev tamam, teröristlerin tamamı etkisiz hale getirildi." Demişti.

"Allah sizden razı olsun! Siz olmasaydınız ne yapardık?" Dedi yaşlı amcalardan biri,

"İşimiz bu amcacım, artık güvendesiniz. Merak etmeyin, bir daha gelemezler buralara." Dedim son düğümüde çözüp.

Göktayda gelmişti yanımıza, Uras diğer kapıları açmak için ayağa kalktı.

Göktay onu durdurup,

"Uras, şu kapıyı açma. Kontrol edeceğim önce." Dedi,

Uras onu dinlemeyip, "Boşa zaman harcama, temiz işte!" deyip kapının kulpunu aşağıya indirmişti.

O sırada çıkan sesle, hepimiz birbirimize baktık.

Bu bir düzenekti!

Göktay umutsuzca kafasını ellerinin arasına alıp"Allahın belası! Sana kaç kere söyledim! Şerefsiz! Bomba lan bomba!" Dedi kısık bir sesle, sivillerin duymaması lazımdı. Panik olabilirlerdi!

Hemen "Kendinize gelin! Göktay, çabuk odanın camını dışarıdan sök, düzeneği durdur! Emre, yanıma gelip sivilleri dışarıya çıkarmama yardımcı ol!" Dedim sivillerin duyamayacağı bir şekilde, Uras yine başına buyruk hareket etmişti!

Herkes buraya toplandı, evi boşaltıp sivilleri uzaklaştırdık.

Göktay, evin dış kısmından içeriye bakmaya çalışıyordu,

"Komutanım, hiç bir şey gözükmüyor." Dedi bana doğru dönüp,

"Camı sök çabuk!" Dedim, odanın içinde de siviller olabilirdi,

Göktay çantasından aletleri çıkarıp camı sökmeye başladı, zorlada olsa camı sökmüştük.

Gördüğüm manzara, tüylerimi ürpertmişti.

Odanın ortasında, küçük bir beşik vardı. Ve beşik'e bağlı olan bir düzenek.

"Göktay! Çabuk durdur şunu!" Dedim hemen, Göktay camdan içeriye atladı, bende peşinden girip beşiğin içine baktım.

Küçücük bir bebek vardı içinde! Bu kadar vicdansız olamazlardı!

Hemen sayaca baktım, son 2 dakika!

"Uras! Sakın bırakma kapının kulpunu!"

Göktay büyük bir dikkatle düzeneğe bakıyordu,

"Göktay, bebeği içinden çıkarsam düzenek patlar mı!" Diye sordum, yaşayıp yaşamadığı bile belli değildi, yüzü bembeyaz kalmıştı. Gözleri kapalıydı.

"Komutanım, siz uzaklaşın! Beşik en ufak bir harekette patlar! Lütfen uzaklaşın!"

Atilla da gelmişti,

"Göktay'ım, hadi aslanım! Durdur şu düzeneği!"

Göktay son derecede rahat gözüküyordu,

"İzmir'in dağlarında çiçekler açar..." diye mırıldandı,

Elinde kırmızı bir kablo tutuyordu, son bir dakikası kalmıştı.

Bakışlarım Atilla'yı buldu, eğer bu bomba patlarsa, hepimiz ölecektik.

Yüz ifadem yumuşadı, gözüm seğirdi, o sırada, küçük bebek ağlamaya başladı.

Göktay hemen "Bismillah!" Deyip kabloyu kesmişti.

Gözlerimi sıkıca kapattım, hâlâ bir şey olmamıştı! Bebeğin ağlama sesi devam ediyordu!

Anında gözlerimi açtım, sayaç durmuştu!

Vakit kaybetmeden bebeği kucağıma aldım, ağlaması gittikçe şiddetleniyordu, kalp atışı normaldi, nefes alıp verişinde sıkıntı yoktu.

Ben bebeği sakinleştirmeye çalışırken Uras kapıyı açtı, açar açmaz Göktay'dan yediği yumrukla sarsılmıştı.

Göktay Uras'ın yakalarına yapıştı,

"Ulan şerefsiz! Senin yüzünden küçücük bir bebek hayatından oluyordu! Seni kaç kere uyardım! Bu kadar mı düşmansın lan bana!"

Uras öylece, tepkisiz bir şekilde duruyordu.

"Yeter! Kendinize gelin!"

Atilla, öyle bir bağırmıştı ki, Göktay anında Uras'ı bıraktı.

Uras'ın pişmanlığı yüzünden okunuyordu, bakışları yerdeydi.

"Ben şimdi size ne yapayım? Siz söyleyin! Sizi timden atmamam için bana bir neden söyleyin!" Dedi tam karşılarında durup, ikiside sustu.

"Kaybolun gözümün önünden! Bunu dönünce konuşacağız!"

İkiside önüne dönerek gitti.

Kucağımda bebekle duruyordum öylece, Atilla'nın bakışları bizi bulunca anında yumuşadı.

Uzun bir süre kucağımda ki bebeğe baktı, gülümsedi.

"Kim bilir ne zamandan beri buradaydı, her şeye rağmen kalp atışları gayet normal." Dedim ona doğru bir adım atıp,

"Ne yapacağız şimdi? Köyü bu şekilde mi bırakacağız?" Diye sordum hemen ardından.

"Jandarma ekipleri gelip köylülere yardımcı olacak. Bizim geri dönmemiz lazı-"

"Yusuf! Yusuf!"

Büyük bir telaşla içeriye giren kadınla konuşmamız yarım kaldı,

Bebeğin annesi olmalıydı, hemen kucağımda duran bebeğe doğru uzandı. Dikkatle annesine verdim,

"Allah sizden razı olsun!" Dedi kadın gözlerinde yaşlarla,

"Oğlumu kurtardınız!"

Oğlunu sarıp sarmalamıştı, bu manzaraya büyük bir gülümsemeyle baktım.

Annelik, çok kutsaldı. Annem son anına kadar bizi korumaya çalışmıştı.

Ama bir mezarları bile yoktu. Başında ağlayabileceğim, kendimi kötü hissettiğimde gidebileceğim mezarları bile yoktu.

Naaşları teröristler tarafından kaçırılıp yakılmıştı. Bundan acı bir şey var mıydı?

"Devin, gidelim mi?"

Atilla'nın sorusuyla kendime geldim, onu başımla onayladıktan sonra meydana doğru yürümeye başladık. Her yer mermi izi doluydu.

Meydan, o kadar kalabalıktı ki, bizimkileri zor bulmuştuk.

Kubilay da gelmişti, o Batu'nun yanındaydı, bir şeyler konuşuyorlardı. Emre ise Uras'ın moralini yerine getirmek için değişik hareketler yapıyordu.

Göktay.

Göktay, yalnızdı. Az ileride, yalnız başına öylece dalmış bir şekilde kalabalığı izliyordu.

Atilla'yla beni gören köylüler, anında sustu.

Az önce, benimle konuşan amca bir adım öne çıktı,

"Komutanım, izin verin sizleri köyümüzde ağırlayalım. Bizim için canınız uğruna savaştınız, size olan borcumuzu asla ödeyemeyiz." Dedi bitkin bir sesle,

"Bize hiç bir borcunuz yok, teklifiniz için teşekkür ederiz, ama artık gitmemiz gerekiyor. Artık güvendesiniz, köyünüz jandarmalar tarafından korunacak. Hiç şüpheniz olmasın."

Az önce konuşan amca,

"Eğer yolunuz buralara düşerse gelin olur mu? Size yemek sözüm olsun. Bu köyü, Yağmurlu köyünü asla unutmayın olur mu?"

"Yolumuz düşerse, mutlaka uğrarız. Kendinize iyi bakın."

Atilla köylülere seslendikten sonra, jandarma ekipleride gelmişti.

Onlara detaylı bilgileri verip araçlara geçtik.

Uzun süren bir yolculuğun ardından, tekrardan Şırnak, 6. Komando Tugayındaydık...

-

"İstihbarata gerekli bilgileri verdik, şu illegal kafes dövüşü yapılan mekanını bulacaklar. Verdiği diğer bilgilerde döşedikleri mayınların yerleri var, bomba imha uzmanlarımız toplu göreve çıkıp bilginin doğruluğunu kontrol edecek."

Cihangir albay, biz görevden döndükten sonra bizi kapıda karşılamıştı.

Gözlerinin altı mosmordu, adam san ki bir haftada tamamen çökmüş gibiydi.

Gelir gelmez bilgileri kontrol etmişti, bundan sonra operasyonun büyük bir kısmını istihbaratla birlikte ilerleteceğimizi düşünüyordum. O mekanı bulmak, bizim işimiz değildi. İstihbarat alanına giriyordu.

"Komutanım, hangi mit ekibi tarafından yapılacak bu araştırma?" Diye sordu Atilla,

"İstihbarat alanında eğitimini yeni bitirmiş bir ajanımız var, bu görev ona verildi. Sancar ekibi de aynı zamanda yakından takipte olacak."

Yine ve yine, bizim operasyonumuza yeni mezunlardan biri atanmıştı.

Anlamıyordum, biz hayır kurumu muyduk? Deneyim kazanmaları için yeni mezunlarla çalışan bir askeri tim!

"Komutanım, şu yeni mezun olan ajanımız için uygun bir çok görev biliyorum. Böylesine riskli bir operasyonu yeni mezun bir ajana vermek ne kadar doğru?" Dedim büyük bir ciddiyetle,

Albay derin bir nefes verdi, yüzünde anlam veremediğim bir ifade oluştu,

"Bahsettiğimiz kişi mit tarafından yetiştirilmiş biri. Üstelik Sancar ekibide takipte olacak. Daha fazla istihbarat işlerine karışmayın, kararı verdim. Siz sadece gelecek istihbaratı bekleyin. Görevden yeni geldiniz, istirahat edebilirsiniz. Yarın izinlisiniz."

Hepimiz baş selamı verip ayağa kalktık, ama ben herkesin gitmesini bekledim. Atilla çıkmadan önce kısa bir süre bana baktı, anlamıştı konuşmak istediğimi. Arkasından kapıyı kapatıp gitti. Büyük bir ihtimalle, Göktay be Uras'la konuşacaktı.

"Komutanım, siz iyi misiniz?" Diye sordum,

Cihangir amca önünde ki sandalyeyi çekip oturdu.

"Nasıl iyi olayım kızım? Daha dün, gözlerimin içine bakarak karımın öleceğini söylediler. Ben nasıl iyi olayım?" Göz bebekleri titremişti, boğazıma oturma yumrukla kendimi zor tutmuştum.

Gözlerim bulanıklaşmaya başlamıştı, derin bir nefes aldım,

"Akıllı ilaç hakkında ne dediler? Hiç mi çözümü yok?" Diye sordum,

Albay ağır, ağır başını iki yana salladı.

"Yokmuş. Kemoterapiye başlayabilirmiş, akıllı ilaç alabilirmiş ama hepsi sadece kanserin daha da yayılmaması için. Beyine gitmesinden korkuyorlar."

Eğer beyine giderse...

Çok kötü olurdu.

"Sen ne dersin kızım? Serpil tutturdu tedavi olmayacağım, son zamanlarımı sizinle geçirmek istiyorum diye. Devin ben ne yapacağımı şaşırdım, yaşayamam! Onsuz yaşayamam!"

Cihangir amca'yı ilk kez bu kadar çaresiz görüyordum, gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle sildi,

"Akıllı ilaca başlayalım. En azından ağrılarını azaltsın. Kemoterapi, almasın Cihangir amca. Onu yıpratır." Dedim yutkunup.

Bu, Serpil teyzenin öleceğini kabul etmek oluyordu.

Cihangir amca başını öne eğdi,

"Can yıkılacak." Dedi sadece, Can oğullarıydı.

"Moralini yüksek tutman gerekiyor Cihangir amca, stres hastalığını daha da tetikliyor. Can buraya gelemez mi? Serpil teyzenin ona ihtiyacı var."

Artık resmî konuşmuyordum, şu anda o benim komutanım değil, babamın can dostu olan Cihangir amcamdı, baba yarımdı.

"Gelecek. Mezun olmasına çok az kaldı, Serpil ona söylemek istemiyor. Sınavlarını atlatsın önce, yoksa okulunu boş verir. Çok emek verdi, doktor olacak yakında."

Burukça gülümsedim,

"Bizim Can büyümüşte doktor olacakmış..." dedim kısık bir sesle, kardeşim sayılırdı.

Cihangir amca ve Serpil teyzenin çocuklarının olması imkansızmış eskiden, Can onların mucizesi olmuştu. Daha doğrusu, Can ve doğum esnasında vefat eden ikizi. Serpil teyzem, çok çekmişti hayattan.

Cihangir amcada gülümsedi,

"Öyle, senin gibi o da."

Can, Askeri Tıp Fakültesinde okuyordu, fakat artık askeri hastaneler olmadığı için sadece sivil doktor olarak mezun oluyorlardı. Tabip subay olarak değil.

"Yorgun gözüküyorsun kızım, evine git dinlen."

Cihangir amcanın söylediklerinden sonra,

"Sende kendine dikkat et Cihangir amca." Deyip baş selamı verdikten sonra toplantı odasından çıktım.

Çıkar çıkmaz dinlenme odasına geçtim, büyük bir ihtimalle herkes oradaydı.

İçeriden bağırış sesleri geliyordu,

"Senin inatçılığın yüzünden küçücük bir bebek ölüyordu neredeyse! Sen daha birde üste mi çıkmaya çalışıyorsun Uras! Seni gebertirim!"

Atilla'ydi bu, sesinden belliydi ne kadar sinirlendiği.

Hemen içeriye girip kapıyı arkamdan kapattım,

Hepsi ayaktaydı, Uras bakışlarını yere dikmişti, Göktay da çok sinirliydi, burnundan soluyordu.

Sessizce Kubilay'ın yanına geçtim, Atilla tam karşımızda duruyordu.

"Bu yaptığının çok büyük bir yaptırımı olacak, Göktay, seninde attığın tokadı unutmadım. İkinizde gidiyorsunuz, geceye kadar parkur alanında koşuyorsunuz. Emre, sende onların başlarında dur. Kıdemli olduğunu unutma, eğer emrimi yerine getirmezlerse cezalarını kes. Anladınız mı beni!"

İkiside aynı anda,

"Emredersiniz komutanım!" Dedi, Atilla dinlenme odasından çıkınca onlara doğru döndüm,

"Size daha fazla kızmayacağım, Atilla komutanım yeterince kızdı. Ama şunu bilin, eğer timin içinde ki huzursuzluk büyürse, ve bu görevlere yansırsa ikinizide yakarım! Anlaşıldı mı!" Dedim sesimi yükseltip,

"Anlaşıldı komutanım!" Dediler onlarda yüksek bir sesle,

Bende Atilla'nın ardından odadan çıkarken Emre'nin "Şerefsiz herifler! Benide yaktınız! Ne güzel gidip dinlenecektim! Gidin lan çabuk parkur alanına! Emrediyorum!" Dediğini duymuştum, haklıydı çocuk.

Sıkıntılı bir nefes verdim, giyinme odasına doğru giderken kapının önünde duran Atilla'yı görünce yanına gittim. Hemen bakışları beni buldu,

"Bir gelişme var mı Serpil teyzeden?" Diye sormuştu.

"Yok. Kabullenmek istemiyorum ama..."

Sustum.

Demeyecektim.

Ölmeyecekti, bir mucize olacaktı ve ölmeyecekti.

Atilla bana doğru yaklaştı,

"Yanına gidelim mi? Yalnızdır evde."

Başımla onaylayıp,

"Haklısın, gidelim. Çok merak ediyorum onu." Dedim. Görevden dolayı onu ne arayabilmiş, ne de yanınada olabilmiştim.

İkimizde giyinme odalarımıza girdik, ben önce kamuflajlarımdan kurtulup dolabıma en son bıraktığım kıyafetlerimi giydim. Bol paça siyah kot pantolon, üzerine kahverengi bir kazak.

Çıktığımda Atilla çoktan hazırdı, o da aynı şekilde altına siyah kot pantolon giymişti, üzerine kahverengi tişörtü ve deri ceketi vardı. Tesadüfen uyumlu olmuştuk.

Lojmana doğru yürürken sessizdik, hava kararmıştı bile.

"Alphan, Göktay ve Uras'a gerçekten disiplin cezası mı vereceksin?" Dedim,

"Göktay ufak bir cezayla yırtacak. Ama Uras'a disiplin cezası vereceğim." Dedi düşünmeden, onu anlıyordum. Ama yinede koruma iç güdüsüyle,

"Yapma, bak siciline işleyecek bu. Rütbe düşürme cezası, askerlikten men edilmeye kadar gider bu yol. İzin ver kendi aramızda halledelim." Dedim ona bakarak, bakışlarını bana çevirip,

"Bu ilk değil Devin, Uras hep başına buyruk hareket ediyor. Sırf Göktay'a inat olsun diye, bir sivil canından olacaktı, küçücük bir bebek! Uras bu cezayı hakketi, Göktay'da attığı yumruğun bedelini ödeyecek ama en başından beri alttan alan o."

Uras'ın savunulacak bir yanı yoktu, o yüzden sustum.

"Bu böyle devam edemez biliyorsun değil mi? Ya barışacaklar, ya da..." dedim,

Atilla "Ya da timden atılacaklar." Diye cümlemi tamamladı,

"Benim aklımda bir plan var, zaten geldiler evimi sahiplendiler. Biraz da Göktay uğraşsın onlarla."

Ne yani, hepsini Göktay'ın evine mi yollayacaktı,

"Savaş çıkar Alphan." Dedim sadece,

"Savaş çıkarsa rütbelerini unuturlar Bige'm."

Her Bige'm dediğinde devrelerimle oynadığının farkında değildi, durmadan gülümsememe sebep oluyordu. Şu an bunun zamanı değildi.

Lojmana geldikten sonra, merdivenlerden yukarıya çıktık.

Atilla kapıyı çaldı, ama kapı uzun bir süre açılmadı,

"Alphan! Açmıyor!" Paniklemiştim, bir şey mi olmuştu?

"Sakin ol, biraz daha bekleyelim belki duymamıştır." Dedi Atilla tekrardan zile basıp,

Kapı yine açılmadı.

"Kapıyı kıralım!" Dedim hemen, Atilla kısa bir süreliğine bana baktı, hemen ardından omzuyla kapıya yüklenip tek hamlede kırdı, hızla içeriye girdik,

"Serpil teyze!" Diye seslendim oturma odasına girip, burada yoktu, Atilla da diğer odalara bakıyordu, benim yatak odalarına bakmak için kapıyı açmamla, Serpil teyzeyi yerde baygın bir şekilde görmem bir olmuştu,

"Alphan! Burada!" Diye bağırıp hemen yanına çöktüm, nabızını kontrol edip bilincine baktım, nabız vardı, bilinci kapalıydı!

Atilla hızla buraya gelmişti, o ambulansı ararken ben Serpil teyzeyi yan çevirmiştim daha rahat nefes alabilmesi için.

Aldığım nefes beni boğuyor gibiydi, bu hissi biliyordum, krizin başlangıcıydı bu.

Şimdi olmazdı!

Zamanı değildi!

Gözlerimi sıkıca kapattım,

Atilla hemen yanıma geldi,

"Devin iyi misin!"

Gözlerimi açtım,

İstemsizce kekelemiştim,

"İ-iyiyim."

Gözlerimi kırpıştırdım, derin bir nefes aldım.

Gelen siren sesi beni kendime getirmişti, hızla buraya gelen sağlık ekibiyle birlikte Serpil teyzeyi sedyeye aldık,

"4. Evre karaciğer kanseri! Bilinci kapalı, nefes alıyor! Dikkatli olun!" Dedim bir yandan,

Serpil teyzeyi ambulansa kadar götürdükten sonra koşar adımlarla Atilla'nın arabasına binip hastaneye doğru yola çıktık, yolda Cihangir amca'yi aramak için telefonumu çıkardım.

Elim varmamıştı onun ismine tıklamaya, az önce konuştuklarımız...

Çok kötüydü, bu haberi alınca yıkılacaktı.

Telefon uzun bir süre çaldı, ama açılmadı. Arka arkaya bir kaç kez aradım, fakat halen açmamıştı.

Son çare olarak mesaj atıp, önüme döndüm.

"Devin sen iyi olduğuna emin misin? İlaçların yanında mı?"

İlaç kullandığımı nereden biliyordu? Onu da mı anlamıştı?

"İyiyim, toparladım. İlaçlarım evde, kullanmak istemiyorum. Tek isteğim Serpil teyzenin iyi olması." Dedim sadece.

Acile vardığımızda Serpil teyze'yi kırmızı alana aldılar, durumu o kadar kötü müydü...

Acilin kapıları yavaş, yavaş kapanırken olduğum yerde kalmıştım.

"Bige'm, gel otur şöyle."

Atilla'nın eli omuzumdaydı, ona doğru döndüm,

"Nasıl oturayım? Ya Serpil teyzeye bir şey olursa?" Dedim kısık bir sesle, Atilla cevap vermek yerine bana sıkıca sarılmıştı.

Burada güvendeydim.

Başımı göğsüne yasladım, gözümden bir damla yaş süzüldü.

"Onu kaybedemem Alphan." Dedim zorlukla,

"Kaybetmeyeceksin, Serpil teyze iyi olacak." Dedi Atilla başımı ellerinin arasına alıp, gözümden akan yaşları baş parmağıyla sildi,

"Beklemekten başka çaremiz yok güzelim, gel oturalım. Bekleyelim." Dedikten sonra dediğini yaptım.

Yan yana oturduğumuzda serçe parmaklarımız birbirini buldu, bana güç veriyor gibiydi.

Derin bir nefes aldım, Cihangir amcadan hala geri dönüş yoktu. Mesajımı okumamıştı.

Saatler geçti, Atilla kantine inip yiyecek bir şeyler alsada boğazımdan geçmemişti.

Sonunda kapı açıldı, doktor dışarıya çıkıp,

"Serpil hanımın yakınları?" Diye seslenince hemen ayağa kalktık,

"Biziz!" Dedim anında,

"Durumu nasıl?"

Doktor ellerini arkasında birleştirdi,

"Serpil hanım uzun bir süre yeterince besin almamış. Bu onda aşırı derecede halsizlik ve baş dönmesi yapmış olmalı, iç kanamadan şüphelendiğimiz için kırmızı alana aldık. Ama korkulacak bir şey yok." Demişti.

"Tümör, beyine sıçramadı değil mi?" Diye sordum korkarak,

"Şuanlık öyle bir durum gözükmüyor, Serpil hanım yakın bir zamanda Ankara da bulunan bit uzmanımızı ziyaret etmiş. Onların yaptığı testlere baktık, tümör kötü huylu olduğu için bir daha biyopsi almayı düşünmüyoruz. Bu yayılmasına sebep olur. Dilerseniz yakın bir zamanda tedavi sürecini başlatalım."

Bu durum içimi rahatlatsada, konu tedaviye gelince yine derin düşüncelere daldım.

Burdan dönülmeyeceğini biliyordum. İyileşmesinin imkansız olduğunu biliyordum, ama imkansızı istiyordum. İyileşecekti.

"Raporlara bende bakabilir miyim?" Diye sordum,

Doktor "Sizin için yedek raporları çıkarttırabilirim isterseniz." Deyince hemen kabul ettim.

Atilla "Ne zaman görebiliriz onu?" Diye sordu,

"Az sonra normal odaya alacağız Serpil hanımı, bir kaç gün gözetim altında kalacak. Siz isterseniz radyoloji bölümüne gidip raporları alın, orada ki hemşireler size yardımcı olacak."

Doktor gittikten sonra, kendimize gelip radyoloji bölümüne doğru gittik.

Çoğu görevliyi tanıyordum, raporlarının hazırlandığı odaya gittiğimde içeride oturan hemşire hemen ayağa kalktı,

"Hocam, hoşgeldiniz! Geri mi döndünüz?" Diye sordu, siması tanıdık gelsede ismini bilmiyordum. O beni tanımış olacaktı ki hemen bunu sormuştu.

"Geri dönmedim, Serpil Sönmez adında bir hastanın raporunu almaya geldim." Dedim önünde ki dosyalara işaret edip,

"Bir dakika hocam, tam şuan onu hazırlıyordum. Hemen geliyorum!" Deyip arka tarafa geçti,

"Çok seviliyordun sanırım hastanede." Diye sordu Atilla, ona doğru döndüm,

"Onların yerinde olsam benden nefret ederdim, 2 yıl boyunca onlarla gerekmedikçe iletişime geçmedim. Hiç bir etkinliğe dahil olmadım, yinede sevip saydılar."

Bunun için minnettardım, bir gün bile bana saygısızlık etmemişlerdi.

Atilla "Senden nefret etmek imkansız, güzelim." Deyip gülümseyince, dudaklarım yana kıvrıldı.

Bitkindim, kendimi hiç iyi hissetmiyordum.

Başım çok ağrıyordu, üzerime birden ağırlık çökmüş gibiydi.

Kriz geçireceğim anda, krizi yenip kendime gelmiştim. Bu nadiren olsada yaşanıyordu, yan etkileri ise baş dönmesi, halsizlik olurdu.

"Şu tostu yer misin Devin? Yüzün yine bembeyaz oldu." Deyip elinde ki tostu açtı,

"Canım istemiyor, gerçekten." Dedim inandırıcı çıktığını düşündüğüm bir sesle,

Atilla adeta bir çocukmuşum gibi tostu bana doğru uzatıp,

"Aç ağzını Devin." Deyince mecbur bir ısırık almıştım.

"Hepsini ye."

Bana diyordu ama kendisi de yememişti,

"Sende yesene, hiç bir şey yemedin!" Dedim sahte bir kızgınlıkla,

"Ben aç değilim, önceliğim sensin." Dedikten sonra tostu tekrardan bana doğru uzattı, hemen elinden aldım,

"Çocuk değilim Alphan, herkes bize bakıyor!"

O sırada hemşire sonunda gelmişti,

"Buyurun hocam, raporlar dosyanın içinde."

Dosyayı elinden alıp teşekkür ettim, hemen ardından Serpil teyzenin yanına gittik.

Yoldayken hızla biyopsi sonuçlarını inceledim, karşılaştığım manzarayla yüzümü buruşturdum.

Kanser, oldukça yayılmıştı.

Ümitsizce dosyayı kapattım, odanın kapısını yavaşça açtık.

Serpil teyze hala uyanmamıştı. Ses çıkarmadan yanında ki sandalyelere geçip oturduk.

Tekrardan telefonuma baktım, Cihangir amcadan hâlâ mesaj yoktu

Son çare olarak Gökçe'nin numarasını bulup, ona yazdım. Anında çevrim içi olmuştu,

(Gökçe)

Komutanım, albay şu anda harekat merkezinde bir operasyon yürütüyor.

Yazmıştı.

Telefonu Atilla'ya doğru çevirdim, bana doğru yaklaşıp ekranda yazan mesajı okudu,

"Gökçe söylesin, Serpil teyze uyandıktan sonra Cihangir amcayı yanında görmek ister." Dedim kısık bir sesle,

"Hangi timin operasyonuymuş?" Diye sordu Atilla, eğer önemliyse birden çıkıp gelemezdi. Operasyon tehlikeye girerdi,

Bunu Gökçe'ye sorduğumda, albayın bir tatbikatı takip ettiğini söylemişti.

Ona, özel bir durum olduğunu, albayın acil telefona bakması gerektiğini söyledim.

Kısa bir süre sonra, Cihangir amca beni aramıştı.

Odanın dışına çıkıp aramayı cevapladım,

"Devin! Serpil nasıl! İyi mi!" Sesi çok tedirgin geliyordu,

"Merak etme Cihangir amca, durumu iyi. Normal odaya alındı, hastanedeyiz." Dedim sakin bir sesle,

Cihangir amca,

"Ben hemen geliyorum!" Dedikten sonra telefonu kapatmıştım.

Tam içeriye girecekken, Bülentle karşılaştım.

Hemen yüzünde bir gülümseme oluştu,

"Ooo, Devin hocam, yine hangi rüzgar attı sizi buraya?" Dedi o meymenetsiz suratıyla.

"Bak işine Bülent, şimdi sana bir patlarım görürsün gününü. İkile!"

Kaba tavrım onu korkutmuş gibiydi, hızla yanımdan uzaklaştı. Hem özgüven patlaması yaşıyordu, hemde korkuyordu. Gerizekalı.

Geri içeriye girdiğimde Serpil teyze hâlâ uyanmamıştı.

"Albay geliyor." Dedim sadece.

Atilla'nın yanına geçtiğimde, başımı omuzuna yasladım, bakışlarımız birbirini bulduğunda, Serpil teyzenin sesini duymamızla anında birbirimizden uzaklaştık,

"Sevgili misiniz..." Demişti zorlukla,

"Serpil teyzem, bizi çok korkuttun! Kendini nasıl hissediyorsun?" Diye sordum, onun sorusuna cevabımızı sonra verirdik. Şu an onun iyi olduğunu duymak istiyordum,

"Ben çok iyiyim, sizi böyle gördüm ya benden mutlusu yok, sevgilisiniz değil mi..." sonlara doğru kısıklaşmıştı yine sesi, çok bitkin görünüyordu.

"Evet, öyleyiz." Diye cevapladım, yüzünde bir gülümseme oluşmuştu.

"En başından anlamıştım." Dedi zorlukla,

"Kendini yorma Serpil teyze." Dedi Atilla hemen.

"Çok mutlu oldum çocuklar, Allah sizi ayırmasın. Deviniminde bir ailesi olsun..."

onları 'ailem' olarak görmediğimi düşünüyordu büyük bir ihtimalle,

"Benim bir ailem var, siz varsınız zaten Serpil teyzem," dedim elini tutup,

"İyi olacaksın, beraber üstesinden geleceğiz. Kanserde neymiş? Serpil teyzemin gücü her şeye yeter." Dedim gülmeye çalışarak, bu şekilde az da olsun onun içini rahatlatmak, umut vermek istiyordum. Yaşamaya, kanseri yenmek için umuda ihtiyacı vardı.

Halbuki Serpil teyze şimdiden kabullenmişti, öleceğini.

"Sizin düğününüzü görmeden ölemem, bak 1 yıl içinde yapmalısınız. Yoksa yetişemem." Gülmeye çalışsada fazla tadı yoktu, zorla gülüyordu. Biliyordum.

Kahkahasın gittikçe büyüyordu, birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

Burnumun direği sızladı, hızla yanına geçip ona sıkıca sarıldım.

"Geçecek, bu da geçecek. Bana söz ver, her ne olursa olsun, umudunu kaybetmeyeceksin. Kanseri yenmek için elinden ne geliyorsa yapacaksın. Tedavileri red etmeyeceksin." Dedim kendimi ağlamamak için zor tutup,

"Hayatımı hastane köşelerinde geçirmek istemiyorum kızım, zaten öleceksem neden tedavi olayım?" Deyince hemen karşı çıktım,

"Ölmeyeceksin! Daha bizim düğünümüz olacak, ne ölmesi? Bizi yalnız mı bırakacaksın?"

Yaptığımız tek şey, Serpil teyzeyi o düşünceden çıkarıp, kafasını dağıtmaktı.

Bizim düğünümüz deyince, Atilla buruk bir şekilde gülümsemişti, hemen ardından,

"Lütfen ağlama Serpil teyze, umudunu yitirme." Dedi.

Serpil teyze gözyaşlarını sildi,

"Aşk sana iyi gelmiş kızım, bak, bana diyordun ya eskiden 'Aşık olmak aptallıktır' diye. Şimdi anladın mı ne demek istediğimi?"

Çok eskiden aramızda geçen bir konuşmaydı bu,

Ben "O zaman küçüktüm daha, bunu söyleyerek etmiştim bir aptallık işte." Deyince Serpil teyze,

"Ah benim canım çocuklarım... hep böyle güler yüzlü olun, mutlu olun. Daha ne isterim ki..." Demişti,

O sırada odanın kapısı bir hışımla açılınca ikimizde ayağa kalktık, Cihangir amca gelmişti.

Üzerinde ki üniformasını bile değiştirmemişti, hızla içeriye girip Serpil teyzenin yanına ulaştı,

"Serpil'im, iyi misin? Bir şeyin var mı?" Dedi endişeyle, Serpil teyze kocaman gülümsedi,

"Sen yanımda olduğun sürece benim kötü olma ihtimalim var mı Cihan'ım?"

Cihangir amca başını yavaşça yere eğdi,

"Özür dilerim, seni evde yalnız bıraktım. Yanında olamadım." Dedi sakince, Serpil teyze hemen onun ellerini tutup,

"Çok ani gelişti, çocuklar sağolsun anında yetişmişler." Dedi bize bakarak,

"Senin hiç bir suçun yok. Askerlerinin sana ihtiyacı vardı, önce vatan demedik mi biz?" Diye devam etti.

Cihangir amca sıkıntılı bir nefes verdi,

"Son zamanlarda doğru düzgün yemek yemiyorsun. Bundan sonra sana liste hazırlatacağım, her gün besinlerini alacaksın. Tamam mı hanım?"

Serpil teyze yine bize doğru dönüp, "İşte evlilik böyle bir şey çocuklar, her şeyi abartıyor:" deyince,

"Cihangir amca haklı, ben senin için bir liste hazırlayacağım. Doğru beslenmen gerekiyor." Dedim, eve gittikten sonra ilk işim listeyi hazırlamak olacaktı. Bol vitaminli, ona iyi gelecek yiyecekler yemesi gerekiyordu.

Cihangir amca'nın sanki konuşacakları var gibiydi, bunu fark ettiğim anda Atilla'ya doğru dönüp,

"Gidelim mi komutanım?" Dedim, Albayın yanında belli edecek değildim durumumuzu.

Atilla başını onaylarcasına sallayınca, son kez Serpil teyzeyle vedalaştık,

"Yarın yanına tekrardan uğrarım ben Serpil teyze, istediğin bir şey olursa hemen beni ara olur mu?" Dedim,

"Kızım yarın izinli değil misiniz siz? Görevden yeni döndünüz. Ben kocamla vakit geçireceğim, sizde gidin beraber bir şeyler yapın. İtiraz istemiyorum!"

Bu halde bile bizi düşünüyordu.

Atilla, "Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa hemen arayın komutanım." Dedi çıkmadan, albay peşimizden gelip,

"Şu görev meselesini bir konuşalım." Demişti, ne konuşacaktı ki?

Dışarıya çıktığımızda kapıyı hemen kapattı,

"Bir gelişme mi var komutanım?" Diye sordu Atilla.

Albay'ın bir sıkıntılı halleri bizi meraklandırmıştı,

"Serpil şüphelenmesin diye dedim, görevde bir değişiklik yok. Çocuklar, ben görevden ayrılmayı düşünüyorum. Ama böylesine önemli bir operasyon varken, sizi ortada bırakmak istemiyorum."

Şimdi belli olmuştu derdi.

"Komutanım, en doğrusu bu. Sizin Serpil teyzenin yanında olmanız gerekiyor, operasyonu düşünmeyin. Biz hallederiz, halledemezsek te yarbayımız var."

Atilla'nın dediklerini onayladım,

"Komutanım haklı Cihangir amca, Serpil teyzenin yanında olman daha doğru olur. Çok ilerledik operasyonda, en yakın zamanda haini bulacağız. Sizin içiniz rahat olsun."

"Sağolun çocuklar, iyiki varsınız. Daha resmi olarak bildirmedim, ama Serpil'in hastalığını öğrendiğimden beri aklımdaydı. Desteğiniz için çok sağolun. Hayırlı olsun bu arada." Bakışları ikimizin üzerinde gezindi,

"Time ilk geldiğinde, inatlaşmanızdan belliydi. En büyük aşklar kavgayla başlarmış." Dedikten hemen sonra bir şey demeden içeriye girmişti.

Utancımdan yüzüne bakamamıştım bile!

"Utanmasana Devin, sen böyle değildin, aşk yaradı sanırım?"

Yanımda bana takılan Atilla'nın koluna hafifçe vurdum,

"Sussana!" Onu ardımda bırakıp hastanenin çıkışına doğru yürümeye başladım.

Arabaya ulaşana dek önünden gitmeyi planlıyordum, o sırada yanıma gelip elimi tutması benim içinde beklenmedikti,

"Beni geride bırakıp nereye gidiyorsunuz Devin hanım?"

Ona bakmadan konuştum,

"Eve."

"Sen şu anda bana trip mi atıyorsun?" Deyip güldü,

"Ne alakası var?" Dedim, ona bakmamakta kararlıydım. Ama elinide bırakmıyordum. Ellerim, ellerinin arasında kaybolsada hoşuma gitmişti hemen elimi tutması.

Arabayı park ettiğimiz yere geldiğimizde önden gidip kapımı benim için açtı, "Sağolun Alphan bey." Deyip oturdum.

O da yanıma geçtikten sonra yola çıktık,

"Yarın yemeğe gidelim mi?"

Ondan gelen bu soruyla, aklım onu yanlış anladığım o güne gitti...

Timle beraber akşam yemeğine gidelim dediğinde, onu yanlış anlayıp baş başa mı sormuştum.

"Baş başa mı?" Diye sordum tekrardan gülerek, gülüyordum, çünkü Serpil teyze iyiydi. Kendimi güldüğüm için suçlu hissetsemde, bunu belli etmedim.

Nefesini bırakırken dudaklarından hafif bir gülüş kaçtı,

"Bu sefer gerçekten baş başa."

"Olur, gidebiliriz." Dedim ona bakıp,

"O zaman akşam saat altıda hazır ol, seni çok güzel bir yere götüreceğim."

Meraklanmıştım şimdi,

"Asım ustanın lokantası değildir inşallah." Dedim sorarcasına,

"Yok, bu sefer çok daha güzel bir yere gideceğiz."

Lojmana gelene kadar sağdan soldan konuşmuştuk, ben evime geçerken Atilla Uras ve Göktay'a bakmak için karargaha gitmişti.

İlk işim sıcak bir mercimek çorbası yapmak olmuştu, hem Serpil teyzeyede götürürdüm yarın.

Daha sonra bilgisayarımın başına geçip, Serpil teyze için yemek listesi hazırladım. Bunun çıktısını daha sonra alırdım.

Kendime bir kase çorba kattım, daha sonra dolabımdan bir saklama kabı çıkarıp Atilla için bir kısmını ayırdım.

Gerçi Kubilayda içerdi, o yüzden bırazcık daha koymuştum.

Mutfağı toplayıp, ayırdığım çorbayı onlara vermek için terliklerimi giydim. Bir kaç adım attığımda zaten hemen kapılarının önündeydim.

Kapıyı çalıp bekledim, anında açılmıştı.

Kubilay açmıştı kapıyı, Atilla gelmemiş miydi daha?

"Buyurun komutanım?" Dedi hemen,

"Çorba yapmıştım, içersiniz sıcak, sıcak." Deyip saklama kabını ona doğru uzattım.

"Sağolun komutanım, bu arada Atilla komutanım karargahda. Uras ve Göktay'ın başında." Deyince kaşlarımı çattım, tabikide bunu merak etmiştim ama atmam gereken bir trip vardı.

"Sana bunu sorduğumu hatırlamıyorum Kubilay. İlgi alanımın dışında olan bir konu. İyi akşamlar." Deyip açık bıraktığım kapımdan içeriye girdim.

Hemen telefonumu elime alıp Atilla'ya yazdım,

Bu sırada bende hâlâ Yüzbaşı Atilla Alphan Atabey olarak kayıtlı olduğunu fark etmiştim.

Bunu Alphan 🤍'a çevirip,

Sana çorba getirmiştim, evde yokmuşsun. Kubilay aldı, bizimkiler bir sorun mu çıkardı?

Yazdım.

Mesajımı anında görmüştü,

Ellerine sağlık güzelim, birazdan çıkacağım karargahdan. Bir sıkıntı yok, disipline göndereceğim evrakları hazırlıyorum o yüzden uzun sürdü işim.

Yazmıştı.

Kararlıydı bu konuda, dayanamayıp,

Lütfen bir anlık sinirle yanlış kararlar verme, Uras'ı desteklemiyorum ama sinirine yenik düştü. Yanlarındaydım, çok pişman olduğundan eminim. Sana karışmak istemiyorum, ne olursa olsun son kararı sen ver.

Yazmıştım, Evet Uras'ı koruyordum. Çünkü aralarında ne geçtiğini bilmiyorduk, sinirine yenik düşmesi profesyonel bir askere yakışmıyordu, ama sorgu esnasında kendimi tutamayıp, kriz geçirip bir teröristi ölesiye dövmeye çalışan bendim. Eğer Atilla o an yanımda olmasaydı, sonucu çok kötü olabilirdi.

Atilla sadece,

Düşünceceğim Bige'm

Yazmıştı.

Son olarak ona az sonra yatacağımı, o yüzden bana ulaşamazsa korkmaması gerektiğini söyleyip telefonumu bir kenara bıraktım.

Yatmadan önce hemen banyoya girip çıkmıştım, odama girdiğimde elim ilaçlarımın bulunduğu çekmeceye gitti.

Yavaşça açtım, gözlerimi kırpıştırdım. İçse miydim?

İçecektim, uzun vadede bir kriz daha atlatamazdım.

Hemen içinden bir kapsül alıp suyla birlikte yuttum.

Şimdi rahat bir uykuya dalabilirdim.

-

Etraf bembeyazdı, sonunu bilmediğim bir yolda yürüyordum.

Sadece yürüyordum.

"Devin! Bizi görebiliyor musun kızım!"

Bu ses...

Annemin sesiydi. Kaç yıl geçmişti sesini duymayalı? 20? 22?

"Anne!" Diye seslendim, sesi vardı, bedeni neredeydi?

Birden önüme ışıklı bir yol çıktı, o kadar çok ışık vuruyordu ki, önümüz göremiyordum. Kolumu gözlerimin üzerine kapatıp yavaş adımlarla yürümeye devam ettim, hissediyordum, ışık gittikçe azalıyordu.

Gözlerimi açtım, gördüğüm bedenlerle uzun bir süre gözlerimi kırpıştırdım.

Babam... üzerinde üniforması vardı.

Yüzü hiç değişmemişti, aynı güven, aynı huzur...

Bana gülümseyerek bakıyordu.

Yanında ise annem vardı. Bembeyaz elbisesi, beyaz tenine çok yakışmıştı. Güzel bir kadındı annem, çok güzel hemde...

Çekik gözleri, gülünce kısıldı,

"Yanımıza gelsene kızım," dedi annem kollarını iki yana açıp, hemen onlara doğru koşmak istedim, ama olmuyordu!

"Baba! Gelemiyorum yanınıza!" Diye bağırdım, babam gelirdi, beni kurtarırdı.

Babamın gülen yüzü soldu,

"Yanımıza gelmen için daha çok erken kızım. Seni çok, ama çok seviyoruz."

Gidiyorlardı! Nereye gidiyorlardı?

"Durun! Beni bekleyin!" Dedim gözlerimden akan yaşlara mani olamayıp.

Kısa bir sürede, tamamen kaybolmuşlardı. Koştum, koşabildiğim kadar uzağa koştum.

Düştüm, kalktım.

Koşmaya devam ettim, etrafta ki ağaçların sayısı artıyordu, çöle benzeyen yollar, ormana dönüştü. Yoluma devam edecektim, ailemi bulacaktım.

Çok uzakta bir salıncak gördüm, üstünde arkası dönük bir kız oturuyordu.

Onunda üzerinde beyaz bir elbise vardı, bir yerden tanıdık gelmişti.

"Hey sen! Kimsin! Söyle artık!" Diye seslendim, onu daha önceden de görmüştüm.

Arkasını dönmeden konuştu,

"Beni gerçekten unutmuşsun..."

Uyandığımda nefes nefeseydim, o kız kimdi! Ben kimi unutmuştum!

Uzun zaman sonra, annemle babamı rüyamda görmüştüm. Tam yüzlerini unuttum derken onları görmek, bana o kadar iyi gelmişti ki...

İçimde hiç bitmeyen o özlem duygusu tekrardan belirmişti.

Derin bir nefes alıp banyonun yolunu tuttum, yüzüme buz gibi akan suyu çarpıp kendime geldim.

İlk olarak üzerimi değiştirip etrafı topladım, Atilla'ya günaydın mesajı yolladıktan sonra kahvaltımı hazırlamaya başladım. Atilla Efsun'un yanına gidecekti, doğru düzgün abi-kardeş olarak vakit geçirmiyorlardı. Akşam vaktine kadar hasret gidermeleri gerektiğini söylemiştim, Efsun'un gerçekten abisine ihtiyacı vardı.

İyi insan lafın üstüne gelir derlerdi ya, tam o sırada Efsun aramıştı beni, bekletmeden açtım,

"Yengelerin en güzeli! Nasılsın!"

Yenge dediğine göre öğrenmişti...

"Utandırma Efsun! Çok iyiyim, asıl sen nasılsın?" Dedim, sevgili görümceme.

"Yengem be, benden mutlusu yok bugün! Bu arada siz bugün beraber gezmeye çıkın, ben abimle daha sonra vakit geçiririm." Dedi, çok düşünceliydi fakat gerek yoktu. Abisini görevlerden dolayı doğru düzgün görmüyordu, hem zaten akşam buluşacaktık yemeğe gitmek için.

"Olmaz öyle, lütfen abinle kafanızı dağıtıp gelin."

"Görümcelik yapmak istemiyorum, siz güzelce gezin, ilişkinizin tadını çıkarın! Zaten karargah içinde fazla yaşayamıyorsunuz, dışarıda bari tadını çıkarın Aşk'ın!" Demişti,

"Görümcelik falan değil bu canım benim, eğer beni seviyorsan abinide al ve beraber güzelce vakit geçirin!"

Ben böyle deyince kabul etmek zorunda kalmıştı,

"Bir ara ikimiz beraber bir kahve içip dertleşme saati yapmamız lazım, özlendin." Deyince güldüm,

"Kesinlikle, bir ara yapalım."

"Ben seni tutmayayım, seviliyorsun Yenge'm!" Dünden hazırdı Efsun yenge demeye,

"Sende çok seviliyorsun görümcem." Dedim ona ayak uydurup.

Telefonu kapattıktan sonra kendime hazırladığım sandviçi yeyip, mutfağı topladıktan sonra oturma odama geçip koltuğuma uzandım.

Saatlerce dizi izlemiştim. Bazen insanın böyle günlere ihtiyacı oluyordu. Uzun zamandır girmediğim sosyal medya hesabıma girip, Atilla'yı takibe aldım. Hesabı özel olduğu için kabul etmesini beklemem gerekiyordu, merak etmiştim şimdi. 50 kişiyi takip ediyor, 50 kişi tarafından takip ediliyordu. Sosyal medya hesabı bile düzenliydi.

Üstten gelen mesajla sinirle televizyonu kapattım, Personelden gelmişti bu mesaj.

Bir dosyaya imza atmam gerekiyordu.

İzin günümde bari rahat bıraksalardı!

Hemen gidip gelirdim zaten, hızla üzerime ceketimi alıp karargaha doğru yürüdüm.

Karargah sakindi, personelin odasının yolunu tuttum. İçeride oturan Üsteğmen hemen ayağa kalkmıştı,

"Hoşgeldiniz komutanım, dosya burada."

Gösterdiği dosyaya baktım, bu Boran'ın sağlık raporuydu.

En az 6 ay aktif olarak göreve çıkamayacaktı.

Kendi ellerimle, Boran'ın üniformasından uzak kalmasını sağlayacak dosyayı imzalamam gerekiyordu.

İsteksizce kalemi elime alıp, bir şeyler karaladım.

"Boran'a personelden iş ayarla. Karargahda olsun, en azından üniforması üzerinde olur." Dedim. Onun için yapabileceğim tek iyilik buydu.

"Emredersiniz komutanım." Dedi Üsteğmen.

İşim bittiğine göre gidebilirdim. Personel odasından çıkıp koridorda yürümeye başladım.

"Devin!"

Sabır. Allahım sen bana sabır ver!

Aydilge bana sesleniyordu.

Onu duymamazlıktan geldim.

"Devin! Ne olursun bekle!"

Sesi o kadar çaresiz çıkıyordu ki, bir anlığına durup arkamı döndüm.

Yüzü yine bembeyazdı.

"Defol git." Dedim yüzüne doğru

"Devin lütfen bana yardım et..."

Hıçkıra, hıçkıra ağlamaya başladı.

Etrafımızda ki askerler bize bakıyordu, onu hemen kolundan sürükleyerek odama götürdüm.

"Ne var Allahın cezası!" Diye bağırdım,

Zorlukla konuştu,

"Çok özür dilerim, çok özür dilerim..."

-

-14. BÖLÜM SONU-

Bölümü nasıl buldunuz?

Sosyal medya hesaplarımı takip etmeyi unutmayın! Aynı zamanda da tiktokta bir grubumuz var, kitap hakkında tüm gelişmeleri, spoilerları orada paylaşıyorum. Eğer katılmak isterseniz tiktok hesabıma yazmanız yeterli ❤️

Tiktok/Instagram: miredika

-❤️‍🩹

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.