Kafamı kaldırıp karşımdaki kum torbasına baktım. Gözlerimi kıstım, kısa bir hesaplamayla birlikte hafifçe ileri atıldım. Pozisyon alıp hızla torbaya yumruk savurmaya başladım. Alnımdan akan ter damlaları, yorgunluğumun kanıtıydı ama durmadım. Geri çekildim, sonra tekrar ileri atıldım. Bu kez yumruk yerine güçlü bir tekme kullandım. Kum torbası sallandı. Nefes nefese kalınca tamamen durdum ve odanın merdivenlerinden yukarı çıktım.
Koridorda ilerleyerek odaların olduğu yere geldim. Kendi odamın kapısını buldum. Üzerinde büyük harflerle "ROSALINDA CROSS" yazıyordu. Kapı kolunu kavrayıp açtım. Antrenmana gittiğim için odamı toplama gereği duymamıştım. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım ve doğruca banyoya yöneldim. Tam banyonun kapısını açacakken burnuma keskin bir parfüm kokusu geldi. Ama bu benim kokum değildi. Kafamı hızla çevirdiğimde, karşımdaki kişi beni şaşırtmıştı.
Abigaile.
Hiç soru sormadan yatağın kenarına oturdum. Elinde siyah bir zarf tutuyordu. Büyük ihtimalle bana getirmişti. Sessizce bakıştık. Sonunda elindeki zarfı bana uzattı ve açmamı istercesine çenesiyle işaret etti. Zarfı açıp içindeki isme göz gezdirdim: "RUSSEL WIZARD". Görevim onu bulmaktı. Sessizliği bozan o oldu:
"Kartta adı yazan kişi, ünlü bir suikastçı. Sadece işine gelmeyenleri değil, masumları bile öldüren biri. Acı çektirmekten zevk alıyor. Yarın akşam düzenlenecek olan resitalde adı var. Aynı zamanda krallık yanlısı. Krallığın pis işlerini hallediyor; infaz kararı çıkartıyor, idam ettiriyor, suçluları yakalıyor ve kanıtları yok ediyor. Yani krallık için vazgeçilmez biri. Daha önce adını duymuşsundur. Bir dönemlerin en iyilerindendi ama birincilik için ekibine ihanet edip onlara suikast düzenledi. Başarısız oldu. Yakın zamanda bir suikast girişimine uğradığı için şimdi peşinde adamlarla, keskin nişancılarla ve tetikçilerle dolaşıyor. Senin görevin, bu resitale katılıp onun cesedini yere sermek. Ancak bu sefer arkanı toparlayacak kimse olmayacak. Tek başına gidip, tek başına döneceksin. Sağlam git, sağlam gel."
Dikkatimi çeken şey, bu kez arkamı kollayan kimsenin olmamasıydı. Normalde gözcüler olurdu, herhangi bir terslikte etrafımızı çevreleyen ve düşmanlara karşı savaşan adamlarımız bulunurdu. Ama bu sefer yoktu. Söz sırası bendeydi.
"Arkamda kimse olmayacak, öyle mi? Peki, Russel denen adamın peşinde onca koruma varken, benim oradan sağ çıkmam ne kadar mümkün? Bu bire bir dövüş değil, adil olacağı da söylenemez."
Gerçekten de öyleydi. Bire karşı kaç kişi olduğumu bile bilmiyordum. Dahası, daha önce suikast girişimine uğradığı için hem kendi adamları hem de krallığın adamları onu koruyacaktı. Yani oradan sağ çıkmam neredeyse imkansızdı.
"Konu sen olunca imkânsız bile mümkün oluyor, canım," dedi Abigaile. "Daha önce de yaptın, yine yaparsın. Sana güveniyorum."
Yanıma yanaştı. Aslında haklıydı. Daha önce benzer görevleri başarmıştım. "Eğer istersen sana listeyi verebilirim ama pek işine yaramaz. Önemli olanları ben anlatayım. Resitalde çok dikkat etmen gereken kişiler var. Ünlü teşkilat kurucuları, suikastçılar ve daha fazlası orada olacak. Sen de dahil, herkes birbirini av olarak görüyor. Bir kıvılcım bile her şeyi patlatabilir. Olaylardan uzak dur, gözlemle."
"Bana işimi öğretme. Teşkilat kurucularından biri de orada mı?" diye sordum.
Abigaile dudaklarını büzdü, "Belki," der gibi başını salladı.
"Sana işini öğretmek amacım değil. Sadece mümkün olduğunca alt konumları seçtim ki daha çok perde arkasında kalabilesin. Tezgâh arkasında dur, işleri gölgelerden yürüt. Olaylara nasıl dahil olacağın sana kalmış. Ama geri döndüğünde her şeyi anlatmanı istiyorum. Kaçamak cevap istemem."
Mutfakta tezgâh arkasında olacağımı duyunca yüzümü buruşturdum. Abigaile bunu fark etti.
"Kusura bakmayın, kraliçem. Size layık tahtınızı ve şarabınızı hazırlayamadık. Lütfen kellemi bağışlayın!" dedi teatral bir selam vererek. Şakasına yaptığını biliyordum, bu yüzden ciddiye almadım.
Ellerimi sallayıp, "Bir daha olmasın, affetmem," dedim. Güldü, ayağa kalktı ve odama göz gezdirerek, "Odan berbat durumda, bir zahmet topla ve banyo yap!" dedi. Arkasına bakmadan çıkıp kapıyı kapattı.
Yarın akşam resital vardı. Aklımda bazı planlar şekillenmeye başlamıştı. İçeceğine zehir katabilirdim. Lavaboya gönderip orada öldürebilirdim. Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Önce banyo yapmalıydım.
Üstümdekilerden kurtulup banyoya girdim. Saçlarımı sabunlayıp güzelce temizlendikten sonra sudan arındım ve rahat kıyafetler giydim. Odamı topladıktan sonra kendimi yatağa bıraktım ve uykuya daldım.
Gözlerimi açtığımda tavanı seyrettim. Geç uyanmıştım. Saat bir buçuktu. Bugün büyük gündü. Bazıları için son geceydi ama bundan haberleri yoktu. Ne yazık...
Banyoya gidip kendime geldim. Sonra boş koridorlarda dolanmaya başladım. Planımı gözden geçirdim. İçeceğe zehir katmak mantıklı ve kolay bir seçimdi. Ama işe yaramazsa ne yapacaktım?
Saat henüz ikiydi ve zaman geçmek bilmiyordu. Kitaplığımdan rastgele bir kitap çekip satırlarda göz gezdirdim. Can sıkıntısıyla daha fazla oyalanamayacağımı anlayınca Abigaile’nin odasına gitmeye karar verdim.
Kapısını çaldım ve içeri girdim. Hâlâ uyuyordu. Yanına oturdum. Gece geç uyuduğu belliydi. Elimi kaldırıp saçlarını okşadım.
Onu yıllardır tanımıyordum ama ilk tanıştığımızda 17 yaşındaydım. Ailemin evinden kaçmıştım, sokakta yapayalnızdım. O gün bana anne şefkatiyle yaklaşmıştı. Benim için bir anne, bir abla, bir kardeş gibiydi. Şikayet bile edemezdim.
Dokunuşumu hissedince gözlerini açtı. Başka birini beklediği belliydi ama beni görünce rahatladı. Saçlarını düzeltti, düzgün olup olmadığını bakışlarıyla sordu.
..................
Saat sekize geliyordu. Görev vakti yaklaşmıştı…