İçeriğe geç

Satırların Laneti

Bölüm 6 · 13 dk okuma

Satırların Laneti

Bölüm 6

~5~ Oysa Ana Karakterler Gelişsin Diye Yapılır Tüm Fedakârlıklar

İnci Alkan

Kuş beni sümüksü bir kıvamla tükürünce neye uğradığımı şaşırdım. Suyun içine düşer düşmez yüzeye çıktım, derin bir nefes aldım.

“Kahretsin, beni yutmak zorunda değildin.” Öfkem sesime yansısa da, lanet olası ıslaklık ve mürekkep tadı zihnime kazındı. Mide bulantısından sürekli öğürürken, lanet kuş uzattığı dal parçasıyla beni sudan çıkardı. Hayır, bu gücünün kaynağı ne?

“Kahretsin, bu ne hâl?” dedim üzerimdeki ıslaklığı göstererek. “Konuşsana, mendebur!” Sesimdeki öfke içimdeki fırtınaları bastırmıyordu.

Resmen düştüğüm durumdan sonra, karakterlere yaptıklarımdan dolayı beni lanetleyen, aşağılayan okurları bile özledim. Kahvemi, yemek yemeyi…

Her şeyi özledim. En çok da kitap yazmayı. Kalbim kırık, içim buruktu. Hayattan lezzet almadığım bir dönemde, boktan bir yerde uyanmak istememiştim. Annemi özledim. Kardeşimi ve evimi de…

İçimdeki buhranla yere oturdum, kalçama batan çakıl taşlarını umursamadan. Kendime gelmeye çalıştım. Saçlarımı silkeledim. Gözlerimi kaldırıp etrafa bakmaya cesaret edemedim. Mürekkep tadı veren şeffaf suya kıyasla, buranın rengi yoktu. Etraf aydınlıktı, gündüz müydü yoksa biz mi parlıyorduk artık, bilmiyorum.

Kuş beni yuttuğunda bir an aklım uçmadı değil. Öleceğim sandım. Sümüksü bir şeyin içine düşünce, mide asidi zannettim. Aklımın gerçek olmadığını söylediği şeyleri hissedince düşüncelerim karıştı. Kalbim kırık, çünkü “ben gerçek değil” diye yazdığım satırların gerçekte var olması ve acı çekmiş olması…

Kim bilir istemeden eziyet ettiğim kaç tane daha varlık var. Elimi kalbime koydum, çok hızlı atıyordu. Oysa ana karakterler gelişsin diye yapılır tüm fedakârlıklar. Kötü biri olarak görülmem çok doğal, başlarına gelenlerden beni sorumlu tutuyorlar ama beni şeytan olarak görmeleri…

Hah, işte o baya koydu.

Ne yapmalıyım bu durumda?

Ben mi istedim Mirdu diye bir evrenin var olmasını? Ya da karakterlerimin canlı olmasını?

Islak saçlarımı topladım, sıktım. Elimde dolandırıp aceleyle bir topuz yaptım, bulduğum ince bir dal parçasını saçımı tutması için sapladım. Başımı kaldırdığımda karşılaştığım manzara karşısında dilim tutuldu.

Yoksa bu benim manga denemesinde çizdiğim bahçe miydi?

Gözlerim etrafa serpiştirilmiş tahtadan yapılmış, Kore tarzı parklarda rastlanabilecek kamelyalara takıldı. Şaşkınlıkla bahçeye baktım. Çeşit çeşit çiçekli ağaçlar vardı.

Her şey ilkbaharın ortasını andırıyordu. Burayı tasarlamış ama yarım bırakmıştım. Mangaya sardığım için annemden azar işittiğim dönemlerdi, lise son YKS telaşı…

O evreni bir kenara atmıştım. Şaşkınlıkla ayağa kalktım. Pembe bir sakura ağacına doğru ilerledim. Ardından gözlerime beyaz sakura ağaçları takıldı. Alakasız bir şekilde kayısı ve badem ağaçları da vardı. Kiraz ağacını gördüğümde ise gözlerim parladı. Taze, kırmızı kocaman kirazlar.

Ağzım sulandı, karnım guruldadı. Acıktığımı anlayınca düşünmeden ağaca doğru koştum. Ağaca vardığımda bir ses duydum.

“Uyarmalıyım, tadı aynı değil.” dedi kuş, yumuşak bir erkek ses tonuyla.

“Sana ne be.” dedim. İki kiraz koparıp aynı anda ağzıma attım. Aldığım şeftali tadıyla hayal kırıklığına uğradım. O an hatırladım; fantastik bir manga yazmak istemiştim ama artık ne düşünüyorsam aldığım tat beni rahatsız etmişti. “Demiştim.” dedi kuş, bulunduğu yerde ayağıyla toprağı eşeleyerek. Ona döndüm.

“Sen niye beni cadıdan kurtardın?” dedim. Merakla karışık bir korku içimi yiyip bitiriyordu, beni yemek ya da intikam istiyor olabilirdi. Üstelik söyleyeceklerinden çekiniyordum. Kuşun sesi yumuşadı.

“Mirdu’da sana şeytan diyorlar.” Yüzüme vurulan gerçek problemle kollarım yanıma düştü.

“Kendilerince haklılık payları var ama bence sen şeytan değilsin.” Bu da cadı gibi mi acaba?

“Meleksin. En azından benim için.” dedi. Başını hafifçe yana eğmiş, bana bakıyordu. Sanki o da en az benim kadar şaşkın ve korku dolu bir heyecan duyuyordu. Neyse ki cadı gibi çıkmadı, şimdilik.

“Nasıl?” diyebildim sadece.

Anlamıyordum. Algılarım karışmıştı. Bundan korkmalı mıydım, yoksa sevinmeli mi? Bilemedim.

Telaşa kapıldı.

“Satırlarda, harflerde zincirliyken beni buraya gönderdin.” dedi. Şimdi desem ben seni hatırlamıyorum, hayal kırıklığına uğrar.

“Harflerin zincirinden Manga Bahçesi’ne. Burada yaşıyorum. Saklı bir diyar gibi burası.” Heyecanla etrafımda uçtu. “Mirdu’dakiler buraya gelemez. İstediğimde görünmez olabiliyorum.” Karşımdaki dala kondu.

“Hatırlasan beni, ben şey Andre Çölü’ndeki Manra kuşuyum.” Gözlerim kocaman açıldı, beklenti içinde bir şey dememi bekliyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yalan söylemek istemiyorum. Ben onu Mirdu’ya göndermedim ki?

“Burada olduğumu nasıl anladın?” dedim merakla.

“Andre Çölü'nde Bir Vaha adlı kitapta resmin vardı. Koşuya çıktığın an seni fark ettim.” Durdu soluklandı. Bu yüzden izlendiğimi hissetmiş olmalıydım.

“Yanına gelecektim ama seni Cadı izliyordu. Ona yakalanıp, esiri olmak istemedim.” dedi meraklı bir tonla.

“Peki beni nasıl çıkardın… ya da neden?” derin nefes aldım.

“Sende de insana ait olan şeyler var. Hatalar yapabiliyorsun.” dedi sakince.

“Ama işte… ben seni seviyorum.” Gözünü yüzüme dikti, gözlerimi kaçırdım. Bu sevgiyi hak ediyor muydum, emin değildim.

“Bana özgürlük verdin. Beni Manga Bahçesi’ne gönderdin. Üstelik istediğim zaman burası da dışarıya görünmez oluyor.” İtiraf gibi konuşuyordu. Sesinden mutlu olduğu barizdi.

“Ben olan biteni tam olarak anlayamıyorum.” dedim, ne tepki vereceğimi bilemeyerek.

“Kimse ne olduğunu anlamıyor, sevgili yazarım.” dedi, etrafımda uçarak. Bir süre onu izledim.

İnsanlar bile yaşadığı hayattan bir şey anlamıyor. Gerçek olmayan bir avuç karakterin anlaması, saçma olurdu değil mi? Gerçi karşılaştığım muamelelerden sadece üçü normaldi.

Hayır, ııı galiba ikisi. Pembe toynak beni teselliye değil, uyarmaya çalıştı. Suçlamıyor ama var olduğundan sorumlu olduğumun farkında. Manra ve Miyavden birbirinden tamamen farklı. Miyavden var olmaktan memnun. Sadece Cadı diyarında olmaktan hoşlanmıyor. Ama Manra bambaşka, beni tamamen masum görmese de halinden çok fazla memnun, hatta minnettar. Galiba beni karşılıksız seven tek varlık. Miyavden’i az da olsa ikna ettim gibi bir şey. Pembe Toynak ise sevmiyor, gerçi nefreti de yok, nötr davranıyor.

Peki dediği gibi, kimse olan biteni tam anlamıyorsa, beni niye suçluyorlar?

Neye göre şeytan olduğuma karar vermişler? Bir şey mi olmuş?

Yani Manra’nın dediği gibi tamamen haksız değillerse?

Peki ya benim bunda payım var mı?

İyi de Mirdu’yu ben yaratmadım ki?

Benim açımdan, onların yaşıyor olması da oldukça enteresan! Of aklım almıyor, ben bunları toplasan on, bilemedin on beş yılda yazdım. Bunlar nasıl o kadar kolay organize olmuşlar? Krallık, diyarlar, yöneticiler, gölge diyarı? Nasıl bölgelere ayrıldılar? Saçmalık! Gerçeklikten oldukça uzak.

Elim kalbime gitti, sertçe ovdum. Sanki sıksam sakinleştirebilecekmişim gibi geldi.

“Beni… yuttun mu?” dedim şaşkınlıkla. Göğsümdeki ağrıdan dikkatimi dağıttım ki panik atak tutmasın.

“Evet, şey seni görünmez yapmanın tek yolu buydu.” dedi. Uçarken kayısıdan ve etraftaki meyvelerden gagasıyla koparıp yutarak dolaşıyordu.

“Altın gibi parlıyorsun?” dedim sorgulayarak.

“Anka mısın?” diye ekledim, gözlerim şaşkınlıkla parlayarak.

“Pek ankaya benzemiyorum.” dedi gözlerini kapatıp.

“Hadi ama.” dedim. “Bizi biz yapan, hissettiğimizdir.” Dizime kondu, elimi yumuşacık, altın gibi parlayan tüylerinde gezdirdim. Gözlerini açtı.

“Beni seviyor musun?” dedi, meraklı bakışlarla beni süzerek. Onu incitmenin pek bir anlamı yok.

“Kim yaptığı, çizdiği şeyleri sevmez ki? Tabii ki seviyorum.” dedim. Gagasının üzerini okşadım. Söylediklerim yalan değildi. Tüyleri kabardı parladı hafifçe sarsıldı. Hoşuna gitmişti.

İçime bir burukluk yayıldı. Aklıma evdeki kuşum geldi, papağanım Tüylü. Acaba ne oldu? Yem verdiler mi? Garibanı uçurttular mı? Özlem ağır bir yük gibi kalbime çöktü. İstemsizce gözlerimden yaşlar süzüldü. Manra kuşu kucağıma iyice yerleşti. Başını dizime yasladı, çöktü. Gözlerini kapattı. Kafasının arkasını yavaşça okşadım.

Huzurum kaçık, ruhum daralıyor. Kahveyi, yemekleri, annemi, kardeşimi ve en çok da arkadaşlarımı özledim. İçime çöken acıya aldırış etmedim. Sözde aldırış etmedim. Özlem zor zanaatmış, herkesin harcı değilmiş. Elim istemsizce boğazıma gitti. Gitarımı, piyanomu özledim. Evet, piyanoyu yeni almıştım. Çalmaya daha yeni başlamıştım ama şimdi cehennemin ortasındayım resmen. Ne işim var adı sanı, ne olduğu belirsiz bu yerde? Nasıl geldim ben bu lanet yere, hiçbir fikrim yok. Kafam kazan gibi oldu, başımı ovuşturdum.

Günler birbirine karıştı. Sakura Manga bahçesinde geçen zamanın ne başlangıcını, ne de sonunu ayırt edebildim. Sanki düşünmekten başka yaptığım bir şey yoktu.

Haftalardır buradayım. Altın Tüy, cadının beni her yerde aradığını söyledi. İçimi kemiren duyguları bir kenara bırakmak istesem de, sürekli istemsiz ağlıyorum. Evime dönebilmek için haftalardır her gece dua edip, uyuyorum. Üzerim leş gibi kokuyor. Altın Tüy “yok, pis kokmuyorsun” dese de kendi kokumdan rahatsız oluyorum. Derede birkaç kez yıkanmış olmama rağmen bir halta yaramıyor. Üzerimde mürekkep kokusu kalıyor.

“Bugün de ağlayacak mısın?” dedi Altın Tüy üzgün bir tonla. “Yok, Altın Tüy.” dedim.

“Bugün evime dönüyorum. Nasıl geldiğimi anlayıp, doğruca dünyaya döneceğim.” Boynunu büktü.

“Seni de götürebilirsem, götürürüm.” Başını olumsuz salladı. “Götüremezsin. Bizler gerçek dünya da yaşayamayız.” Gerçeklik yüzüme çarptı.

“Burası, cadının da sana dediği gibi, gerçekliğin kırılma noktası.” Kafasını öne eğdi. “Ne diyor siz insanlar… hayata kuş boku.” Sesi üzgündü. Seslerin bile duyguları varmış.

“Hayata kuş boku demiyoruz,” dedim başını okşayarak.

“İçine sıçayım diyoruz.” Gagasını yere vurarak güldü.

Neye uğradığımı şaşırdım. Gülmesi durunca, bana baktı.

“Evine nasıl gideceksin?” dedi meraklı bir ses tonuyla. Kuş yüzlü olduğundan duygularını anlayamasam da sesindeki endişe, kalbime saplanan bir bıçak gibi hissettiriyordu. “Bilmiyorum!” dedim ve itirafım boğazımda kırık cam parçaları gibi kaldı. Gitmek istemiyordum ama gitmek zorundaydım. Evime, aileme, okurlarıma, hatta beni karakterlerim için zorbalayan tayfaya bile.

Ne çok şey varmış özlenecek bu hayatta. Su arıtıcısını bile özledim, buradaki sular mürekkep gibi. Kanımı içsem susuzluğumu daha kolay dindirebilirdim. Kalbime saplanan keskin acılar nefesimi keserken, hâlâ asıl sorun gerçekliği kavrayamıyor olmamdı. İncinmiş kalbim, neye incindiğini bilmiyordu. Haksız olduğumu hissediyordum ama bunların, artık adına ne derseniz deyin, gerçeklikte var olup, burada sıkışmasını istemedim.

Sakura çiçeklerinin yaprakları yağmur gibi üzerime düşerken fark ettim ki bunun karakterlerim için pek bir anlamı yoktu. Mesele bir şeylerin güzel olması değilmiş, mesele ne hissettirdiğiymiş.

Peki ben ne hissediyordum?

Özlem mi?

Eski hayatımı, en basiti serum bile özledim. Üşümeyi, güneşin yüzüme vurmasını…

Düşüncelerim göğsüme saplandı, nefesimi daralttı.

Sıcak çikolatayı özledim, soğuğun iliklerime kadar titrettiği zamanları. Resim yaparken boyaların elime bulaşmasını, annemin beni azarlamasını. Şerife teyzenin “yemiyorsun” diye söylenmesini. Üç ay sonra, doğum günümdü kutlayacaktım. Güya simli pasta olacaktı, sosyal medya da akım var diye taç takacaktım.

Aynen İnci…

Taç, taht senin neyine? Özlem içimde yavaşça kızgınlığa dönüşürken, yolcunun yolunda olması gerektiğini anlamanın eziyetiyle, suskunluğumu fark ettim. Daldığımı anlayan kuş huysuzlandı, omzuma kondu ve kafasıyla gözlerimden akan yaşları sildi.

Karakterlerim nasıl canlandı?

Hepsi değil de neden, sadece kötüler ve yarım kalanlar?

“Ağlamak yoktu?” dedi meraklı bir tonla.

“Altın Tüy… sen nasıl beni yuttun ya? Yani bu fizik kurallarına aykırı değil mi?” Merakım yerini sabırsız bekleyişe bıraktı.

“Bilmem. Senin bilmen lazım, sen tasarladın beni.” Kısa bir an düşünüyor gibi baktı.

“İlk var olduğumda maymun ağzımdaydı. Yanmakta olan bir ormandan kurtarıyordum.” Bilmiyor gibiydi. Sonra şaşkınlıkla bana baktı.

“Seni de, dereye attım.” Bir an durdu, anlamlandıramadı. Aklıma gelenle gülümsedim.

“Küçük Prens’teki boa yılanı gibi.” dedim, göz bebekleri büyüdü. “Hani, fili yutan yılan.”

Burada yılan da var mıydı acaba?

“Bir daha yılan yemem.” dedi korkuyla.

“Altı üstü bir hikâye.” desem de aldırmadı. Kuşun bana cadıdan çaldığı çantamı ve telefonumu aldım, hazırlanmaya başladım. Yine beni ağzına aldı.

Saatler sonra çıkardığında odamdaydım.

“Şimdi gidiyorum. Temizlen, beni çağır. Vedalaşalım.” dedi üzgün bir tonla.

Anlıyordum onu, şimdiye kadar benden başka kimseyle temas kurmamış.

“Geri dönersem sana arkadaş göndereceğim.” dedim gülümseyerek.

“Hayır, gönderme.” dedi ve pencereye doğru hızla uçup gitti. O da kendince haklı. Beni yanında istiyor, çünkü diğerlerinin onu kullanmaya çalışacağından emin.

Duşa girdim, temiz suyla yıkandım, kıyafetlerimi giydim. Aşağı indim, dolabı açtım, bir sürü yiyecek vardı. Baklava paketi dikkatimi çekti, çıkardım. İçinde tek bir tane kalmıştı. Ağzıma attım, tek ısırıkta çiğneyip yuttum. Allah, baklavayı da buzdolabını da bulandan razı olsun. Baklava sıcak yenmez, dolapta dinlenecek. Şerbeti içinde kalacak, dışarı akmayacak. Baklava öyle yenir. Yanına ılıman bir bardak inek sütü, mis yemede yanında yat. Uf tadı müthişti.

Ekmeğin içine, salam, domates, peynir gibi alakasız bir şekilde avokado ve kornişon turşuyu da doğrayıp sandviç yaptım. Tabağa aldım, hızlıca salona geçtim. Eee… ben şimdi ne arayacaktım?

O an durdum, bakışlarımı pencereden dışarıya çevirdim. Kuşun uçup gittiği boşluğu, kalbimde bıraktığı sıcak ağırlığı hissettim. Her şey bir anda anlam kazanmış gibi oldu ama hâlâ bitmemişti. Ev özlemim geçse de hâlâ özlemler, hâlâ sorular, hâlâ bekleyen bir hikâye vardı.

Sandviçi yedim, üzerine soğuk bir ayran içtim. Etrafı kurcaladım, zerre bir şey bulamadım. Evin her kapısından geçtim, dışarı çıktım baktım. Ev milim kıpırdamamıştı. İçeri döndüm, hava kararınca odama çıktım ve uyumaya çalıştım.

Gözlerimi gelen gürültüyle açtım. Telefonu elime aldım. Güvenlik kameralarından baktığımda, aşağıda bir sürü insan ve insanımsı varlık olduğunu gördüm. Evimi benden iyi tanıyan kimse yoktu. Hızlıca, ihtimal dahilinde önceden hazırladığım sırt çantamı aldım. Odamın camını açtım, çatıya çıktım. Kapağı kaldırdım, yangın merdivenine girdim. Gürültü çıkmasın diye kapağı kapatmadım. Korkudan yüreğim ağzımda, merdivenlerden ses çıkarmamaya dikkat ederek garaj çıkışına indim. Kapıyı açtım, sessizce dışarı çıktım.

Bir köşede, aldığım ama bir türlü kullanmaya fırsat bulamadığım bisiklet duruyordu. Burada olması tuhaf bir şekilde içime rahatlık hissi verdi. Kimse fark etmesin diye sürükleyerek uzaklaştım. Yeterince mesafe aldığımı düşündüğüm anda bindim ve pedalları çevirmeye başladım. Kalbim kulaklarımda atarken hiç bilmediğim bir yere çıkıverdim. Sokağın çıkışına doğru döndüm ki önüme iki araba, birkaç motorlu ve bir de süpürgeyle uçan biri çıktı. Korkuyla yutkundum.

“Nereye, şeytan?” dedi mumyaya sarılı olan. Has, bir bunlar eksikti. Ben bunu daha önce de yaşamıştım. Boynuzu olan, yılan gözlü biri gülerek.

“Hadi ama suçlular kaçar!” hay sizin suçlunuza da şeytanınıza da. Etraf bir anda gündüz gibi aydınlandı. Karakterlerin yaydığı ışık gözümü almaya başladı. Aydınlıkta, bir eczanenin duvar dibinde olduğumu fark ettim. Mor eczane. Hangi akılla mor yazdıysam.

Hepsi öfkeliydi. Ne yapabilirdim? Evimde uyanmalıydım, ailemin yanında. Hay içine sıçayım böyle işin. Ellerim titriyor, saatim ötüyordu.

“Konuşmayacak.” dedi biri, kırmızı gözleri ve sivri dişleriyle. Hay babasının şeyine… Lan kim bana vampir yaz dedi? Bu da mı gerçeğe döndü?

Karşımdaki çakma Jackie benzeri kıza baktım. Elinde bıçak yerine su tabancası yazmıştım. Öyle hatırlıyordum, umarım hâlâ öyledir. Bir başkası önüme dikildi, at kafalı bir adamdı. “Beni neden yarattın?” Yaratmadığımı söylesem anlarlar mı ki acaba? Denemekten başka şansım yok gibi.

“Ben yaratmadım, yazdım. Gerçek olacağınızı bilmiyordum.” dedim omuz silkip dudaklarımı aşağı doğru çekerek.

“Arsız.” dedi bir diğeri.

“Cadı onu canlı istiyor.” dedi, tepemde sinek gibi uçan, süpürgeli minik noel baba kılıklı yaratık. Sarı noel baba mı olur, kırk santim boyunda?

Bana silah doğrultanlara baktım. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yumdum.

“Hoşça kal özgürlük.” Pes ettim teslim oldum. Bekledim ama kimse bana yaklaşmadı. Kaçışma sesi duyunca gözlerimi açtım. Devasa bir şey omuzlarımdan tuttu. Korkuyla gözlerimi geri yumdum, tekrar gözlerimi açtığım anda sanki biri beni kitap sayfalarıyla tokatlıyormuş gibi hissettim. Ardı ardına savrulan sayfalar, sert rüzgâr.

“İmdat!” diye bağırdım korkuyla.

“Kimse benden seni almaya cesaret etmez insan.”

Ölüme teslim oldum. Gözlerimi kapattım, derin derin nefes almaya çalıştım ama zorlanıyordum. Sanki bir helikopter pervanesi üstümden geçiyordu. Omuzlarım çöktü, pençeleri saplanmıyordu ama gücü incitmeye yetiyordu. Keskin bir acı kollarımı sardı.

Beni fırlatır gibi bıraktığında derin bir nefes aldım. Ayağa kalkmaya çalıştım ama başaramadım. Dizlerim titriyor, bacaklarım ağırlığımı taşımayı reddediyordu.

“Sağ ol… beni onlardan kurtardığın için.” Dedim nefes nefese.

Korkudan ne dediğimi bile bilmiyordum. Beni babasının hayrına kurtarmış olamaz değil mi? Başımı muhatabımı görmek için çevirince. Gri parlak pullu ejderha görmemle yutkundum. Gözlerim doldu.

“Seni kurtardım.” dedi ejderha, boş bir bakışla.

“Çünkü, o zevk bize ait.” İşte şimdi has siktir.

Beni izleyen dişlerinin üzerinde dilini gezdiren ejderhadan gözlerimi bir süre ayırmadım. Sanki gözlerimi ayırsam ağzının içinde olacakmışım gibi geldi. İşkencedense bir an önce akibetimi öğrenmek en doğrusu gibi geldi bana.

“Beni öldürecek misin?” Sesim titriyordu.

Saatim hâlâ ötüyordu.

“Yok.” dedi burnundan duman püskürterek.

“Bu sana merhamet olur.” Sesindeki kin, nefret ve aşağılama beni olduğum yere çiviledi. Ne demek merhamet? Lan daha kötüsü de mi var?

“Ne demek istiyorsun?” dedim. Kalbimdeki sızı büyüdü.

“Sen onun hakkısın,” dedi keyifli bir tonla. Tiksintisini gizlemeyen sesiyle başıyla bir yeri işaret etti.

Başımı işaret ettiği yöne çevirip baktım.

Lanet olsun. Bu saray bozması tarihi kasvetli yalı? Vay babasına.

Kahretsin. Hayır.

Hayır ya hayır.

Olmaz.

Olamaz.

Bu kadarı da çok fazla.

“Yalvarırım Allah’ım O olmasın! Kazıkta yakılmaya bile razıyım lütfen.”

Başım benden bağımsız sağa sola sallanmaya başladı. Vücudumdaki tüm hareket kabiliyetim kayboldu.

Evime dönmek istiyorum. Dünyaya. Bir daha şikayet etmem hayatımdan. Ama o olmasın lütfen.

“Olamaz… lütfen olmaz…”

Ejderhanın kahkahası yankılandı.

“Beni sen ye?” ejderhaya baktım. Bana aldırış etmedi.

“Arven olmaz…” Sesim içime kaçtı.

“Yalvarırım o olmasın.” Beni saran güçsüzlüğü iliklerime kadar hissettim.

“Beni sen ye lütfen. Beni onun insafına bırakma…” gözlerimden akan yaşlara aldırmadan.

“Lütfen, Arven olmasın.”

Sizce İnci neden Arvenden korkuyor?

Sizce inciye ne olacak?

Sizce İnci kaçmayı başarabilir mi?

Oylamayı ve fikirlerinizi yorumlarda yazmayı unutmayın.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.