İçeriğe geç

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 8 · 11 dk okuma

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 8

Koru

Sabahın ilk ışıkları, perdelerin arasından sızıp odamın zeminine ince, altın sarısı çizgiler çizerken gözlerimi açtım. Kafamın içi günlerdir ilk kez bu kadar hafifti; ne armoni jürisinin stresi ne de sanat tarihinin bitmek bilmeyen konuları zihnimi tırmalıyordu. Yatakta doğruldum, darmadağın olmuş sarı buklelerimi gözlerimden çekmek için ellerimle geriye doğru taradım. Tam o anda burnuma dolan o keskin, taze çekilmiş kahve kokusu ve ardından gelen tereyağı cızırtısı beni gerçek dünyaya döndürdü.

Dün gece... Dün gece rüya değildi. Okulun o tekinsiz, ulaşılamaz serserisi Mert, kapıma çakırkeyif bir halde dayanmış, içindeki o kırılgan duvarları ilk kez önüme indirmiş ve hemen yan odadaki koltukta uyumuştu.

Yataktan sessizce kalktım. Üzerimdeki bol gri tişörtü ve altımdaki pijama altını düzelterek koridora çıktım. Adımlarım mutfağa doğru yaklaştıkça kahvenin o davetkar kokusu daha da keskinleşti. Mutfak eşiğinde durup içeriye baktığımda, gördüğüm manzara karşısında bir an nefesimi tutmak zorunda kaldım.

Mert, sırtı bana dönük bir şekilde ocağın başında duruyordu. Altındaki siyah kot pantolonu ve geniş, çıplak sırtıyla benim açık tonlardaki küçük, aydınlık mutfağıma o kadar tezat bir görüntü oluşturuyordu ki... Ama o tezatlığın içinde tuhaf, insanı sarmalayan bir uyum vardı. Simsiyah kuzgun saçları tezgaha doğru eğildiğinde gözlerine düşüyordu, arkadan bakıldığında omuzları her zamankinden daha geniş ve dik duruyordu. Sol bacağına hala tam yük veremediği için hafifçe sağa doğru yaslanmıştı ama ocağın başındaki hareketleri şaşırtıcı derecede pratikti.

"Günaydın," dedim, sesimin uykulu ve pürüzlü çıkmasına engel olamayarak. Bir yandan gözümü ovuşturuyordum ve emindim ki yüzüm yeni uyandığımda hep olduğu gibi şişti.

Mert, sesimi duymasıyla birlikte elindeki spatulayı bırakıp yavaşça bana doğru döndü. Bembeyaz tenindeki o kızarık yara izleri ve gözünün altındaki hafif sarılık, sabahın bu duru ışığında daha da netleşmişti. Ama o kapkara gözlerindeki dumanlı perde tamamen kalkmıştı; bakışları son derece net, uyanık ve tuhaf bir şekilde yumuşaktı. Dudaklarının kenarı, beni o halimle görmesiyle hafifçe yukarı kıvrıldı.

"Günaydın civciv." dedi. Sesi sabaha özel o pürüzlü, boğuk tonuyla mutfağın sessizliğinde yankılandı. Arkasındaki tezgahta duran, üzeri hafifçe buğulanmış cam bardağı eline aldı. "Gece sana rahatsızlık verdiğim için kusura bakma. Kafam pek yerinde değildi. Kendimi affettirmek için sana kahve yaptım. Sevdiğin gibi, buzlu Americano."

Bardağı bana doğru uzattığında şaşkınlıkla birkaç adım ilerleyip elinden aldım. Parmaklarımız birbirine değdiğinde, onun teninin o tanıdık sıcaklığı içimi ürpertti. Bardağa baktım; sütsüz, şekersiz, tam olarak kafede benden duyunca şaşırdığı o sertlikte hazırlanmıştı.

"Teşekkür ederim," dedim, kahveden derin bir yudum alırken. O keskin acılık uykumu anında dağıttı. "Şaşırdım açıkçası. Sen mutfağa girer miydin? Serseri görüntün tamamen yalan olabilir mi?" Muzip bir şekilde sırıttım.

" 'Poser motorcu Mert.' "

Mert, hafifçe gülerek arkasındaki tavaya geri döndü. "Hafife alıyorsun beni Bulut," dedi, adımı o pürüzlü sesiyle telaffuz ederken. "Kardeşimle yalnız yaşadığımız zamanlarda mutfak tamamen bendeydi. Sana peynirli, hindi fümeli bir omlet hazırlıyorum. Geç otur masaya, zaten iki dirhem bir kemik kalmışsın."

Söylediği şeyle birlikte bana nasıl kızdığı, kilo verdiğim için nasıl hesap sorduğu geldi aklıma. Masanın kenarındaki sandalyeyi çekip oturdum. Mert, birkaç dakika içinde mükemmel görünen omleti tabağa alıp masanın tam ortasına bıraktı. Kendine de bir fincan sıcak filtre kahve koyup tam karşımdaki sandalyeye, o hafif topallayan bacağını dışarıya doğru uzatarak oturdu.

Beraber, mutfaktaki o sakin sabah sessizliğinin içinde kahvaltı yapmaya başladık. Dün gecenin o ağır havasından sonra bu sabah sıradan bir üniversite öğrencisi gibiydi.

"Eee," dedi Mert, fincanından bir yudum alıp arkasına yaslanırken. O koyu gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Bugün sınavın var mı? Yine kütüphanelerde sabahlayıp eritme de kendini..."

"Hayır," dedim, omletimden küçük bir parça alırken. "Bugün teorik sınavım yok. Ama öğleden sonra etüdüm var. Çalma pratiği yapacağımız için uzun sürebilir." Lokmamı irice açtığım gözlerle yuttum.

"Yuhh, elin amma lezzetliymiş. Madem böyle yeteneklerin vardı niye söylemiyorsun eşek."

Mert gözleri kısılarak güldüğünde simsiyah düz saçlarından bir tutam alnına düştü. Paketi masanın üzerinde duran sigarasına eli gitti ama hemen sonra vazgeçip elini geri çekti. "Tamam," dedi net bir sesle. "Ben seni bırakırım okula."

"Motorla mı?" diye sordum, bacağına bakarak. "Yani... bacağın hala tam iyileşmemiş Mert. Kullanabilecek misin?"

"Sol bacağım vites bacağı, biraz zorlar ama sıkıntı yok. Hem dün gece kapına kadar o motorla geldim, unuttun mu?" Dudaklarının kenarı serseri bir gülüşle kıvrıldı. "Hadi hazırlan çıkalım."

Yarım saat sonra; üzerime beyaz, oversized tişört ve rahat bir kot pantolon giymiş olarak apartmanın önüne indim. Mert, o canavara benzer Kawasaki'nin yanında bekliyordu. Tişörtünü ve ceketini giymiş, kaskını aynaya asmıştı. Beni görmesiyle birlikte motorun gidonuna asılı siyah, mat bir kask uzattı.

"Al bakalım," diyerek kaskı bana doğru uzattı.

Kaskı elime aldığımda, vizörün hemen yan tarafına yapıştırılmış olan o küçücük detayı fark ettim. Beyaz, sevimli bir bulut stickerı tam oradaydı. Kalbimin aniden göğüs kafesime sertçe vurduğunu hissettim. O sert, soğuk görunümlü; sokaklarda motor deviren adam, benim için aldığı yedek kaskın üzerine benim ismimin sembolünü yapıştırmıştı. Salaktı bu çocuk... İyi anlamda.

Şaşkınlığımı ve içimde uyanan o yoğun duyguyu gizlemek için hızla başımı kaldırdım, fark etmemiş gibi yaparak kaskı başıma geçirdim ve klipsini epey zorlanarak takmaya çalıştım.

Mert, benim beceriksizce klipsle uğurşmamı izlerken hafifçe güldü. "Ver bana," diyerek öne doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp ellerini çenemin altına yerleştirdi. Parmaklarının o hafif erkeksi, parfüm ve tütün kokan teni boynuma değdiğinde nefesimi tuttum. Klipsi tık diye yerine oturturken kapkara gözlerini kaskın vizöründen doğrudan gözlerime dikti. "Tamamdır, sarı çıyan."

Mert de kaskını takıp motora bindi, bacağını hafifçe sakınarak yerleşti. Ben de arkasına geçip oturdum. İlk kez onun arkasına biniyordum. Ne yapacağımı bilemeyerek ellerimi motorun arkasındaki demirlere koyacakken, Mert arkasına bile bakmadan sağ elimi yakaladı ve sertçe kendi beline doladı.

"Sıkı tutun," dedi, sesi motorun homurtusunun arasından boğukça yükselirken.

Motor çalıştı. Otoparkta Kaan’ın arabasının kaputunda otururken onun hız tutkusunu, motoru nasıl çılgınca sürdüğünü düşünmüştüm ama bugün tamamen farklıydı. Mert motoru o kadar yavaş, o kadar düzgün sürüyordu ki... Yol boyunca tek bir ani fren yapmadı, tek bir viraja sert girmedi. Arkasındaki benim varlığımı, canımın yanabileceği ihtimalini her saniye hesaba katıyor gibiydi. Bu tekinsiz çocuğun benimleyken nasıl bu kadar korumacı ve dikkatli bir sürücüye dönüştüğünü görmek tuhaftı... Başımı yavaşça onun o geniş, sert sırtına yasladım. Deri ceketinden yükselen o temiz kokuyla birlikte gözlerimi kapattım. Hızli gitmediğimiz için huzurlu bile sayılabilirdi yolculuğumuz...

Kampüsün kapısından içeri girip konservatuvar binasının önünde durduğumuzda motorun sesi sustu. Kaskı kafamdan çıkarıp darmadağın olmuş sarı buklelerimi salladım. Mert de kaskını çıkardı, simsiyah düz saçları alnına dökülmüştü. Bembeyaz tenindeki o yara izleriyle bana baktı ve parmaklarını saçlarına geçirip dağıtmaya çalıştı.

"Teşekkür ederim," dedim, kaskı ona uzatırken. "Çok... sakin sürdün."

Mert hafifçe gülümsedi. Kaskı alıp arkaya yerleştirdi. Tam arkasını dönüp gidecekken duraksadı. Dudaklarını araladı, bir şey söyleyecek gibi oldu, o koyu renk gözlerinde tereddütü gördüm sonra hızla vazgeçti. Başını iki yana salladı.

"Neyse," dedi, sesi pürüzlü bir fısıltı gibi çıktı. "Etüdünden çıkınca söylerim."

"Bekleyecek misin beni?" diye sordum, içimdeki o çocuksu heyecanla.

Mert, motoruna yaslanıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Tabii bekleyeceğim. Buradayım. Çıkışta alırım seni," dedi net bir sesle.

O söz, içimde koca bir güven çemberi oluşturdu. Binanın merdivenlerini tırmanırken arkama dönüp baktığımda, onun hala orada durmuş beni izlediğini gördüm.

Saatler süren etüt, piyano başındaki o parmaklarımı parçalayan pratikler o kadar hızlı geçti ki... Kafamın içinde sadece çıkışta beni bekleyen o kapkara gözler vardı. Etüd sonunda ilk kez bu kadar hızlı toparlanmıştım. Arkadaşlarımla son notaları da toplayıp dosyama koydum ve piyanomun kapağını kapattım. Bu sırada hava yavaş yavaş kararmaya, akşamın o lacivert esintisi kampüsü sarmaya başlamıştı. Çantamı alıp biraz bitkin, biraz da Mertin ne söyleyeceğinin merakıyla binadan çıktım.

Mert, tam bıraktığım yerde, motorunun üzerine oturmuş, telefonuna bakıyordu. Ben çıkmadan on dakika önce yazmıştım, burada beklediğini zannetmiyordum tüm ders boyunca. Muhtemelen Cenklerle kafede oturup daha sonra dönmüştü. Beni görmesiyle birlikte telefonunu cebine attı ve ayağa kalktı. Yüzündeki o yorgunluk ifadesi, beni görmesiyle birlikte yerini tatlı bir memnuniyete bıraktı.

"Bitti mi?" diye sordu.

"Bitti," dedim, yanına ulaşarak. "Çok yorucuydu ama değdi, ritim kaçırmıyorum."

Mert beni tepeden tırnağa süzdü. "Farkındayım. Ve günlerdir çalışmaktan doğru düzgün bir şey yemediğini de biliyorum," dedi. Ardından elini hafifçe omzuma koydu, o sıcaklık yine içimi titretti. "Hep okulda vakit geçiriyoruz, hep buralarda buluşuyoruz. Seni bugün güzel bir yemek yemeye götürebilir miyim Bulut?"

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Onun dünyasında lüks restoranlar ya da baş başa yemekler pek yok gibi geliyordu bana ama bu teklif o kadar içten, o kadar doğaldı ki... "Olur," dedim, hafifçe gülümseyerek. "Bayağıdır yemek yapmaya da üşeniyorum, düzenim çok karıştı."

"Biliyorum," dedi Mert, kaskı bana uzatırken. "O yüzden seni benim bildiğim iyi bir yere götüreceğim."

Yolculuğumuz bu kez şehrin o gürültülü, kalabalık merkezinden tamamen uzak bir yöne doğruydu. Motor, şehrin kuzeyindeki o geniş, sık ağaçlıklı korunun içine doğru saptığında havadaki koku tamamen değişti. Çam ağaçlarının, nemli toprakların ve akşam serinliğinin kokusu burnuma doluyordu. Korunun derinliklerine doğru ilerleyen o dar, taşlık yolda Mert motoru yine aynı dikkatle sürdü. Bense yer yer onun belini bırakıp vizörümü açarak temiz havayı içime çektim...

Nihayet, ağaçların arasında gizlenmiş, tamamen ahşaptan yapılmış, son derece sıcak ve samimi bir restoranın önünde durduk. Mekan, büyük kütüklerden inşa edilmiş dağ evlerini andırıyordu; dışarıya taşan sarı, loş ışıkları ve bacasından tüten hafif odun kokusuyla insanı anında sarmalayan, sıcacık bir ortama sahipti.

Mert motoru park edip kaskları aldığında, restoranın kapısındaki bir görevli aceleyle yanımıza geldi. "Mert, hoş geldin iki gözüm!" dedi adam samimi bir saygıyla. Mert’in buranın sahibiyle doğrudan bir tanışıklığı, belki de eskiden kalma sağlam dostluğu vardı bilemiyorum ama adamın onu gördüğüne sevindiği kesindi. Sıkıca sarıldılar.

"Hoş bulduk Harun abi." dedi Mert, sesini biraz yumuşatarak. "Üst kat, teras boş mu?"

"Normalde akşamları çok dolu olmadığımız zaman açmıyoruz Mert'im." dedi adam gülümseyerek. "Ama sen gelmişsin, lafı mı olur? Hemen hazırlatıyorum, geçin yukarı."

Birlikte restoranın o gıcırtılı, kalın ahşap merdivenlerinden yukarı çıktık. En üst kata adım attığımızda, kendimi tamamen açık alanda, harika bir terasta buldum. Terasın etrafı ahşap çitlerle çevrilmişti ve bu çitlerin üzerinden, sütunların arasından sarkan yemyeşil sarmaşıklar, adeta mekanı korunun bir parçası haline getiren rengarenk bitkilerle süslenmişti. Akşamın serin esintisi terasın içinde rahatça dolaşırken, etraftaki küçük fenerlerin ve gaz lambası tipli ışıldakların sarı ışığı ahşap zemine çok sıcak, huzurlu bir hava katıyordu. Ve en önemlisi, bu güzel terasta sadece Mert ve ben vardık. Bizim için özel olarak açılmıştı.

"Beğendin mi?" diye sordu Mert, arkamdan gelip ceketimi, yani hırkamı almama yardımcı olurken. Sesindeki o pürüzlü ton, korunun uğultusuna karışmıştı.

"Çok güzel..." diye mırıldandım, çitlerin hemen kenarındaki, manzaraya en hakim ahşap masaya doğru ilerlerken. "İnanılmaz sıcak bir yer burası. Sarmaşıklar, bitkiler... Kendimi okuldan ve dünyadan çok uzakta hissediyorum."

Mert sandalyemi çekip oturmama yardım etti, ardından tam karşımdaki yerini aldı. Garsonlar kısa süre içinde masayı donatmaya başladı. Mert’in benim için seçtiği, o günlerdir ihmal edilen bedenime ilaç gibi gelecek olan taze sebzeler, sıcak çorba ve mükemmel pişmiş ana yemekler sırayla masadaki yerini aldı.

Yemek boyunca, kütüphane masalarındaki o gergin, kaçamak bakışlardan veya dün gecenin o ağır, itiraflarla dolu panik havasından tamamen uzaktık. Mert bana çocukluğundan, o babası askerdeyken küçük kardeşiyle o uzak evde nasıl yemek yapmayı öğrendiklerinden bahsetti. Sesi o kadar dingin, o kadar rahattı ki, sanki günler önce sokaklarda motor deviren çete sağ kolu o değildi. Ben de ona piyanomun tuşlarına ilk dokunduğumda ne hissettiğimi, ailemin firmasının soğuk dünyasından kaçmak için müziğe nasıl sığındığımı anlattım.

Mert, tabağımdaki yiyecekleri bitirmemi büyük bir dikkatle izliyordu. "Eee, sarı çıyan," dedi, bardağından bir yudum alıp arkasına yaslanırken. Dudaklarının kenarı o çok iyi bildiğim serseri ama tatlı tavırla kıvrıldı. "Piyano çalarken dünyayı tamamen unutuyor musun gerçekten? Kütüphanede ders çalışırken de öyleydin. Yanından kim geçerse geçsin senin ruhun duymuyor."

Hafifçe güldüm, rüzgar sarı buklelerimi yüzüme savururken ellerimle oynadım "Evet, biraz öyleyim. Odaklandığım zaman etrafımdaki her şey siliniyor. Ama senin o motorunun sesini duymamak imkansız zaten, ne kadar uzakta olursam olayım o gürültü beni buluyor."

"O gürültü seni rahatsız mı ediyor yani?" dedi Mert, gözlerini hafifçe kısarak. Koyu renk gözlerinde muzip bir ışık parladı.

"Başlarda evet," dedim dürüstçe, bembeyaz tenindeki o sararmış morluk izlerine bakarak. "Ama bugün... bugün hiç öyle değildi. Hayatımda ilk kez bu kadar yavaş ve düzgün giden bir motor gördüm. Arkandayken hiç korkmadım, hatta koruda gitmek çok huzurluydu."

Mert sessizce bana baktı. Simsiyah düz saçları alnına düşerken, bakışlarındaki o sert hatların benim karşımda nasıl tamamen yumuşadığını bir kez daha fark ettim. "Arkamda sen vardın çünkü," dedi, sesi her zamankinden daha boğuk ve kısık çıktı. "Seni sarsmaya, korkutmaya niyetim yok."

Söylediği bu basit ama içten cümleyle içimdeki tüm savunma mekanizmalarının eridiğini hissettim. Tatlı, sakin sohbetimiz, korudan yükselen o çam kokulu esintinin eşliğinde akıp gitti. Hayatım boyunca ilk kez birinin yanında bu kadar güvende, bu kadar tamamlanmış hissediyordum.

Yemeğin sonuna doğru, dışarıda hava tamamen kararmış, gece korunun ve terasımızın üzerine bir örtü gibi çökmüştü. Garsonlar masadaki tabakları toplayıp bizi o baş başa sessizlikle bıraktığında, terası çevreleyen sarmaşıkların ve bitkilerin arasında küçük, yeşilimsi sarı ışıklar belirmeye başladı.

Bir, iki, derken onlarca küçük ışık sarmaşıkların yaprakları arasında, ahşap çitlerin üzerinde dans etmeye başladı.

"Ateş böcekleri..." dedim, heyecanla yerimde hafifçe doğrularak. Gözlerim çocuksu bir hayranlıkla etrafımızdaki o parıltılara kilitlenmişti. "Mert, bak! Sarmaşıkların arasına gizlenmişler. Ne kadar güzeller. Çocukluğumdan beri bunlardan görmemiştim..."

Mert etraftaki ateş böceklerine bakmadı. O koyu renk gözlerini bir saniye bile benim yüzümden, parıldayan sarı buklelerimin üzerindeki ve irislerimdeki ışıktan ayırmadı. Masanın üzerinde duran elimi fark etti. Büyük, sargılardan yeni kurtulmuş elini yavaşça masanın üzerinde kaydırdı ve benim elimin hemen yanına, parmaklarımızın uçları birbirine hafifçe değecek şekilde bıraktı. Onu geri çekmedim.

"Çok güzeller," diye mırıldandı Mert. Ama gözleri hala doğrudan gözlerimin içine bakıyordu, sesindeki o pürüzlü sıcaklık içimi titretti. "İyi ki gelmişiz."

"İyi ki," dedim, sesim huzurun o en duru tonuyla terasın sessizliğine karışırken.

Açık havadaki terasta, etrafımızı saran yeşil sarmaşıkların ve gecenin karanlığında masalsı bir dans sergileyen ateş böceklerinin altında oturmaya devam ettik. Aramızda resmi bir teklif, büyük bir adlandırma yoktu; ama masanın üzerinde birbirine değen parmaklarımız ve gecenin sessizliğinde birleşen bakışlarımızla, kalplerimizin birbirine hiç bırakmamak üzere bağlandığını ikimiz de çok iyi biliyorduk.

//Slow burn yazmak...çok zor.

Ben istiyorum ki hemen evlensinler, sevişsinler sonra da bir tanesi ölsün ve kitap bitsin.

Ama size bunu yapmayacağım çünkü iyi biriyim. Bu arada bu seferki bölüm 2240 kelime falan. Doyasıya okuyun, akşama yapabilirsem böyle bir tane daha sallarım.

Hatam varsa affola, öpüldünüz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.