İçeriğe geç

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 9 · 9 dk okuma

Sarı Çıyan (BL)

Bölüm 9

Duvarın Ötesi

Vizelerin o boğucu, insanı nefessiz bırakan yoğunluğu nihayet geride kalmıştı. Son iki günün kolay, sadece teslim odaklı birkaç seçmeli dersi de bitince konservatuvar koridorları derin bir nefes almıştı. Günlerdir kütüphanenin o loş ışığında, kahve bardaklarının arasında kaybolan hayatım yavaş yavaş kendi ritmine dönüyordu. Ancak hayatımın ritmini asıl değiştiren şey, derslerin hafiflemesi değil, mutfağımdan, salonumdan ve en önemlisi piyanomun başından eksilmeyen o simsiyah gölgeydi.

Mert’le koruda geçirdiğimiz o masalsı gecenin üzerinden bir hafta geçmişti. O geceden sonra aramızda adı konulmamış ama ikimizin de ruhuna işleyen o sessiz anlaşma, evimin duvarları arasında ete kemiğe büründü. Bacağı tamamen iyileşene kadar dersleri benim evimde yapmaya karar vermiştik. Tabii buna ne kadar "ders çalışmak" denirse...

"Hayır Mert, öyle sert basarsan sadece gürültü çıkar. Piyano dövülecek bir şey değil, serbest bırak kendini."

Gülerek Mert’in sol elinin üzerine kendi elimi koydum. Salonumun köşesinde duran, odadaki en değerli eşyam olan duvar piyanosunun başında yan yana oturuyorduk. Benim pastel tonlardaki dünyama, o yine o vazgeçilmez siyah tişörtü ve kollarındaki hafifçe dağılıp solmaya yüz tutmuş dövmeleriyle tamamıyla tezatlık katıyordu. Ama bu tezatlık artık beni korkutmuyor, aksine içimi garip bir sıcaklıkla dolduruyordu. Ying ve yang gibiydik sanki.

"Oğlum, ben hayatımda klavye dışında tuşa basmamışım," diye homurdandı Mert. Sesi her zamanki o pürüzlü, boğuk tonuyla kulağımın hemen dibinde yankılandı. Simsiyah düz saçları alnına dökülmüştü, yüzünde nadiren görülen o çocuksu, muzip bir çaresizlik vardı. Kaşlarını çatmış, odaklanmaya çalışıyor.

"Kod yazarken parmaklarım uçuyor ama bu alet resmen bana direniyor. Bak, yine bastım yandaki tuşa. Niye bu kadar yakın yapmışlar anasını satim..."

Mert’in (o koskoca, sokakları birbirine katan, hırpani çete liderinin) piyano tuşları karşısındaki devasa beceriksizliği ve homurtusu beni kahkahalara boğdu. Başımı onun omzuna doğru eğip gülerken, sarı buklelerim Mert’in boynuna sürtündü. Benim bu halimi görmesiyle birlikte yüzündeki o sahte sinirli ifade anında dağıldı. Kapkara gözlerindeki dumanlı perde aralandı ve bana o kadar yumuşak, o kadar derin bir bakış attı ki...

"Gül bakalım, sarı çıyan," diye mırıldandı, sesini iyice kısarak. Sağ elini yavaşça piyanodan çekti, parmakları benim saçlarımın arasına sızdı. Buklelerimi şefkatle geriye doğru iterken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında, teninden yükselen o parfüm ve hafif sigara kokusunun karışımı olan o tanıdık erkeksi koku başımı döndürdü. "Seninle böyle güleceğimizi bilseydim, okula hiç uğramaz direkt kapına yatardım."

"Mert..." dedim, nefesim onun dudaklarına çarparken. Hâlâ gülümsemekten kendimi alamıyordum. Kalbimin ritmi, az önce çaldığım allegro tempodan çok daha hızlıydı. Elimi onun göğsüne koydum, tişörtünün altındaki o güçlü kalp atışını avcumun içinde hissettim.

Mert tam bana doğru eğilecekken piyanonun üzerinde duran telefonu o sessizliği bıçak gibi bölen sert bir cızırtıyla titremeye başladı. Mert duraksadı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, derin ve bıkkın bir nefes alarak uzandı ve telefonu aldı. Ekrana baktığında o az önceki yumuşak, aşık adamın yüz hatları anında gerildi. İlk tanıştığım tekinsiz serseriye saniyeler içinde geri dönmüştü.

Arayan Cenk’ti. Mert telefonu açıp kulağına götürdü. Evin sessizliğinde Cenk’in sesi dışarıya taşacak kadar yüksek ve endişeli geliyordu.

"Abi gelmen lazım," diyerek doğrudan konuya girdi Cenk. Sesi sanki sinirden titriyordu. "Kaç zamandır ortamlarda yoksun, bacağım sakat dedin eyvallah dedik ama durumlar bildiğin gibi değil. Artık bir el atman lazım anasını satayım, bunlar ortalığı boş buldular."

Mert gözlerini benden kaçırıp piyanonun tuşlarına bakarak dikleşti. "Ne oldu Cenk? Sıkıntı ne, sadede gelsene." diye sordu, sesi o mutfaktaki ya da az önce saçlarımı okşayan sesten tamamen farklı, buz gibi bir otorite barındırıyordu.

"Abi telefonda olmaz, akşam gel. Herkes seni bekliyor." dedi Cenk.

Mert bir an durdu. Bakışları benim üzerimde, evde giymeyi sevdiğim yumuşak lila hırkamın ve korkuyla açılmış gözlerimin üzerinde gezindi. Dudaklarını birbirine bastırdı. "Tamam," dedi net bir sesle. "Zaten... Bulut’u da artık oradakilere bir tanıtmam, göstermem gerekiyordu. Biz bu akşam geliyoruz."

Telefonu kapattığında içimi tarifsiz bir huzursuzluk kaplamıştı. "Mert... Ne oluyor?" diye sordum, sesimin titremesine engel olamayarak. "Nereye gidiyoruz? Ekibe tanıtmak da ne demek?"

Mert ayağa kalktı, sandalyenin arkasında asılı duran o ağır, siyah deri ceketini omuzlarına geçirdi. "Korkma sarı çıyan." dedi, yanıma gelip eğilerek alnıma sıcak bir öpücük kondururken. "Sadece benim olduğum dünyayı, benim arkamdaki insanları görme vaktin geldi. Sana kimsenin zarar veremeyeceğini, o çocukların senin için de canını vereceğini de görmeni istiyorum. Hadi, üzerine kalın bir şey al."

Yarım saat sonra, Mert’in motorunun arkasında, akşamın ve çökmekte olan gecenin o ayazında şehrin arka sokaklarına doğru ilerliyorduk. Ama bu sefer o karanlık otoparka ya da serserilerin toplandığı boş araziye gitmiyorduk. Motor, semtin en bilindik, dışarıdan oldukça canlı görünen büyük bir barın önünde yavaşladı. Mekanın adı, büyük neon ışıklarla parıldıyordu ama barın önüne yaklaştıkça ters giden bir şeyler olduğunu anlamam uzun sürmedi.

Motorun susturup indik. Barın önünde Kaan, Hakan, Cenk ve mahallenin diğer çocukları, üzerlerinde deri ceketleriyle gergin bir şekilde sigara içerek bekliyorlardı. Ama beni asıl sarsan şey barın görüntüsü oldu. Girişteki o devasa cam pencereler tamamen indirilmişti; yerler keskin cam kırıklarıyla doluydu. İçerideki ahşap masaların, sandalyelerin bir kısmının kırıldığı, dekoratif eşyaların zarar gördüğü dışarıdan bile netçe seçiliyordu. Resmen savaş alanı gibiydi.

Mert kaskını çıkarıp motora asarken kaşlarını sonuna kadar çattı. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı, sokaklara hakim olan bir adamın öfkesiydi. Benim elimi sıkıca kavradı ve çocuklara doğru ilerledi.

"Hayırdır ne oldu?" diye sordu Mert, sesi adeta gürledi. "Burası Vedat abinin mekanı değil mi? Hangi şerefsiz girmiş?"

Cenk, Mert’i görmesiyle derin bir nefes aldı ama gözleri hemen arkasındaki bana kaydı. Mert’in benim elimi nasıl kenetlediğini görünce duraksadı. "Abi..." dedi Cenk, barın kırık camlarını işaret ederek. "Evet, Vedat abinin mekanı. Akşamüstü bir keşif ekibi gelmiş buraya. Yeni türeyen o genç, ne olduğu belirsiz tipler... Mekana çökmeye, haraç kesmeye çalışmışlar. Vedat abi de eski topraktır bilirsin, haracı vermeyip herifleri oyalamak için usulen pazarlık yapmaya, sonra kapı dışarı etmeye kalkınca keş, serseri kim varsa çağırıp saldırmışlar mekana. Camı çerçeveyi indirip gitmişler."

Hakan araya girdi, sigarasından derin bir nefes çekerek. "İş bilmiyorlar abi, bilmiyorlar burası sahipsiz değil. Buranın arkasında bizim olduğumuzu, Vedat abinin kim olduğunu falan bilseler yapamazlardı. Toplandık, senden haber bekliyoruz. Bunlara ne yapsak yakışır?"

Duyduğum kelimeler karşısında kanımın çekildiğini hissettim. Haraç, mekan basma, had bildirme... Bunlar sadece filmlerde ya da benim asla dahil olmak istemediğim o uzak, karanlık haber bültenlerinde olan şeylerdi. Mert’in elini daha da sıkı tuttum, parmaklarımın ucunun korkudan bembeyaz kesildiğine emindim.

Mert, çocukların öfkesini izlerken derin bir nefes aldı. Yüzündeki o soğukkanlı, hesapçı ifade beni daha da korkuttu. "Tamam," dedi Mert, ses tonu şaşırtıcı derecede sakin ve netti. "Fevri hareket etmeyeceğiz. Benim önce yukarıdaki birkaç büyük abimle daha konuşmam lazım. Birkaç kişiden de destek almam lazım. Ayrıca..." Durdu, gözlerini sokağın başına çevirdi. "Bu iş büyürse başımız ağrır, rapor tutulsun sigorta için, Vedat abim zarar etmesin. Polislere de saldırıyı yapanları bizim halledeceğimizi ima edip sus payı vermemiz lazım."

Mert’in bu rahatlığı, bu planlı suç dünyası zihnimi paramparça ediyordu. Doğru ya... Mert’in babası yüksek rütbeli bir askerdi, geçmişinden gelen o emniyet ve asker çevresi sayesinde mahallede bu kadar rahat at koşturabiliyor, polislerin göz yummasını sağlayabiliyordu. Onun bu nüfuzu, sokaktaki çocukların ona bir kral gibi tapmasının asıl sebebiydi. Eminim bir kısmın da nefret etmesinin sebebiydi...

Mert aniden arkasına döndü ve beni çocukların tam ortasına, o çemberin odağına çekti. Elimizi hafifçe kaldırır gibi yaptı ama hareketi son derece korumacıydı. Çocukların hepsi, mahallenin o sert, hırpani gençleri bir anda susup bize baktı.

"Beni dinleyin," dedi Mert, sesini şimdiye dek bu kadar net duymamışımdır. "Bu çocuk, Bulut. Benim sevgilim."

İlk kez... İlk kez bu kelimeyi herkesin içinde, o karanlık dünyasının tam ortasında göğsünü gere gere söylemişti. İçimde bir yerlerde o masalsı aşkın gururu yeşerse de, içinde bulunduğumuz ortam o yeşeren şeyi ezmeye yetiyordu.

"Bundan sonra," diye devam etti Mert, gözlerini tek tek Kaan’ın, Cenk’in ve diğerlerinin üzerinde gezdirerek. "Bulut’un kılına zarar gelmeyecek. Ben yoksam siz varsınız. Okulda, sokakta, mahallede... Ona yapılacak en ufak bir yanlış, doğrudan bana yapılmış sayılır. Kimse ona ters yapamaz, kimse sesini yükseltemez. Benim size emanetim bu çocuk, hepiniz de benim canımdan kanımdan sayılırsınız."

Mert’in bu kesin, tartışmaya kapalı konuşmasının ardından çetedeki çocukların ve bir iki kadının hepsi tek tek başlarını salladı. Cenk, bana doğru bir adım atıp hafifçe gülümsedi. "Hoş geldin yenge... Yani Bulut. Mert abi ne diyorsa o. Bizim de başımızın üstünde yerin var," dedi. Kaan ve Hakan da aynı saygıyla gülümseyip başlarını salladılar. Hepsi Mert’in bu ilanından sonra benden yayılan savunmasızlığı değil, Mert’in arkamdaki gücünü kabul etmişti. Hepsi sanki bu karardan bir kuvvet almış, bir liderin geri dönüşünü kutlar gibiydiler.

"Bu meseleyi de halledeceğim, içiniz rahat olsun. Kuvvete ihtiyaç olacağı zaman size haber gelir, önce bir bu ekip kimmiş neymiş öğrenmek istiyorum."

Mertin konuya açıklık getiren türden sözleriyle içimdeki korku dalgası artık durdurulamaz bir boyuta ulaşmıştı.

"Mert," dedim fısıltıyla, onu biraz geriye, barın ışıklarının ulaşmadığı o karanlık köşeye doğru çekerek. Sesim düşündüğümden daha ağlamaklıydı. "Mert lütfen... Ne kuvveti, ne halletmesi? Ne konuşuyorsunuz siz? Ben senin için çok endişeleniyorum. Bacağın daha yeni iyileşti, seni sıkıştırıp ne hale getirdiklerini unuttun mu? Böyle bir şeye girmeyeceksin değil mi? Sen hiç girme bu işe nolur."

Mert, benim o titreyen ellerimi kavradı. Yüzümü ellerinin arasına aldı, bembeyaz tenindeki o yara izleri loş ışıkta parıldarken gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bana karşı sonsuz bir şefkat vardı ama aptal serseri gururu ve daha da aptal sokağın kuralları hala oradaydı.

"Bulut... Civcivim, sakin ol," dedi, sesi yine benim Mert’ime dönerken. "Seni bu işlerin dışında tutacağım, görmüyor musun? Seni korumak ve ben olmasam bile korunduğuna emin olmak için buradayım."

"Beni böyle koruyamazsın Mert!" diye çıkıştım ilk kez ona sesimi yükselterek. Sinirden yüzüm yanıyordu adeta. "Bir bar basılmış, camlar indirilmiş. Yarın bir gün o adamlar sana silahla, bıçakla gelecek! Polis çevren var diye, abilerin var diye sana hiçbir şey olmayacak mı sanıyorsun? Ben senin o kütüphane masasındaki halini seviyorum, piyanoda beceriksizce tuşlara basışını seviyorum... Bu pisliği istemiyorum."

Mert derin bir iç çekti, bakışları sokağın karanlığına kaydı, yersiz gururu kelimelerine yansıdı. "Bu işler senin o temiz dünyandaki gibi dönmüyor Bulut," dedi, sesi soğuk ve gerçekçiydi. "Eğer ben bugün burada geri adım atarsam, o adamlar yarın sadece Vedat abinin mekanını değil, benim evimi, senin evini tararlar. Sokakta bir kez zayıflık gösterirsen, gereken cevabı vermezsen seni çiğnemeden geçmezler. Ben aynı zamanda bu çocukların abisiyim, bu mahallenin sorumluluğu bende. Kaçmam."

Gözlerindeki o sokağa ait inatçı, karanlık kararlılığı gördüğümde onun benim dünyama ne kadar yakınsa, o tekinsiz dünyaya da bir o kadar ait olduğunu acı bir şekilde anladım...

//Gece gece kafam attı bunların da arasını biraz bozayım dedim, böyle de tatlı biriyim. Fazla mutluluk iyi değil kuzum birbirinize kendinizin nazarı değer. Arada kavga iyidir.

Şimdi Bulut'a trip attırsam (aranızda bi'okuyucum var o kendini biliyor) dalga geçilecekti ben de Mert'i biraz keko ortamlara sokayım dedim. Bulutumun yanakları kızarıyor falan diye dalga geçerseniz keserim çocuğu valla kıymetini bilin yaşıyorken.

Gerçi bana belli de olmaz.

Hatam varsa söylersiniz ve şimdiden affola. Öpüldünüz.

Bölüm sonu

1 yorum