Mert’in telefonuma gönderdiği o son mesaja bakarken kalbimin nasıl hızlandığını, içimdeki o çocuksu heyecanı dün gibi hatırlıyordum. Ancak hayat, bazen kendi ritmini sizin heyecanlarınıza göre ayarlamıyordu. Mert'e sadece tek bir cümleyle cevap verebilmiştim: “Bakarız Mert, şu an vize hazırlıkları çok yoğun, haberleşiriz.”
Ve gerçekten de o andan sonra hayatım tam anlamıyla bir kaosa dönüştü.
İnsanlar konservatuvar okumayı sadece günde birkaç saat enstrüman çalmaktan ibaret sanıyor belki ve bilmeyenler için dışarıdan bakıldığında her şey çok soft, çok kolay ve sanatsal olabilir fakat işin aslı hiç de öyle değil. Hele ki benim gibi, arkasında ailesinin maddi gücü olmasına rağmen o güce sığınmayı reddeden biri için bu okul tam bir hayatta kalma mücadelesiydi. Bizim okul bir vakıf üniversitesiydi ve ben bu bölümde %100 tam burslu olarak okuyordum. Ailem her ne kadar şirketlerinin getirisiyle arkamda durabilecek olsa da, konservatuvarı seçtiğim gün aramızda esen o soğuk rüzgarlar yüzünden onlardan para istemek hoşuma gitmiyordu. Eğer ortalamam belirli bir sınırın altına düşerse bursum kesilirdi. Bursumun kesilmesi demek, bu şehre, bu özgürlüğe ve en önemlisi piyanoma veda edip ailemin o baskıcı kanatlarının altına, istemediğim bir geleceğe geri dönmem demekti.
Bu korku, içimde adeta bir kıvılcım misali başlamış ve yangınlara doğru büyüyordu.
Önümde sadece 'etüdlerim' yoktu; sanat tarihi, armoni, müzik teorisi ve form bilgisi gibi her biri ayrı birer derya olan teorik derslerin sınavları kapıdaydı. Bizim sınavlarımız diğer fakülteler gibi bir haftaya sıkışıp bitmiyordu. Yetenek sınavları, uygulamalı jüriler ve teorik testler derken neredeyse bir aya yayılan, insanı ruhsal ve fiziksel olarak tüketen bir süreçti.
Ben de korkuma inat çalışmak ve ortalamamı yüksek tutmak için kendimi tamamen kütüphaneye ve piyano odasına gömdüm.
Günler günleri, geceler geceleri kovaladı. Sabahın ilk ışıklarına kadar büyük kütüphanenin loş masalarında, önümde kalın sanat tarihi kitapları ve sayfalarca Bach notalarıyla çalışıyordum. Çoğu zaman eve sadece birkaç saat uyumak, duş almak ve üzerimi değiştirmek için uğruyordum. Yemek yemeyi unuttuğum, sadece kahve ve kantinden aldığım tatsız sandviçlerle günü geçiştirdiğim zamanların haddi hesabı yoktu. Aynaya her baktığımda, o her zaman parıldayan sarı buklelerimin yer yer matlaştığını, gözlerimin altının uykusuzlukla kızarıp çöktüğünü görüyordum. Ama durmaya hakkım yoktu. Bursumu da korumak zorundaydım.
Bu amansız koşturmacanın arasında, Mert’le olan derslerimizi de birazaskıya almak zorunda kalmıştım... Ona istemeden de olsa bir buçuk hafta boyunca, kütüphane köşelerinde aceleyle yazılmış, kısa ve ruhsuz mesajlar atıp durdum:
“Mert selam, kusura bakma bugünkü dersi ertelemek zorundayım. Sanat tarihi vizesi var, başımı kaldıramıyorum.”
Birkaç gün sonra bir yenisi:
“Mert, çok üzgünüm ama ertelediğimiz dersi iptal etmek zorundayım. Armoni jürisine gireceğim, sabaha kadar piyano odasındayım. Kusura bakma.”
Mert bu mesajların hiçbirine beni zorlayacak, üsteleyecek cevaplar vermedi. Genelde sadece “Tamam”, “Sıkıntı yok, dersine bak” gibi kısa, ketum ve onun tarzına uygun yanıtlar gönderdi.
Andan sonra, zamanla Mert aklımdan biraz olsun çıkmaya başladı. Zihnim o kadar büyük bir bilgi ve stres yükü altındaydı ki, o simsiyah düz saçları, kapkara gözleri ve motorunun o gürültülü egzoz sesi yavaş yavaş arka plana itildi. Ondan uzaklaşmıştım. Belki de bu yoğunluk, kendime bile itiraf edemediğim o tuhaf duygulardan kaçmak için sığındığım en güvenli limandı. Araya giren bu mesafe, mantığıma iyi gelmişti. En azından ben öyle sanıyordum.
Cuma gecesi, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Ağır geçen armoni sınavının ve ardından gelen son piyano pratiğinin ardından nihayet eve dönebilmiştim. Üzerimdeki o büyük yorgunluk dalgasıyla kendimi yatağa atmış, günlerdir düzgün uyuyamamanın verdiği sersemlikle derin bir uykuya dalmıştım. Ev tamamen sessizdi, dışarıda ise hafif bir yağmur çiseliyordu.
Aniden sertçe çalınan kapı sesiyle sıçrayarak uyandım.
Yatakta doğruldum, kalbim sanki göğüs kafesimi delecekmiş gibi hızla çarpmaya başladı. Duvara asılı saate baktım; gece yarısı ikiye geliyordu. Bu saatte kim gelirdi ki? Damla’nın bir şey olsa mutlaka önce arardı. Telefonuma elimi attığımda bildirim olmadığını gördüm.
Korkuyla yataktan kalktım, üzerimdeki bol gri tişörtü çekiştirerek koridora çıktım. Adımlarım çıplak parkenin üzerinde ses çıkarırken kapının deliğine yaklaşmaya bile korkuyordum.
Kapıya ulaştığımda nefesimi tutup deliğe baktım ve gördüğüm figürle birlikte donakaldım. Bizim aptal bu.
Hemen kapının kilidini çevirip açtım. Kapı açılır açılmaz içeriye keskin bir alkol kokusu ve yağmurun o toprak kokusu doldu. Mert, kapı pervazına hafifçe yaslanmış, dumanlı ve çakır keyif bakışlarıyla karşımda duruyordu. İki hafta önce kütüphanede gördüğüm o ağır yaralı adam henüz tam olarak gitmemişti. Bacağına hafif de olsa basabiliyordu ama hala tam iyileşmediği için bariz bir şekilde topallıyordu. Yüzündeki kaş ve dudak çatlakları yavaş yavaş kabuk değiştirmiş, geriye kabuk bağlamış yara izleri bırakmıştı. Sol gözünün altındaki o koyu morluk ise hafif sarıya dönmüştü.
Mert hiçbir şey söylemeden, o simsiyah düz saçlarının altından uzun uzun bana baktı. Bakışları yüzümde, darmadağın olmuş sarı buklelerimde, üzerimdeki uykudan yeni uyandığım gri tişörtümde gezindi. Ardından beni hafifçe kenara iterek içeri girdi. Adımları hafifçe yalpalar gibiydi ama yine de o aptal dik duruşunu korumaya çalışıyordu.
Doğrudan salona geçti ve sanki kendi eviymiş gibi, oradaki geniş gri koltuğa kendini boylu boyunca uzatıverdi. Siyah deri ceketinin fermuarını yarıya kadar indirdi, başını koltuğun kolçağına yaslayıp derin bir nefes verdi. O kapkara gözlerini tavana dikti.
"Bir şey oldu zannettim," dedi Mert. Sesi her zamankinden çok daha boğuk, pürüzlü ve derinden geliyordu. Kelimeleri hafifçe birbirine yuvarlıyordu ama ne dediği çok net anlaşılıyordu. "Kaç zamandır seni görmüyorum."
Kapıyı sertçe kapattım.
"Sen bildiğin gerizekâlısın Mert. Bir şey oldu sandıysan okulda bi uğrayıversene salak çocuk."
Salona arkasından girip koltuğun birkaç adım uzağında durdum. Kollarımı bağlauarak ona baktım. "Ya bir şey olduğu yok," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Sadece çalışıyorum. Sınavlarımın ne kadar ağır olduğunu sana mesajda da yazmıştım. Gecenin bir saati aklım çıktı sersem herif."
Mert başını yavaşça bana doğru çevirdi. Gözleri çakır keyif olmanın verdiği o dumanlı ve gevşek ışıkla parlıyordu. Yüzündeki o hırpalanmış yara izleri, o an ona tuhaf bir şekilde daha da çekici bir hava katmıştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"İyi o zaman," dedi, dediklerimin yarısını duymadığına eminim. Eliyle odanın köşesinde duran piyanoyu işaret ederek. "Sen çalış, ben de dinleyeyim. Çal bir şeyler."
"Bu saatte mi?"
"Bu saatte," dedi Mert, gözlerini tekrar kapatıp arkasına yaslanırken. "Hadi, civciv. İstersen oynak bir şeyler çal?"
Onun bu ısrarcı ama sakin haline karşı koyamadım. Belki de günlerin verdiği o uykusuzluk ve stres, onun bu çakır keyif sığınışıyla bir anlığına hafiflemişti. Piyanonun başına geçtim. Tabureye oturup kapağını açtım, parmaklarımı tuşların üzerine bıraktım. Komşum eve polis göndermezse iyiydi. Gece yarısının bu sessizliğinde, dışarıdaki yağmurun ritmine uyan, sakin ve yumuşak bir parça seçtim kendime. Tuşlara her basışımda, odanın içine yayılan melodi sadece kütüphane masalarındaki yorgunluğumu değil, aramızdaki o görünmez gerginliği de eritip gidiyordu. Okuldan tamamen ilgisiz, keyfi bir parça çalıyordum. Erik Satie - Gymnopédie No.1.
Birkaç dakika sonra, parçanın sakin bir yerinde Mert’in yerinde doğrulduğunu hissettim. Başımı hafifçe çevirdiğimde, koltuktan kalkıp o hafif topallayan bacağıyla bana doğru adımladığını gördüm. Piyanonun hemen yanına geldi, elini ahşap gövdeye yaslayıp tepemden bana doğru eğildi. Gözlerini doğrudan yüzüme dikmişti.
"Bulut..." dedi aniden, sesi o kadar sert ve pürüzlü çıktı ki parmaklarım tuşların üzerinde durakladı. Birkaç saniye bir şey diyecek gibi baktı gözlerime, sanki söyleyeceği ve itiraf edeceği şeyler vardı da dili varmıyordu. Hızlıca silkelenip çattı kaşlarını.
"Kilo mu verdin sen?"
Şaşkınlıkla kaşlarım kalktı. Mert’in kaşları hâlâ çatıktı, o koyu renk gözleri yüz hatlarımda ve boynumda geziniyordu. Bembeyaz tenindeki o sert ifade geri gelmişti ve bu kez bariz bir şekilde bana kızgındı.
"Yüzün küçülmüş," diye devam etti, sargılardan yeni çıkmış o iri elini hafifçe bana doğru uzatıp ama dokunmadan havada bırakarak. "Gözlerinin altı çökmüş. Kendini hiç ihmal etmeyeceğini falan sanıyordum ben senin. Bu halin ne?"
"Sadece... sınav stresi işte," dedim, onun bu ani, korumacı ve hesap soran tavrıyla ister istemez şaşırmıştım. Ayağa kalktım, piyanonun kapağını yavaşça kapattım. "Önemli bir şey değil."
"Önemli," dedi Mert, gözlerini gözlerimden ayırmadan, sesi hala o hafif öfkeli tondaydı. "Bir daha seni kütüphanede sabahlatıp bu hale getirenin..." Cümlesini tamamlamadı ama ne demek istediğini çok iyi anladım.
Aramızdaki bu yoğunluğu dağıtmak ve onun çakır keyif halini hatırlatmak için konuyu değiştirdim. Bakışlarımı onun o topallayan bacağına ve dumanlı gözlerine çevirdim.
"Bu şekilde motora binemezsin," dedim net bir sesle. "Kafan hafif çakır zaten, bacağın da tam iyileşmemiş. Bu gece burada uyu. Ne sikime içtin ki bu kadar?"
Mert, söylediğim şeyle birlikte duraksadı. O simsiyah düz saçlarının altından bana öyle uzun uzun baktı ki, gözlerindeki o dumanlı perdenin arkasından sızan gerçek bir kırılganlığı ilk kez bu kadar net gördüm. Derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. Bembeyaz tenindeki yara izleri, o an bir suçluluk belirtisi gibi belirginleşti.
"O gece..." dedi, sesi her zamankinden çok daha boğuk, pürüzlü ve kısıktı. "Sadece motordan düşmedim ben Bulut. Bizimkileri sevmeyen bir grup şerefsiz beni tek yakalayıp arkadan sıkıştırdılar. Gazlamak zorunda kaldım. Sonra da... mal gibi düştüm işte ellerine."
Duyduğum şeyle içim ürperdi ama sözünü kesmedim. Bizimkiler derken kast ettiğinin o gece gördüğüm çete olduğunu tahmin etmek zor değildi.
"Gururuma yediremiyorum." diye devam etti, sargısız ellerini sinirle saçlarının arasından geçirerek. Koltuğa oturdu geri. "İlk kez birileri beni bu kadar çaresiz bıraktı. Günlerdir kafamın içinde sadece kaza ve sonrası dönüp duruyor. Sana zayıf görünmek de istemedim, itiraf da edemedim kendime. Buraya da gelemedim... Oturdum içtim işte."
Bakışlarımı onun o hırpalanmış yüzünden ayıramadım. Tanıştığım serseri çocuğun ilk kez kendi zayıflığını, gururunun nasıl kırıldığını bana bu kadar açık bir şekilde anlatması içimde tuhaf bir şefkat uyandırmıştı.
"Tamam," dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Şimdi bunları düşünme. Burada güvendesin. Zaten kafan iyi değil, süremezsin de. Bu gece kalıyorsun."
Mert, bıkkın bir kabullenişle başını sallayıp kendini tekrar koltuğa bıraktı. "Tamam, sarı çıyan. Söz, uslu duracağım," diye mırıldandı, dudak kenarı hafifçe kıvrılırken.
Hemen öğrenci evimin bazalı yatağına gidip altından temiz bir çarşaf, yastık ve kalın bir battaniye çıkardım. Salona geri dönüp, Mert’in oturduğu geniş gri koltuğu onun rahatça sığabileceği şekilde hazırladım. Mert, ben çarşafı sererken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan, o dumanlı bakışlarıyla beni izledi. Ceketini ve pantolonunu çıkarttığında ona çok bakmamaya çalıştım. İşimi bitirip battaniyeyi üzerine bıraktığımda, "İhtiyacın olan bir şey olursa seslen, yan odadayım," dedim.
"Sağ ol, Bulut," dedi, sesi uykunun eşiğindeymiş gibi iyice derinden gelerek.
Işıkları kapatıp odama geçtim. O gece, aynı evin içinde ama tamamen ayrı yataklarda, aramızdaki o ince duvarların arkasında uyuduk. Dışarıda bahar yağmuru çiselerken, yan odada onun varlığını hissetmek, vize haftasının tüm yorgunluğuna rağmen bana uzun zamandır hissetmediğim tuhaf, dingin bir huzur vermişti...
//Normalde bilerek kısa kesiyordum bu sefer okuyucu isteğiyle saldım. (Dediğim gibi yorumlarınızı vs okuyorum seviliyorsunuz.)
Dip not, konservatuvar müfredatı hakkında en ufak fikrim yok bizim unide biraz gördüğüm kadarıyla yazıyorum hatam varsa affola. Öpüldünüz.
