Bir hafta geçti.
O lanet günün üzerinden bir hafta geçti.
Her geçen gün biraz daha yapayalnız kaldığımı fark etmemin üzerinden de bir hafta geçti.
Babamın herkesim olduğunu bilememişim.
Yeterince kıymetini bilememişim.
Pişmanım. Onunla geçirmediğim her bir dakika için.
Yatağımda uzanırken, bunları düşünüp ağlamak artık benim için bir alışkanlık olmuştu.
Her sabah, her gece, her an yanaklarımı ıslatan gözyaşları tek arkadaşımdı artık.
Kendimi herkesten soyutlamış, kimseyle muhattap olmuyordum.
Kapının nazikçe çalınmasıyla, bir kez daha burnumu çektim. Bir prensese yakışmayan bir hareket olduğunu bilmeme rağmen, elbisemin kollarıyla önce gözyaşlarını sonra burnumu temizledim.
”Gir.”
”Prensesim.. kahvaltıya katılmak istemediğinizden emin misiniz?”
”Evet. Aç değilim Maria. Rahat bırakın beni.”
Yüzüne bakmıyordum, duvara bakarak konuşuyordum.
”Ama kraliçem dedi ki-“
“Kraliçe umrumda bile değil. Rahat bırak beni. Aç değilim işte.”
”Elbette, prensesim. Kraliçeme ileteceğim.”
Cevap vermedim.
Kapıyı kapatıp çıktı, bende ağlamaya kaldığım yerden devam ettim.
*****
Maria, sarayın yemek salonunun kapısını hafifçe tıklattı.
İçeriden gel, sesinin gelmesiyle birlikte biraz bekleyerek içeri girdi.
Kraliçe Gelina, ona soru dolu bakışlarla bakarken, Maria hemen açıklamaya girişti.
Herkesin korktuğu gibi o da bu zalim kraliçeden korkuyordu.
En ufak yanlış hareketinde ceza alacağını bilirdi çünkü.
“Kraliçem, prenses odasından çıkmak istemiyor. Ne desem gelmedi.”
”Ne? Ne demek bu! Kraliçe gelmeni söyledi demedin mi!”
”Söyledim efendim. Rahat bırakmamı istedi.”
Kraliçe, Maria’ya öfkeyle bakarken, Maria başını öne eğdi.
Ardından, kraliçe, bakışlarını kapının önünde bekleyen muhafızlara çevirdi.
”Muhafızlar! Prensesi derhal buraya getirin! Gerekirse zorla, gerekirse sürükleyerek. Hemen!”
”Emredersiniz, Kraliçem.”
Hızlıca salondan ayrıldılar ve yerlerine farklı muhafızlar geçti.
*****
Camın önündeki kırlangıçları izlerken, içimi çektim.
Bir anlığına, yalnızca bir anlığına onlar gibi özgür olabilmeyi diledim.
Uçup, çok uzaklara gitmek.
İzini kaybettirmek.
Yok olmak.
Ama bu imkansızdı.
Babamın tekrar yanımda olabilmesi kadar imkansızdı hemde.
Kapı bir kez daha çalarken, gözlerimi kapattım.
Ve derin bir nefes aldım.
Aslında tek istediğim yalnız kalmaktı.
Ama o bile imkansızdı burada.
”Gel!”
İçeriye giren sert adımlardan, onların muhafızlar olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Sırtım onlara dönüktü ama bu sert, güçlü, itaatkar adımların tek sahibi muhafızlardı bu sarayda.
Arkamı dönmeden, “Ne istiyorsunuz?” diye sordum.
”Kraliçemiz sizi yemek salonuna bekliyor, prenses.”
Sabır dilenircesine, gözlerimi bir kez daha kapattım.
”Size gelmeyeceğimi söylemiştim. Evet, kesinlikle söyledim bunu. Neden tek hatırlayan benim muhafız?”
Benimle konuşan muhafızın yanındaki küçük bir kahkaha kaçırınca, ortamda bir sessizlik oldu.
Muhafız devam etti.
”Sizi gerekirse zorla götürmemiz söylendi, prenses. Lütfen, buyurun.”
”Sadece biraz sabır, sadece biraz sabır ver. Lütfen.”
Tavana bakarak söylediklerim, yeniden bir sessizliği başlatıyordu ki, arkamı döndüm.
”Madem bu kadar ısrar ettiniz, kraliçenin derdi neymiş öğrenelim bakalım öyle değil mi?”
Gözlerimi devirdim.
