“Kral öldü!”
Her şey bu iki kelimeden oluşan cümleyle başladı.
Karanlık, sarayı ele geçirmekle kalmayıp tüm ülkeyi etkisi altına aldı.
Sarcaios Kralı ölmüştü.
Kral benim babamdı.
Babam ölmüştü.
Ve bu dünyanın en acı şeyiydi.
Tüm sarayı bir telaş sararken, duvarın dibine çöktüm, ellerimi kulaklarıma siper ettim.
Ben Alina Sarcaios, babamı kaybettim.
Yaşama sebebim, ellerimden kayıp gitti.
“Şifacı! Bir şeyler yapın!”
”Kral mı öldü?”
”Neler oluyor?”
”Yolu açın! Acil durum!”
Hizmetçiler, muhafızlar, şifacı, babamın cansız bedeni ve ben.
Aciz ben.
Zavallı ben.
Aliva Sarcaios, bir zavallıydı.
Tüm vücudum titrerken, kendime gelmeye çalışıp ayağa kalktım.
”Hayır!!” Çığlıklar attım, kendimi parçaladım.
Bir saatin sonunda, ses tellerim işlevini yitirmişti. Artık sesim bile çıkmıyordu.
”Ölmedi. Hayır. Ölmedi babam.”
Delirmiş gibi fısıldıyordum boşluğa doğru.
Kafamı iki yana sallamaya devam ettim.
“Ölemez ki. Yapmaz bunu bana. Bırakmaz beni.”
Bağırmaya çalışmama rağmen fısıltı gibi çıkan sesimle birlikte deli gibi titriyordum.
‘Eğer bir gün, yanında ben olmazsam, buralar sana emanet kızım.’
Babamın sözleri kulağımdaki çınlarken, bir gözyaşı daha yuvarlandı yanağımdan.
Burnumu çektim, ellerimle duvardan destek alarak, ayağa kalktım.
Güç, acıya rağmen gülümseyebilmekti.
Gülümsedim. En kocamanından.
Güç, yaraları dikebilmekti.
Kalbimin üzerinde açılan o kocaman kesiği diktim.
Güç, bu saatten sonra Aliva Sarcaios’tu.
Yüzümdeki gülümsemeyle birlikte, babamı son kez görmeye gittim.
