“Herkesin gecesi, kendi karanlığından.”
Gürültülü bir ses tüm uykumu böldüğünde sabah olduğunu anlamıştım. “Hepiniz toplanma yerlerine!” diyordu ses ve birkaç dakika arayla bu söylediğini yineletiyordu. Yüzümü yıkayıp yapay pencereye baktım, dışarıda kar yağıyordu. Kar o kadar güzeldi ki bir anlığına pencerenin ardında olmak istemiştim, dışarıda olmak ve karda yürümek istemiştim. Gözlerimi sıkıca kapadım, burada olmak demek kendini kontrol edebilmek demekti. Ben kendimi kontrol edemezsem onlar rahatlıkla bana yardım ederdi ve eminim ki bunu yapmakta hiç çekinmezlerdi.
Sarı ışığı takip edip toplanma yerine doğru yürüdüm. Sırtıma değen bir şeyle irkilsem de değen şeyin dün konuşan adamın eli olduğunu anladığımda rahatladım. “Acaba bugün neler olacak, çok heyecanlıyım.” diyordu adam. Ben heyecanlı değildim, aksine gergindim. Bu adamın bu kadar heyecanlı olması tuhafıma gitmişti ama umursamadım. “Ben Cesur.” dedi adam ve elini uzattı. Uzattığı eli sıktım ve “Ben de Arın, memnun oldum.” dedim. Adam başını salladı ve gülümsedi, o sırada çoktan toplanma yerine girmiştik. Bir süre sonra megafondan bir ses yankılandı. Seste “Robotların masaya koyduğu kağıtta sorulan soruyu cevaplayın. Herkes cevaplamak zorunda. Eğer yanlış bir cevap verirseniz robotlarımız bunu anlayacaktır ve başına geleceklerden onlar sorumlu değildir.” denmişti. Herkes merakla masadaki kağıda doğru yürüdü, kağıdı okuduklarında etrafımdakilerin yüzlerini inceledim. Oldukça karmaşık hissettiklerini anlamıştım. Kimi donup kalmıştı, kimi tepkisizdi, kiminin gözleri dolmuştu. Merak edip kağıdı aldım, kağıtta yazan şey irkilmeme ve denizin dibine gömdüğüm olayların gün yüzüne çıkmaya çalışmasına neden olmuştu. Titriyordum, havayla alakası olmayan bir titremeydi bu. Beni, unutmaya çalıştığım o ana, ölmeyi her gece dilemek zorunda bıraktıran o olaya götürmüştü.
Soruda şöyle diyordu; buraya gelmenizdeki nedeni yazın, kendinizden vazgeçirecek kadar büyük olan o nedeni yazın. Soru buradaki yaşantımızı değiştirebilecek güçteydi, eminim ki bu soruya verdiğimiz cevapları bize karşı kullanacaklar ve baskı oluşturacaklardı. Herkes aldığı kağıtla beraber odasına doğru yürüdü. Biraz daha beklemeyi tercih ettim, aslında nedenini bilmediğim bir şekilde beklemek zorunda hissettim kendimi. Herkes tek tek odadan çıktı, odada yalnızca ben, robotlar ve o kız vardı. Kız, ona baktığımı fark ettiğinde kaşlarını çattı. Gözleri dolu doluydu, ayakta durmakta güçlük çekiyor gibiydi. Saçları belinden aşağı doğru süzülüyordu; karamel rengi saçlarına değen robotların ışığı, saçlarını daha açık renkte gösteriyordu. “Ne bakıyorsun?!” dedi sert bir şekilde sonra yürüyüp gitti. Odasının numarasına göz ucuyla baktığımda 6735 olduğunu gördüm. Ardından kapıyı sertçe kapattı, kapının sesi tüm koridorda yankılandı.
Yaklaşık bir süredir kağıtla bakışıyordum, bomboş kağıtta annemin yüzünü görüyordum. Oturmak beni boğmaya başlamıştı, bu yüzden kalkıp odanın içinde gezmeye başladım. Siyah bir kutu gözüme çarptı, kutu tozlanmıştı. Elimle tozları silkeledim, kutuyu açtığımda içinden yavru bir örümcek çıktı. Kutunun en dibinde bir de kağıt vardı. Kağıdı aldım ve dikkatlice, katlanmış olan kağıdı açtım. Yazanları fısıldayarak okumaya başladım.
“Neden aldılar seni,
Bu buz gibi eller neden,
Ne için bu sıcaklık,
Senin yokluğunda her yer kış,
Ne olur aç kollarını bana doğru koş.”
Bu beş mısralık bent, benim annem için yazdığım şiirin ta kendisiydi. Bu şiirin burada ne işi vardı? Kutu tozluydu, içinden örümcek de çıkmıştı bu yüzden buraya yeni konulmuş olamazdı fakat buraya ilk geldiğimde bu kutuyu görmemiştim, eğer burada olsa gözüme çarpmaz mıydı? Bu konuyu sonra düşünmek zorundaydım çünkü az önceki anonsta “Hızlı yazın ve yazınızı robota hemen teslim edin.” denmişti. Yazacaktım ama hayatımda her şeyi apaçık anlatmak istemiyordum. Başka bir yolu olmalıydı, gerçekten doğruları söyleyip onların anlamayacağı şekilde yazmalıydım. Ama nasıl? Nasıl, nasıll..
Gökteki yıldızlar kıskanıyordu onu
Bir olup plan yaptılar
Gökyüzünü ikna edip yok edeceklerdi onu
Planları sorunsuz işledi
Gökyüzü kendi elleriyle yeryüzüne uğurladı onu
Son kez olduğunu bile bile
Robota vermiştim, bu yazıyla her şeyi açıklamıştım ama onlar anlayamayacaklardı. Böyle yaparak hem geçmişimi koruyacak hem de onlara benimle uğraşmanın kolay olmayacağını gösterecektim.
Toplanma alanına geldiğimde bana bakan bir çift gözle baş başa kalmıştım. Bu gözler karamel saçlı kızın gözlerinden başkasına ait değildi. Kahverenginin en açık tonuydu gözleri, saçlarıyla adeta bütünleşmiş gibiydi. Ani gelen bir sesle gözlerimi ondan kaçırmak zorunda kalmıştım. “Siz bizimle uğraşacak kadar bile tanımıyorsunuz bizi. Ne yaptığınızın farkındayız, bunu anlamayacağımızı mı sandınız gerçekten! Sizi yarım akıllılar, belirlediğimiz odalara gidin. Demek ki tahmin ettiğimden daha erken başlayacağız.” Ses kesilmişti, anonstaki ses her zamanki sestendi. Belirledikleri odalar derken neyden bahsediyordu bilmiyordum ama yakın zamanda anlayacağımı hissediyordum. Öyle de oldu, robotlardan biri gelip sırayla isim saydı. Bu isimler; Merida, Kuzey, Azelya, Cesur, Alin, Ayaz, Raya ve Çağın’dı. Bu isimlerin hemen ardından beklemediğim bir şekilde benim adım da söylendi. “Odanızın üzerinde erimiş mum sembolü var, bu sembol size neyi çağrıştırır bilemem ama bizim için bu hayal kırıklığının, hüznün ve acının somut hali. Siz de mum gibi eriyip yok olacaksınız. Savaşmak mı istiyorsunuz, buyurun savaşın. Bu savaşın galibi belli, sürpriz bir son beklemeyin.” Ne yaptıklarını biliyordum, bizi psikolojik olarak çökertecekler ve savaşmayan köleler haline getireceklerdi. Diğerlerini bilemem ama benim kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı ve bu yüzden gücümü de duruşumu da kaybetmeyecektim.
*
Erimiş mum onlar için farklı bir anlamda olabilirdi ama bizim için bu yeniden doğuş demek olacaktı, kendi küllerimizden farklı bizler oluşacaktı. Belki değişecektik ama asla ölmeyecektik. Kurumuş mum sembolünün olduğu odayı bulduğumda karamel saçlı kızın da o odanın önünde olduğunu ve sembole uzun uzun baktığını fark ettim. “Senin de mi ismin okundu?” diye sordum. Sorumda hiçbir art niyet olmamasına rağmen karamel saçlı kız, saçlarını geriye doğru itip “Okunmasa neden burada dikileyim?” diye ters bir cevap verdi ve odanın kapısını açıp içeriye girdi. Bu tavrının nedenini şu an anlayamasam da ileride anlayacaktım. İçeriye sol ayağımla girerek karşımda oturan adamla göz göze gelmem bir oldu. Beni öylece bir süzdükten sonra bakışlarını benden uzaklaştırdı. İçeriye bakıp nerede yaşayacağımızı bir görmek istedim. Gördüklerim nasıl anlatılırdı bilmiyordum. Burası sanki rüyalarımı süsleyen, en kötü gecemde içimi rahatlatan, kusurlarımı gizleyen, varoluşumun anlamı olan bir yerdi. Burayı tasvir edebilecek kelime dağarcığım yoktu, sadece bir kelime biliyordum. Sanki bana ait olan ve benim onu görmem için yaratılmıştı burası. Onu gördüm, gördüm ve amacını tamamladığı an kayboldu gözlerimin önünden. Bir saniyede, onu gördüğüm an, hayatı buldum. Neydi sorun? Benim onu görmek için yaşadığım bunca acım mıydı, yoksa onu gördükten sonra kaybolduğu için bana acıyan kalbim miydi? Sorun her şeydi, tüm bu evrendeydi. Anlayamıyorlardı, göremeyen bilemezdi. Bilmelerini istemiyor da olabilirdi, belki onlara görünmüyordu. Ama, her ne olursa olsun, onu görmüş ve hayatımda yaşadığımı o an iliklerime kadar hissetmiştim.
Adımlarımı her attığımda, adımlarımla beraber kalbim de ilerliyordu. Küçücükken atmaya başlayan ve ben büyüdükçe de büyümeye devam eden kalbim yorulmuşa benziyordu. Nefes alışım düzensizleşti, sanki kızgın bir boğa gibi burnumdan soluyordum. Etrafımda sesler vardı, duyduğum kelimeler benim lügatimde olmayan kelimelerdi. Olduğum yer, ayakkabımın temas ettiği her yer, ayağımın altından kayıp beni boşluğa düşürüyor gibiydi. Sol yanım gözlerimi kamaştıracak kadar aydındı, onun aksine sağ yanım zifiri karanlıktı. Görünmek istiyordu, mum arayışındaydı ama bulamazdı. Karanlık yalnızca ona layık olanlara yardım ederdi. Bense ne karanlığa ne de aydınlığa aittim. Ayaklarımı bastığım bu yerler bile beni reddederken ben hiçbir yere ait olmayan hiçbir şeydim. Yanımdan karanlık siluetler geçiyordu, o kadar hızlıydılar ki yanımdan geçerlerken dengemi kaybediyor ve her seferinde az kalsın düşecek gibi oluyordum. Birdenbire aklıma gelen düşünceyle başımı tavana kaldırdım. Tavan sandığım yer aslında yoktu, başımı kaldırdığım an her şey ortadan kayboldu. Ne yani, bulunduğum her yer mi bana karşıydı? Hiçbir yerde bana yer yok muydu? Peki bu karanlık siluetler, onlar neden bu kadar özgürdü? Neden dört bir yanımı sarıp sarmaladılar? Neden beynim karıncalanıyordu, neden hislerim bir anda elimden alınmış gibiydi ve ben neden çıplak hissediyordum?
*