“Sırrımı öğrendin, sınırı aştın.”
*
Bellekte görünen fotoğraf karesi karıncalanmaya, ardından da kaybolup yerine Raya’nın göründüğü bir video kaydına bıraktı.
Raya, kumsalda çıplak ayakla gezerken denizin orta kısımlarında çırpınan bir kız çocuğu gördü. Küçük kız çırpınıp bağırırken ağzı her bağırışında denizin suyuyla doluyor, bağırmaya gücü yetmiyordu. Raya öylece duruyor, hareket dahi etmiyordu. Küçük kız çırpınmayı bırakıp denizin sularında kayboldu. Kız denizin dalgalı sularına karışırken Raya denize bakıyor, en ufak bir duygu kırıntısı göstermiyordu. Video kaydı bitti, herkes gibi ben de Raya’ya sorgulayıcı bir gözle baktım. Aynen video kaydındaki gibi, duygusuzca kararan ekrana bakıyordu. “Arkadaşlar, öyle bakmayın bana. İnsanların tümünde olan ve insanı insan yapan duygular bende olmayabilir ama bu psikopat ya da kalpsiz olduğum anlamına gelmiyor. Bu duruma tepki vermedim evet, yine de stres ve baskı hissettim.” dedi, bunları derken gözlerini bir an olsun ekrandan ayırmadı. “Öyle hissettin diye suçsuz olduğunu mu savunuyorsun?” diye çıkıştı Ayaz. Onun aksine İlay anlayışla Raya’nın omzuna dokundu. “Sanırım duyguları hissedemiyorsun. Doğru mu anladım?” diye sordu. Bakışlarında yargılama yoktu, anlamaya çalışıyordu. “Evet, aleksitimi var bende. Duygu körlüğü olarak biliniyor. Bu yüzden aile kavramı veya aşk kavramı benim için anlamsız birer sözcükten başka bir şey değil. Özlem duymuyorum kimseye, şahsen özlem nedir onu da bilmiyorum. Bilmediğim ve hissetmediğim için de iyi veya kötü diyemiyorum. Kısacası, tepkisizliğim bu yüzden.” dedi ve gülümsedi. Köprünün karşısında kaldığım anda da aynen böyle tepkisizdi. Kötü biri olduğu için değil hasta olduğu için böyleydi. “Onu yargılamak doğru olmaz arkadaşlar. Bilmediği bir şeyi hissetmiyor diye ona kızamayız.” diye Raya’yı savundum. Bunun ardından Raya belli belirsiz gülümsedi, ardından yatağına doğru yürüyüp aramızdan uzaklaştı. Robota son kez baktığımda üzerinde büyük harflerle RAYA SOYASLAN yazısının ekranda yanıp söndüğünü gördüm. Büyük ihtimalle soy isim benzerliğiydi, benim soyadımla aynı soyadı taşıyordu.
*
Video kaydını izledikten sonra kimse Raya’nın yanına gitmeye cesaret etmemişti, belki de gitmek istememişlerdi. Yalnız başına, başını kollarının arasına gömmüş, oturuyordu. Diğerlerine uymak zorunda değildim, Raya’nın yanına doğru giderken tüm bakışları yavaş yavaş üzerimde hissediyordum. Sanki otoyolun tam ortasında paçavralar içinde yürüyen bir kadındım, arabadakiler ve yoldan geçen herkes gözlerini bana dikmiş, yadırgayan ve pis düşüncelerle beni izliyorlardı. Eğer bir erkek aynı şekilde otoyolda yürüseydi, pis düşüncelerden çok, şaşıran ve yadırgayan bakışlar atarlardı. Bakış açısı, maalesef cinsiyete göre değişebiliyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp Raya’nın biraz ötesinde durdum, duvara yaslanıp bakışlarımı ona diktim. “Konuşmak ister misin?” diye sordum. Başını kaldırıp dağılmış saçlarına aldırış etmeden başını hayır anlamında salladı. Israr etmedim, yanına oturup izinsiz bir şekilde yalnızlığına eşlik ettim.
*
Odadaki herkesin tüm dikkatini dağıtan alarm sesi kulaklarımı sağır edecek kadar sesliydi. Herkes durup sesin nedenini düşünüyor, sonra da kapıyı açıp odanın dışına bakıyordu. Raya sese rağmen başını kaldırmaya cüret etmemişti, onun bu hareketi duygusuzluğunu kanıtlıyordu. Yine de, ormandayken duygusuz olduğunu düşünmemiştim. Biraz tuhaftı, herkes kadar ve bu bulunduğumuz duruma göre oldukça olağandı. Kuzey yanımıza gelip onlarla sesin nedenini araştırmamızı istedi, Raya aldırış etmeyince onun yanında kalmak istediğimden ben de nazikçe reddetmek zorunda kaldım. Kuzey’in yanına gelen İlay, önce bana sonra da Kuzey’e baktı. Ardından Raya’nın boş kalan yanına oturdu. Kuzey, bunu görünce biraz ayakta kaldı, sonra o da İlay gibi yapıp, benim yanıma oturdu. “Sanırım burada bir olmayı uman bir tek biz varız.” dedi, sesini olduğundan daha fazla çıkartmıştı, sanırım alarm sesini bastırmak istemişti. “Haklısın, bizi buraya hapsettiler fakat bazılarını sadece buraya hapsetmekle kalmadılar, gelme amaçlarını ve direnme güçlerini de ellerinden aldılar. Üstelik hiçbir şekilde zorlama olmadan yaptılar bunu.” diyerek Kuzey’i destekledim.
*
Kasvetin tam ortasında; bir yanımız yanıp kül olurken, bir yanımızsa soğuktan tir tir titrerken, denizin hemen üstünde bir gemi yanıyorken, yani kurtuluş aslında hiç olmadığı kadar yakınken, dumura uğramış gibi öylece durduk. Odada sadece Kuzey, Raya, İlay ve ben vardık, alarm susmuştu ve emin olamasak da buradan kurtulmanın yolunu belki de bulmuştuk. Karşımızdaki duvarda büyük bir oyuk açılmıştı. Oyuğun içerisinde örümcek ağları ve ağın sahibi duruyordu. Oyuk, uzun ve sonu görünmeyen bir karanlığın başlangıcıydı. İçerisi zifiri karanlıktı fakat bu karanlık içinde bulunduğumuz durumla kıyaslanınca güneşin aydınlığıyla eş değerdi. Hepimiz oyuğa tek tek girerken arkamızda nefes nefese kalan birinin soluklanmasını duyduk. Ardından yorgunca ve bastırarak “Beni de bekleyin.” diye tiz ve yorgun bu sesin geldiği yöne, yani karanlığın ardına sırtımızı dönüp sesin sahibine baktık.
*