İçeriğe geç

SANRILARIN YANSIMASI

Bölüm 13 · 4 dk okuma

SANRILARIN YANSIMASI

Bölüm 13

DENİZ GÖRMEYEN DENİZ KIZI

“Bi yıldız göz kırptığında, cennette bir dua kabul olurmuş.”

Odadaki herkesi toplanma yerlerine toplamış, ardından da hepimizi ayrı ayrı araçlara bindirip ormana getirmişlerdi. Ormanın kenarında çok kızgın ve yüksek dalgalı deniz vardı. Gün yeni ağarıyordu, hava soğuktu. Ormanda durmaktansa denizin kenarında, kumların ve çakıl taşlarının yanında durmayı tercih ettim. Deniz ne kadar kızgın olsa da dalga sesleri iyi hissettirebilirdi. Buraya neden geldiğimiz konusunda hiçbir şey bilmiyordum. En son Alin kaktüsün panzehrinin onu topladıkları yerde olduğunu söylemişti ve ardından bahçede olan herkes tekrar odaya dönmüştü.

Burası göründüğünden çok daha büyüktü, bu yüzden diğerlerini bulmam hiç kolay olmayacaktı. Kumların üzerine oturup ellerimi iki yana uzattım. Çakıl taşları canımı acıtsa da umursamadım. Dalgaların bana getirdiği deniz kabuklarını oturduğum yerden toplamaya başladım. Büyüklü küçüklü deniz kabuklarını topluyor, zamanın biraz da olsa hızlı geçmesini istiyordum. Dalgaların bana getirdiği tek şey deniz kabukları değildi. Uzun, ince bir cam şişe ayaklarımın ucuna kadar gelmiş, dalgalar çarptıkça ayağıma çarpmaya devam ediyordu. Şişeyi elime aldım, normal şişelerden farksız olduğunu düşünsem de çok geçmeden içinde bir şey fark ettim. Şişenin kapağı tam olarak kapalı değildi, denizin tuzlu sularından bazıları şişenin içine girmeyi başarmıştı. Kapağı çevirdiğimde kolayca açıldı, şişeyi ters çevirip salladığımda şişenin içindeki sularla beraber bir kağıt parçası da kumların üzerine düştü. Kağıt buruşuktu, sanırım kasten buruşturulup şişenin içine konulmuştu. Kağıdı yavaşça açtım, buruşuk kağıdın aralarına dolmuş birkaç damla su ellerimden kayıp yere düştü fakat bu sular yazılara henüz ulaşamamıştı. Oldukça kötü el yazısıyla yazılmış yazıları okumakta zorlanmıştım. “Bi yıldız göz kırptığında, cennette bir dua kabul olurmuş.” yazıyordu. Bundan ne anlamalıydım? Düşünecek vaktim olsa da düşünmemeyi seçtim. Öylece oturup denizin hırçın dalgalarını dinledim.

*

Odaya döndüğümde herkes ormanda neler yaşadıklarını birbirlerine anlatıyorlardı. Ben ve birkaç kişi hariç herkes korkunç şeyler yaşamıştı. Ayaz, onu izleyen biri olduğuna yemin ediyor ve bu kişinin insansı bir yaratık olduğuna inanıyordu. Merida da aynı şekilde birinin onu takip ettiğini, bu kişinin de yaşlı bir kadın olduğunu düşünüyordu. Çağın, kahve ağaçları gördüğünü ve kokusunun çok kötü olduğunu söylüyordu. Raya da kendi yaşamında onu takip eden birinin onu burada bile bulduğunu ve korkutmaya çalıştığını söylüyordu. Tüm bunlar, çok tuhaftı. Neden aynı ortamda olsak bile farklı şeyler görüyorduk?

Herkes düşünceliydi ve tüm bu düşünceleri dağıtmanın tek yolu uyumaktı. Başımı koyduğum yastığın altında bir şey olduğunu hissettiğimde yastığı kaldırdım. Yastığın altında ezilmiş ve birkaç yaprağı kopmuş siyah bir gül vardı. Gülün üzerinde kırmızı renkli bir sıvı vardı. Sıvının kokusu o kadar keskindi ki gülün kokusunu alamıyordum. Arkamda bir hareketlilik hissettiğimde hızla dönüp baktım, Saye gözlerini kocaman büyütmüş bir şekilde güle bakıyordu. “Bu kırmızı şey, kan mı?” diye sordu. “Bilmiyorum, çok kötü kokuyor. “ dedim. “Sen de görüyorsun değil mi? Orada kanlı bir gül var!” dedi. Onaylamamı bekliyordu. “Evet, görüyorum.” dedim. Diğer herkes uyuduğu için kısık sesle konuşuyorduk. “Bunun anlamı ne? Ne olabilir yani?” diye sordu Saye. “Gül güzel bir anlamda olsa da siyah olması bunu tamamen köreltiyor. Üstelik kanlı siyah bir gül.” dedim. Saye onaylarcasına başını salladı. “Yine de olumlu düşünürsek anlamı ne olabilir?” diye sorusunu diretti. “Bilemiyorum, olumlu düşünecek bir şey göremiyorum.” dedim. Başını salladı. “Neden bu kadar karamsar düşünüyoruz ki?” diye sordu. Sanırım bu soruyu hem bana hem kendisine soruyordu. “Belki de karamsar olmamız iyi düşünmeyi bilmediğimizden.” dedim. “Olabilir.” dedi ve yatağın boş tarafını işaret ederek “Oturabilir miyim?” diye sordu. “Tabii.” diye karşılık verdiğimde gülümsedi ve sessizce yatağın boş kenarına oturdu. “Aslında, güle bakınca aklıma bir şiir geldi.” dedi Saye. Ona meraklı gözlerle baktığımı fark edince şiiri okumaya başladı.

“Şimdi gece, soluğumu verdim içime

Az önce kağıtlara gül kuruları serptim

Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım

Öylece serptim, seni yazacağım diye

Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın

Aklımın almadığı bir yerde, öylesin

Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık Bize artık yeter de artar bile...”

Şiiri okumayı bitirdiğinde gözleri doldu. “Annemin bana söylediği ilk şiirdi bu.” dedi, iç çeke çeke ve sessizce ağlamaya başladı.

Gözlerimi açtığımda bana bakan birden fazla göz görmemle yerimden sıçradım. O sırada göğsümün üzerinde bir ağırlık hissetmemle başımı yere indirdiğim an Saye’nin bana bakan gözleriyle karşılaştım. O da en az benim kadar şaşkındı, birden doğruldu ve bana bakan sorgulayıcı gözler ona dönmeye başladı. “Siz, ne yaptınız böyle?” diye sordu Raya.” Biz..” devam edemeden Ayaz lafa atıldı. Yatağın hemen yanına düşen gülü eline aldı. “Onlar yapmış!” diye bağırdı. Ne yapmıştık biz? “Ne yaptık?” diye sordu Saye içimi okurcasına. Hala ayılamamıştı, gözlerini ovuşturdu ve saçlarını geriye attı. “Burada bir cinayet işlendi. Hepimiz uyurken bir cinayet işlendi.” dedi Kuzey. Sesi titriyordu.

Biz tüm bu olanları anlamaya çalışırken odaya birisi girdi. Gece mavisi saçlarını arkaya attı, uzun ve gür kirpikleriyle odayı kısaca süzdü. Büyük ve dolgun dudaklarını araladı. “Ben İlay, sizinle aynı sebeple buradayım.” dedi ve yavaşça odanın ortasına doğru adımlarını attı.

*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.