“Sanrım, belki de başka bir evrende, yaşadıklarımın alıntısıydı.”
Annem; kan toplamış, dolmuş fakat ağlayamayacak kadar ölü gözleriyle, göz altlarındaki morluğu gizlemeyi isteyen; alnından sinsice göz altlarına sızan kanların yüzünü kaplama isteğiyle boğuşurken, bana tüm bunlar yaşanmıyormuşçasına asla gerçek olamayacak kadar içten bakıyordu ve ben, ben bu bakıştan nefret ediyor, boğazına daha fazla güç uyguluyordum. Gözleri hala aynı parlaklığıyla bakmaya devam ederken boğazını bırakıp elime aldığım ilk şeyle başına vuruyordum. Elimdeki cisim annemin başıyla temas ettiği an felaket bir gürültü çıkmıştı ve o ses, her şey için çok geç olsa da, beni kendime getirmeyi başarmıştı.
“Hayır, gerçek değilsin. Kahretsin! Gerçek değilsin!” Saye gözlerimin önünde, uzun saçlarını eline dolayıp çekiyor ve başına yumruk atıyordu. “Çık, çık kafamın içinden. Sus!” diye bağırıyordu. Başına o kadar sert vuruyordu ki alnındaki damarlar belirginleşmeye başlamıştı. Ben, tüm bu olanlara şahit olurken öylece duruyor, hareket dahi edemiyordum. Küçükken gördüğüm kabusların içinde gibiydim, orada da her şeyi görüyor ama hareket edemiyordum. Hareket etmeye çabaladım ama nafileydi. Sadece bakıyordum, öylece.
Kendine geldiğinde başını tutuyordu. “Of, başım çok ağrıyor.” dedi ve etrafına baktı. Benimle göz göze geldiği an, kabustan sıçrayarak uyandım. “Ne oldu sana? İyi misin?” diye sordum. Başını hayır anlamında iki yana salladı. “Ben, sanırım sanrı gördüm.” dedi. Emin değildi, yüz ifadesinden düşünceli olduğu anlaşılıyordu. Bana güvenmiyordu, haklı sebepleri vardı. Yine de denedim. “Saye, ben küçükken mahallenin delisi olarak anılan biriydim. Ne yaparsam yapayım kimse umursamazdı, aman deli işte, der geçerlerdi. Büyüdüm, taşındım. Mahallemde küçüklüğümde anıldığım gibi anılan biri vardı. Ben o an, mahalle delisi olarak anılan kişinin, içini merak ettim. Ne zaman böyle biriyle karşılaşsam gider tanışırdım, konuşurdum. Çünkü biliyordum, deli diye anılan herkes sizi dinlerdi. Bu yüzden Saye, bana Arın olarak değil de mahallenin delisi olarak güven. Anlat bana.” Sözlerimi bitirdiğimde başını dakikalarca daldığı yerden kaldırdı ve gözlerime baktı. “Ben, ben de dinleyenlerdenim Arın. Anlatamam. Bu benim doğamda yok.” dedi.
Biz konuşmaya dalarken koca duvarda bir görüntü belirdi. Görüntüde odada olmayanlar görünüyordu. Ardından bir video kaydı oynatıldı. Videonun başlarında bahçenin girişi gösteriliyordu. Yuvarlak bir kapı vardı, kapıyı boydan boya saran sarmaşıklar yere kadar uzanıyordu. Adımlarını attıkları her yerde özenle hizalanmış taşlar vardı. Taşların arasından sular geçiyor ve çok ileride gibi görünen şelalenin döktüğü gözyaşları gibi yavaş ve usulca akıp gidiyordu. Gökyüzü yapaydı, kuşlar bir ağaç dalından diğerine uçarken bulutumsu şeyler aralanıp yapay güneşi ortaya çıkarıyordu. Görüntü olarak gerçeğini aratmasa da asla gerçek gökyüzünün verdiği huzuru veremezdi. Bahçenin ortalarına gelince sağda ve solda kocaman su çeşmeleri vardı. Sular aynı anda, aynı hızda akıyor ve hiçbiri yere düşmüyordu. Çeşmenin kenarında kusursuz bir şekilde birikmişlerdi. Ayaz ve Merida çeşmenin hemen yanında bulunan ağaç dalı şeklini almış banka oturmuş konuşuyorlardı. Bank gerçekten ağaca benzetilmişti. Alin varlığını hatırlatarak “Ceset çiçeği, ceset çiçeği var. Bu çok nadir bulunan bir çiçektir. Bu bahçe tamamen yapay, baksanıza.” dedi heyecanla. “Yani onlar seçtiği cevapların ödülünü yaşadıklarını sanıyorlar ama bilmedikleri şey, onların mutlulukları sahte fakat gerçekten farkında değiller.” dedi Raya. “O zaman bizim bu mutsuzluğumuz da...” diye sesli düşünürken Kuzey beni tamamladı. “Onlar da sahte. Sanrı gördürdüler bize ama nasıl?” Hepimiz odaya hızla göz attık, Alin bir çiçeğin yanına yaklaştı ve aniden hızla geri çekildi. “Bu, bunun yüzünden.” dedi. Hepimiz devam etmesi için ona bakarken anlatmaya başladı. “Bu kaktüs halisinojen bir bitki. Bunu yediğinizde ileriyi öngörürlermiş.” dedi. “Yani bunu yemeğimize mi katmışlar?” diye sordum. “Evet, büyük ihtimalle öyle.” dedi. Raya, Alin’e meraklı gözlerle “Sen tüm bunları nereden biliyorsun?” diye sordu. Gerçekten merakla sorunun cevabını bekliyordu. “Ben şifacıyım.” dedi Alin ve kısa sürede merakımızın üzerini yumuşak bir yorganla örttü. O sırada Kuzey, Alin’e bakıyordu fakat düşüncelerinin kalabalığında boğulur gibi bir yüz ifadesi vardı.
*
Gündüz olmaya çalışan
Gecelerin birindeyim
Güneş inatla defterimde açıyor
Satırlarımın arasında bulutlar geziyordu
Düşüncelerdeyim
...
Karanlık çöküyordu defterime
Sağanak yağmurlar yazılarımı üşütüyor
Ölüyor
Dirilmeleri düşünüyordum
Kabustan uyanır gibi, yataktan düşer gibi, buz gibi suyla temas eder gibi, doğrulup etrafıma baktım. Ben Kuzey ve ilk dört satır benim kalemimden çıkmış cümleler fakat diğer dördü...
*
Kuzey gerçekliğe döndü. Az önce, en büyük amacı bu dünyadan uzaklaşmak olan biriydi, şu ansa düşünceli ve arayış içindeydi. “Ben de sanrı gördüm.” dedi Kuzey. Saye soru soran gözlerle olan biteni izliyordu. Raya, Alin’e bakarak “Bu, zamanı bükmek değil mi? Hepimizden sonra sanrıyı görmeye başladı. Zamanı bükmek imkansız. Bu çok tuhaf.” dedi. Kuzey sesini hiç yormadan “Hayır, değil. Yedi yaşında büyümek zorunda olan çocuklar tanıdım ben.” dedi. “Bu zehrin panzehri yok mu?” diye sordum bekleyemeden. Bir daha sanrı görmeye dayanamazdım. “Aslında, her zehrin bi panzehri vardır. Üstelik bu panzehirler tam da zehrin yakınında bulunur. Böylece doğa kendi döngüsünü kendi yapar.” dedi Alin ve kaktüsü incelemek için yaklaştı.
Alin kaktüsle ilgilenirken hala devam eden video kaydına baktım. Azelya, bağdaş kurmuş bir halde yerde oturuyordu. Hiç kimseye güvenmeden, hiç kimseyle barışmadan, kimseyi affetmeden, yalnız, bir başına, ölümü bekliyormuşçasına duruyordu.
*