Demir'in verdiği sözün ardından iki gün geçti. Mahzende, bıçağımı parmaklarımda çevirerek bekledim. Yemek getirilen saatleri, nöbetçi değişimlerini defalarca kafamda prova ettim. Demir'e güvenmiyordum ama onun getirdiği bıçak, demir bir umut parçasıydı. O, benim için sadece bir araçtı. Saat, tam gece yarısını gösteriyordu. Dışarıdaki nöbetçilerin ayak sesleri azaldı. Demir, lojistik depoların kapısını zorlamaya başlamış olmalıydı. Birkaç dakika sonra, hücremin kapısındaki kalın asma kilitten gelen o tatlı metal sesi duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. Demir, yüzü kar maskesiyle kaplı, içeri süzüldü. "Hazır mısın, Fırtına?" diye fısıldadı. "Zaten hazırdım," diye tısladım. Zincirlerimden hızla kurtuldum. Vücudum acıyla sızladı. Sekiz aylık hareketsizlik ve ardından gelen doğum, kaslarımı zayıflatmıştı ama damarlarımdaki adrenalin, beni bir yay gibi gerdi. "Önden git," diye emrettim Demir'e. "Ben arkanı kolluyorum." Mahzenden çıktık. Burası, karargâhın yeraltı tünelleriydi. Dışarıdaki soğuk havaya ulaşmak için sessizce koridorlarda ilerlememiz gerekiyordu. Koridorun sonunda, iki nöbetçi sigara içiyordu. "Onları bana bırak," dedim Demir'e. Demir itiraz edecekti ki, ona ölümcül bir bakış attım. "Oğlumu benden alanların kanını dökmek, benim hakkım." Nefesimi tuttum. Ayaklarımın ucunda ilerledim. İlk nöbetçi, omzunun üzerinden bana bakacakken, hamlemi yaptım. Elimdeki bıçak, tereddütsüz bir kesinlikle boğazına saplandı. Ne bir çığlık ne de bir ses çıktı. Vücudu yere yığıldı. İkinci nöbetçi, arkadaşının düştüğünü fark ettiğinde çok geçti. Arasındaki mesafeyi saniyeler içinde kapattım. Bıçağımı hızla çekip göğsüne vurdum. Boğuk bir iniltiyle yere kapaklandı. Ellerim, yeniden kanla kaplanmıştı. Bu koku, bana yabancı değildi; bu, benim doğamın kokusuydu. Demir, arkamdan dehşetle baktı. Benim ne kadar değiştiğimi bir kez daha anlamıştı. "Hadi," dedim. "Acele et. Çok zaman kaybettik." Nihayet, karargâhın dışındaki ormanlık alana ulaştık. Soğuk hava, ciğerlerime doldu. Özgürdüm... ama bu özgürlüğün tadı yoktu. Baybars yoktu. Yiğit yoktu. Demir'e döndüm. "Şimdi ne yapacağız? Oğlum nerede?" "Sana Suriye'deki yetimhane tesisini söyledim. Orası, buraya birkaç saat uzaklıkta." Demir'in sözüne inanmak zorundaydım. Ama aklımda başka bir şey vardı. "Gitmeden önce," dedim, sesim intikam hırsıyla doluydu. "Baybars'ı vuranı öğrenmek istiyorum. O düğün saldırısının arkasında kim vardı?" Demir, yüzünü buruşturdu. "Sanrı, şimdi sırası değil..." Gözümden yaşlar akmaya başladı. "Sırası değil mi? Benim her şeyimi aldılar! Kocamı, kız kardeşimi, oğlumu! Bana kim olduğunu söyle, Demir! Yoksa o bıçağı sana saplarım!" Demir, yenilmiş bir sesle cevap verdi: "Saldırının emrini veren... Senin sandığın gibi teröristler değildi. Bu, eski bir hesaplaşmaydı. O hesaplaşmanın bir parçası da Baybars'tı." Demir'e saldırmaya hazırdım. Ama kendimi tuttum. Önce Yiğit. Sonra hesaplaşma. "Beni oraya götür," dedim. "Ve unutma, Demir. Bu, bir ortaklık değil. Sen, bana borcunu ödüyorsun. Ne zaman borcun biterse... o zaman gözünün yaşına bakmam." Bıçak elimde, özgürlüğün ve intikamın kokusunu içime çekerek, Suriye'ye doğru yola çıktım. Yüzbaşımın intikamı ve oğlumun kokusu, benim tek kılavuzumdu.
Bölüm 36
BÖLÜM 36
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.