Bu, yeni karargâhta ilk günümdü ve vücudumdaki tüm yaralar, özellikle de tek böbreğimi aldıkları bölgedeki dikişler henüz iyileşmemişti. Ama evde yatmayı hiç sevmezdim. Dinlenmek, zayıflıktı. Sabahın dördüydü. Gözlerimi ovuşturarak değil, bir intikam makinesi gibi karargâhın avlusuna gittim. Daha kimse gelmemişti. Hemen ısınma hareketlerimi yaptım. Ardından koşmaya başladım. Ancak kısa süre sonra, kesik nefes alıp vermeye başladım. Böbreğimin alınmış olması, kapasitemi anında düşürüyordu. "Allah kahretsin! Seni bulup geberteceğim, piç!" diye tısladım, bu yorgunluğumun müsebbibine lanet okuyarak. Komutan Baybars ve timi, tam da o anda, güneşe karşı gelen bir konvoy gibi avluya girdi. Uykulu ve mızmızdılar. Baybars, şaşkınlıkla yanıma geldi. "Erken gelmişsin." "Isınıyorum," dedim, kısa ve kesik nefeslerle. Timden bir asker, yüzünü buruşturdu: "Komutanım, benim daha uykum var. Sabah sabah neden buraya geliyoruz?" Baybars, sinirle askere döndü. "Sen nasıl askersin böyle?! Asker dediğin söylenmez, biraz erkek ol!" Askerin yüzüne bakarken, istemsizce kaşlarımı çattım. Baybars bana şaşkınlıkla baktı. "Ne bakıyorsun?" der gibi bir ifade takındım. Baybars, bu bakışla hemen otoritesini hatırladı ve emri verdi: "Hazır! Yerde sürünün!" Hemen yere yattım ve sürünmeye başladım. Diğer askerler yavaş ve isteksizdi, ben ise bir yılan gibi hızla ilerliyordum. Ancak o sırada, kasığımdaki dikişler yerde sürtününce açılmaya başladı. Keskin bir acı yayıldı. Acı, beni durdurmadı ama sürünme tempom düştü. Baybars, timini kontrol ederken bana baktı. Bakışı, yerde bıraktığım şeye takıldı: Kırmızı, ıslak bir iz. "Üsteğmen, dur!" Ben durunca, şaşkınlık içinde herkes durdu ve bana baktı. Yer, kan gölüne dönmemişti ama süründüğüm çizgi boyunca yoğun kan lekeleri vardı. Pantolonumun ve atletimin alt kısmı da kanlanmıştı. Baybars, hızla yanıma geldi. Gözleri şok içindeydi. "Bu ne?! Dikişli misin sen?!" "Önemli bir şey değil," dedim, sanki sadece parmağımı kesmişim gibi. "Nasıl önemli değil! Kanıyor!" "Önemli değil diyorsam, değildir!" diye tısladım. Onun endişesi, benim zırhımdaki çatlağı görüyordu ve bu beni sinirlendiriyordu. Kimseye zayıflık gösteremezdim. "Üsteğmen, ben senin Komutanınım! Benimle düzgün konuş!" "Üzgünüm ama bana karışamazsın," dedim, yerden kalktım. Tam gidecektim ki, Baybars beni kolumdan yakalayıp hızla çevirdi. Eğildi ve şaşkınlığımı fırsat bilerek beni sırtına attı! "Hey! İndir beni! Ne yapıyorsun?!" diye bağırdım, hem şoktan hem acıdan. Baybars, beni taşırken emir verdi: "Kes sesini, Üsteğmen!" "Bu yaptığının hesabını ödeyeceksin, Yüzbaşı!" Baybars, alaycı bir şekilde güldü. Yürürken zıpladığı için dikişlerim daha çok sızlıyordu. "Ne o? Sen mi ödeyeceksin? Senden rütbeli olduğumu unutuyorsun." Baybars, beni karargâhın revirine getirdi. Revirde genç, esmer bir kadın asker vardı. Kadın, Baybars'a baktı, sonra üzerindeki kana ve kanayan yaraya odaklandı. Gözlerinden anında bir öfke okundu. Sanırım Baybars'ı kıskanıyordu. Kadın hemşire, kalkmaya yeltenince Baybars omzumdan tutarak beni geri çökmemi sağladı. "Ya bıraksana!" diye mücadele ettim. "Uslu dur, Fırtına!" dedi, lakabımı kullanarak. Revirdeki kadın, elindeki sargıları Baybars'a uzatırken sesi gergin ve kıskançtı: "Yüzbaşı, bir askere bunu kim yapar? Antrenmanda mı oldu?" Baybars, dikişlerimi görünce daha çok sinirlenmişti. "Antrenmanda dikiş açılır mı? Üsteğmen, ne yaptın kendine? Sürünme emrini verdiğimde yaralı olduğunu söylemen gerekirdi!" "Yaralı değilim," dedim, inatla. Baybars, bana çaresizlikle baktı. "Haydi bakalım, Yüzbaşı. Bir yanda dikişi açılmış, antrenman manyağı bir Üsteğmen; diğer yanda bana ters davranan Yüzbaşının kendisi. Bu tim, benim için eğlenceli olacak gibi."
Bölüm 24
BÖLÜM 24
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.