İçeriğe geç

SANRI

Bölüm 21 · 4 dk okuma

SANRI

Bölüm 21

BÖLÜM 21

Aradan tam bir ay geçmişti. Mahzendeki soğuk ve karanlık, artık derimizin bir parçasıydı. Her gün dövülüyor, aç ve susuz bırakılıyorduk. Vücudumuz yara bere içindeydi; kanımız kurumadan, o şerefsizler gelip yaraları yeniden açıyordu. Bizi kurşunla yaraladıkları yeri dikiyorlar, sonra gelip tekrar kanatıyorlardı. Teğmen Mert'in dayanacak gücü kalmamıştı. Sesi cılız çıkıyordu. "Komutanım... artık dayanacak gücüm kalmadı." "Dayan, aslanım. Bizi kurtaracaklar," dedim, ama bu sözlerin bir yalan olduğunu ikimiz de biliyorduk. "Komutanım... bir ay oldu. Kimse gelmedi." Doğru söylüyordu. Kimse gelmeyecekti. Biz burada ölecektik. Askerlerimin cesetleri ya çürümüştü, ya da hayvanlara yem olmuştu. Bir mezarımız bile olmayacaktı. Terörist lider içeri girdi. Yüzünde sadist bir neşe vardı. "Nasılsınız, canlarım? Keyifler yerinde mi?" Mert, son gücünü toplayarak sırıttı, gözlerini bile açmakta zorlanıyordu. "Çok yerinde. Yanımıza gelmek ister misin?" "Yok, ben almayayım. Buradan izlemek güzel. Siz ikiniz beni çok eğlendiriyorsunuz." Dişlerimi sıktım. "Yakında ben sana bakıp böyle eğleneceğim, piç kurusu." Alaycı bir kahkaha attı. "Buradan gerçekten kurtulacağına inanıyor musun, Komutan? Bu hayal gücünden kurtul." Cebinden bıçağını çıkardı. Sessizce yanıma geldi ve bacağımdaki kurşun yarasına bıçağı batırdı, ardından yaranın içinde gezdirdi. Gözümü bile kırpmadım. Canım yanıyordu ama ruhumdaki acının yanında bu bir hiçti. Acı bile hissetmiyordum. "Demek canın acımıyor, ha?" Yüzüne, öldürecek gibi baktım ve iğrenç bir küçümsemeyle tükürdüm. Adam, yüzünü silerken bana tokat attı. Gülümsemem, daha da genişledi. "Neden hâlâ bizi tutuyorsun? Neden öldürmüyorsun?" "Eğlenmek varken neden sizi öldüreyim?" Adam, bıçağı bacağımdan çekip çıkardı. Ardından Mert'in yanına gitti. Aynı şeyi ona yaptı: Bıçağı omzuna sapladı ve içinde döndürdü. Mert'in yüzü acıyla kasıldı ama yine de bağırmadı. İşkenceler iki yıl boyunca aralıklarla devam etti. Bir gün uyandığımda, yanımda asılı duran Teğmen Mert'e baktım ama gözleri kapalıydı. "Teğmen... Teğmen, gözünü aç." "Mert'im..." Cevap yoktu. Bedenini yavaşça sarmış olan soğukluk ve hareketsizlik, acı gerçeği yüzüme çarptı. Terörist lider tekrar içeri girdi. "Ah, üzüldüm şimdi. Teğmen dayanamadı, geberdi. Seni burada yalnız bıraktı." "Geberteceğim lan seni!" diye bağırdım, zincirlerimi zorlayarak. "Yaşarsan yaparsın." Emir verdi: "Atın bunu dağa! Askerinin parçalarını bile bulamayacaklar!" Sonra bana döndü. "Doktoru çağırın. Şunu da çözün, ameliyat masasına yatırın." Beni çözdüler. Yaralarımdan hareket edemiyordum. Ameliyat masasına yatırıp ellerimi ve ayaklarımı bağladılar. "Doktor, bunun tek böbreğini alın. Tek böbrek yeter ona." Terörist yüzüme eğildi. "Asker, tek böbrekle hayatını sürdürmek zorundasın. Yarım bir asker olacaksın. İçki bile içemezsin. Tabii, bunları yaşarsan yaparsın." Doktor beni bayılttı. Tek böbreğimi alırken, sadece böbreğimi almakla kalmadılar. Yavaşça gözümü açtım. İlk gördüğüm yüz, terörist liderin sırıtışıydı. "Uyandın mı, güzelim?" "S... seni... g... geberteceğim..." "Hâlâ hayal kuruyorsun." Bir an durdu. Yüzündeki ifade, iğrenç bir zaferle parladı. "Güzelim, artık evlat edinmen gerekecek." "Bu... ne... demek?" Sesim fısıltı gibiydi. "Demek oluyor ki, artık çocuğun olmayacak. Çocukları çok seviyorsun, değil mi?" Gözlerimden ateş fışkırdı. "Şerefsiz..." Gözüm kapandı. Bayıldım. Gözümü açtığımda, kendimi soğuk, karlı bir dağda buldum. Ama gücüm yoktu. Böğrümdeki ve kasıklarımdaki acı, dayanılmazdı. Etrafıma baktım: Teğmen Mert'in cansız bedeni oradaydı. Sürünerek yanına gittim. "Teğmen... gözü..." Acıdan konuşamıyordum. Ama gözümden tek bir damla yaş akmadı. Mert'in künyesini aldım ve boynuma taktım. "İntikamını... alacağım..." Yavaşça, büyük bir acıyla ayağa kalktım. Böğrümü tutarak, yavaş yavaş yürüdüm. Yola çıktım. Bir arabanın geldiğini görünce, son gücümle işaret yaptım. "Amca... ben askerim. Hastaneye gitmem lazım," dedim, sesi titriyordu. Yaşlı adam dehşetle bana baktı. "Kızım, sana ne yaptılar böyle? Askerlerimize ne yapıyorlar bu vicdansızlar!" Arabaya bindim ve yol boyunca uyudum. Amca, beni uyandırmadan hastaneye götürdü ve doktorları çağırdı. Ameliyata alındım. Beş saat sonra ameliyatım bitti, yoğun bakıma alındım. Albay, benim komutanım, hastaneye geldi. Yoğun bakım camından bana baktı. O, benim için bir baba figürüydü; oğlunu ve kızını hiç benden ayırmamıştı. "Ah be kızım, sana ne yaptılar böyle," diye fısıldadı. Doktorlar odama girince telaşlandı. "Ne oluyor?" "İç kanaması var! Lütfen tutmayın bizi!" Kanamayı durdurdular. Doktor dışarı çıktığında Albay sordu: "Durumu nasıl?" "Durumu iyi. Çok işkence görmüş. Bir böbreğini almışlar. Ama bünyesi çok güçlüymüş, iyi dayanmış." "Aman Allah'ım..." Beş saat sonra uyandım, normal odaya alınmıştım. Albay odaya girdi. Doğrulmaya çalıştım ama dikişlerim acıdı. "Rahatla, asker." "Üzgünüm, Komutanım. Görev başarısız oldu. Bütün askerlerimi kaybettim." "Üzülme. Bunda senin bir suçun yok." Gözlerim doldu. "Ben komutanım... Ama askerlerimi koruyamadım. İstifa edeceğim." "Buna izin vermem! Askerlik senin hayalindi. Hayalinden vazgeçemezsin!" Albay, nazikçe elini omzuma koydu. "İstersen, tayinini Irak'a alalım. Yeni bir başlangıç yap." "Olur. Burada yapacak bir şeyim yok artık," dedim. Gözümdeki tek şey intikamdı. "Orada uslu dur. Başını belaya sokma. Komutanından habersiz hiçbir şey yapma. Söz dinlendiğini biliyorum." "Emredersiniz." "Şimdi biraz dinlen." Albay dışarı çıktı. Hastaneden çıkıp askeri arabaya bindi. Telefonunu çıkardı ve oğlunu aradı. "Baybars?" "Evet, baba." "Sana bir asker göndereceğim. Benim askerim, Üsteğmen Sanrı Karahan. Ona göz kulak olmanı istiyorum." "Bebek bakıcısı mıyım ben, baba?" Albay gülümsedi. "Bu, öyle normal biri değil. Üsteğmenin lakabı 'Fırtına.' Esip gürler. Asi ve söz dinlemeyen biri." "Anladım. Gelsin bakalım." Sanrı, yarım kalmış bir vücutla, yıkılmış bir ruhla, ama yeniden doğmuş bir intikam ateşiyle Irak'a gidiyordu. Ve orada, kaderi, Albay'ın oğlu Baybars'la kesişecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.