İçeriğe geç

SANRI

Bölüm 20 · 4 dk okuma

SANRI

Bölüm 20

BÖLÜM 20

Aradan yıllar geçmişti. Artık o yetimhane kurbanı, o kafes dövüşçüsü değil, Üsteğmen Sanrı Karahan’dım. Geçmişimi silen, bana temiz bir başlangıç sunan yeni bir kimlik. Kendi ekibim vardı; korkulan, disiplinli bir kadındım. Kimseye güvenmemeyi, duygularımı göstermemeyi Demir’den öğrenmiştim ama timime karşı içimde derin bir kardeşlik sevgisi besliyordum. Karargahta, Suriye’ye görev için hazırlanıyorduk. "Komutanım, hazırız," dedi Teğmen Mert, sesindeki heyecan ve gerginlik karışıktı. "Gidelim o zaman," dedim. Benim için bu, sadece bir görev değil, sürekli bir intikamdı; dünyadaki kötülüğü temizleme eylemi. Helikopterlere bindik. Sınırda aşağı indik ve yürümeye başladık. Ben önde, askerlerim arkada, sessiz bir ölüm mangası gibi ilerliyorduk. "Dikkatli olun, çocuklar. Burada mayın olabilir." Hava kararmaya başladığında, sarp bir arazide kamp kurduk. Soğuk, tüm kemiklerime işliyordu. Yusuf ellerini ovuşturarak konuştu: "Komutanım, hava çok soğuk." "Ne yapayım, Yusuf? Eğlenmeye gelmedik, görevdeyiz. Ateş yakamayız," dedim. Onlara kızsam da, bu tim, benim seçtiğim, hayatımı emanet ettiğim kardeşlerimdi. Selim, konservemi uzattı. Soğuk barbunyayı ve dolmayı yemeye başladık. Yemeğimiz kısıtlıydı; hayatta kalma kuralıydı bu. Birkaç asker uyudu, birkaç kişi de nöbet tutuyordu. Teğmen Mert bana yaklaştı. "Komutanım, siz biraz dinlenin." "Sen dinlen, ben iyiyim." "Ama..." "Bu bir emirdir." Asker kafa sallayıp gitti. Ben oturmaya devam ettim. Cebimden bir sigara çıkarıp yaktım. Mert yanıma geldi. "Komutanım, bana da verir misin?" Ona bir dal sigara uzattım. Mert'i harp akademisinden tanıyordum. İyi bir çocuktu. Timi kurarken ilk onu seçmiştim. "Ne zamandır sigara içiyorsun?" diye sordu. "Liseden beri." "Neden içiyorsun?" "Bilmiyorum. Dertlerimi unutmama yardım ediyor. Ya siz?" "Aynısı." Mert, sigarasını tüttürürken tereddütle konuştu: "Komutanım, kendinizden hiç bahsetmiyorsunuz, neden?" "Kendimden bahsetmeyi sevmiyorum, Teğmen." Geçmişim, konuşulacak bir şey değildi; bir lanet idi. Mert, elini cebine soktu ve katlanmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafa baktım: Genç bir kadın ve kucağında küçük, kırışık bir bebek. "Kim bu?" Mert'in sesi, asker disiplininden çıkıp saf bir sevgiye dönüştü. "Karım, komutanım. Dün doğum yaptı. Bu görev bitsin, onları görmeye gideceğim. İkisi de burnumda tütüyor. Doğum yaparken yanında olamadım." "Maşallah, çok tatlı," dedim, içimdeki buzullar erir gibi oldu. "Evet. Oğlum olacağını duyduğumda çok sevindim. Yiğit'im büyüyünce benim gibi asker olacak o da." "Bırak, mesleğini kendi seçsin." "Beni görünce o da asker olmak ister." "İnşallah," dedim. Birden, karanlığı yırtan ateş sesi geldi. Hemen silahlarımıza sarıldık. "Çocuklar, dikkatli olun! Her yer karanlık, yerinizden çıkmayın!" Ama bulunduğumuz tepenin çevresinde keskin nişancılar vardı. Ali, ateş etmek için başını hafifçe çıkardığı an, boynundan vuruldu. "Ali!" Mehmet, Ali'nin en yakın arkadaşıydı. Onun vurulduğunu görünce, emirlere karşı gelerek yerinden fırladı ve ona koştu. "Mehmet, yat yere!" Çok geçti. Mehmet'i sırtından vurdular. Ali'nin yanına düştü. Artık sinirlerim boşanmıştı. Öfkeyle ateş ettim, birkaç teröristi indirdim. "Teğmen, yerinden çıkma! Senin yeni doğmuş bebeğin var! Daha ona döneceksin!" diye bağırdım. "Olmaz, Komutanım! Arkadaşlarım oradayken ben boş duramam!" "Boş dur demedim, sana dikkatli ol dedim! Ölme! Ailene ölüm haberini veremem!" "Emredersiniz, Komutanım!" Mermilerimiz azdı, onlar ise kalabalıktı. Bizi sıkıştırıyorlardı. Sonra, teröristlerden biri eline füzeyi aldı ve ateşledi. "Kaçın! Füze!" İki asker kaçamadı. Füze, onların üstüne düştü. Patlamanın sesi kulakları sağır etti. İkisi de paramparça oldu. Askerlerimin kanı, taşlara ve etrafa sıçramıştı. Geri çekilmek zorundaydık. "Çocuklar, geri çekiliyoruz! Daha fazla kimseyi kaybetmek istemiyorum!" Geri geri giderken ateş etmeye devam ettik. Ama durmaya niyetleri yoktu. Ben bacağımdan, Teğmen Mert omzundan vuruldu. Diğer askerlerin hepsi şehit olmuştu. Kaçmamız zordu; etrafımız sarılmıştı. Arkadan biri kafama vurdu ve bilincimi kaybettim. Gözümü açtığımda, loş, soğuk ve rutubetli bir mahzendeydim. Kollarım, başımın üzerinden zincirlenmişti. Üstümde sadece sporcu atleti vardı. Yan tarafıma baktım. Teğmen Mert, yanımda zincirliydi. Üstündeki kıyafetler çıkarılmış, vücudunda morluklar vardı. Baygın yatıyordu. Zorlukla konuştum, boğazım yanıyordu. "M... Mert..." "T... Teğmen... Mert..." Kapı açıldı. İçeri iğrenç bir adam girdi. Teröristlerin lideri olmalıydı. "Uyandın mı, Üsteğmen?" Sadece ona sinirle baktım. Konuşmadım. Pislik, yanıma geldi ve göğsümü elleriyle okşamaya başladı. Soğuk, iğrenç bir his. "Owww, Üsteğmen. Bu nasıl göğüs böyle... Seni karım yapmak istiyorum." "Siktir git, piç kurusu!" Mert nihayet gözünü açtı ve etrafına baktı. Adam bu kez ona döndü. "Uyandın mı, uyuyan güzel?" Mert, zincirlerini zorladı. "Uyandım! Uyanmasaydım, beni öpecek miydin?" "Seni neden öpeyim? Şu kadını öperim daha iyi. Üzgünüm, erkeklerden hoşlanmıyorum." "Ah, ben sana bayılıyorum!" "Teğmen! Kapa çeneni!" diye emrettim. "Emredersiniz, Komutanım," dedi Mert, acı içinde gülümseyerek. "Ne o, Teğmen?" dedi terörist, alay ederek. "Sen bu kadının kölesi misin? Kadının sözünü dinliyorsun. Kadının köpeği misin?" "Sen anlamazsın, lan it! Saygıdan hepsi!" diye bağırdı Mert. "Şimdi, askerler. Sizinle anlaşma yapalım. Bana bilgi verin, ben size hayatınızı vereyim." "Sen kimsin de bize hayat veriyorsun, lan?!" diye bağırdım. "Tane tane istediğimi vermeyeceksin, değil mi?" "Siktir git! Konuşmayacağım!" Adam, emir verdi: "Teğmeni dövün!" "Bırakın lan onu! Bana vurun!" diye çığlık attım. Terörist, bana baktı. Gözlerinde sadist bir parıltı vardı. "Onu seviyor musun, Üsteğmen?" "Vur! Bitsin lan!" "Gözünün önünde askerini, yavaş yavaş, döve döve öldüreceğim. Önce gözlerini oyacağım!" "Ne yapacaksan bana yap, lan!" Birkaç sopalı adam, Mert'in yanına gitti. Arkadan ve önden vurmaya başladılar. Mert, acıdan kasıldı ama dişlerini sıkarak bağırmamaya çalıştı. Gözleri, benden yardım istiyordu. "Yiyorsa, bütün bunları bana yap!" diye bağırdım, çaresizlik içinde zincirlerimi zorluyordum. "Sıranı bekle, Üsteğmen," dedi terörist, sadistçe gülümseyerek. Sanrı, intikamını aldığı dünyada, şimdi en büyük acıyla yüzleşiyordu: sevdiklerini koruyamamanın çaresizliği.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.