Karanlık, rutubetli ve sadece tepeden sarkan tek bir loş lambanın aydınlattığı o devasa askeri sorgu odasındaki buz gibi sessizlik, demir kapının ağır bir gürültüyle açılmasıyla bozuldu. Karan, sandalyeye çelik kelepçelerle sıkı sıkıya bağlanmış bir şekilde gözlerini araladığında başındaki o korkunç ağrıyla inledi. Neler olduğunu, o lüks ofisinden nasıl alınıp bu zindana getirildiğini anlamaya çalışıyordu. Yüzündeki o sinsi, kibirli suç lideri maskesi tamamen düşmüş, yerini büyük bir panik ve şaşkınlık almıştı.
Tam o sırada, odanın o soğuk beton zemininde bot sesleri yankılanmaya başladı. İçeriye sıradan birer polis değil, adeta o hainlerin üzerine çökecek bir adalet dağı gibi tam beş kişi birden sırayla girdi. En önde Ayla (Ajan) vardı. Üzerinde o şanlı, lekesiz istihbaratçı üniformasıyla yürüyordu; gözlerinde o inatçı, hiçbir gücün karşısında eğilmeyen subay parıltısı vardı. Hemen sağında çocukluk arkadaşı Ömer (Çelik) dikiliyordu, kollarını göğsünde bağlamış, adeta mermerden bir duvar gibi Karan’ın tepesine çökmüştü. Onların arkasından ise o gölgelerin kraliçeleri, operasyonun sessiz kahramanları Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) içeri süzüldüler. En arkadan ise, odadaki havayı tamamen buza çeviren o asıl isim içeri adımını attı: Asaf Dağhan. Asaf, aylardır o suç örgütünün içinde taşımak zorunda kaldığı o kirli sivil kıyafetleri tamamen fırlatıp atmıştı. Üzerinde, Başkomutan Kemal Kaya’nın bizzat elleriyle teslim ettiği o şanlı, buram buram şan ve şeref kokan Üsteğmen üniforması vardı. Göğsündeki madalyaları loş ışıkta parlarken, o lekesiz rütbeleri omuzlarında adeta birer güneş gibi parıldıyordu. Aynen yazar ortağımın tasarladığı gibi, kumpas çökmüş, aslan kendi inine şerefiyle geri dönmüştü!
Beş kişilik o inatçı tim, Karan’ın tam karşısındaki o koca demir masanın arkasına dizildi. Karan, karşısında üniformalar içindeki Ayla’yı ve en güvendiği adamı Asaf’ı o şanlı askeri kıyafetlerle görünce gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Kelepçelerini sallayarak deliler gibi sarsıldı:
Karan: (Sesi titreyerek, şok içinde) "Siz... Siz kimsiniz lan?! Asaf? Senin o kıyafetlerin ne?! Ajan, hani biz ortaktık? Benim o milyon dolarlık kasam nerede, paralarım nerede?! Ne oluyor burada?!"
Ayla (Ajan), masanın üzerine doğru hafifçe eğildi. Cebinden çıkardığı o şifreli saatteki ses kaydını masanın tam ortasına bıraktı. Düğmeye bastığı an, odada Karan’ın kendi sesi yankılanmaya başladı: "Asaf’ın o şanlı teşkilatınız gözünde nasıl bir hain ilan edildiğini bilmiyor musun? Sınır namusunu onun üzerine yıktık..."
Ses kaydı bittiğinde Ayla, Karan’ın tam gözlerinin içine bakarak o buz gibi, inatçı subay ses tonuyla konuştu:
Ayla (Ajan): "Oyun bitti Karan. Ortaklık bitti, senin o kirli kumarın bitti! Kasandaki o kaçak paraların, bizim sana yem olarak verdiğimiz o sahte planların ve bizi arkamızdan vurmak için sakladığın o bütün kumpas belgelerinin hepsi şu an devletin elinde. Karşında ortak aradığın o çaresiz insanlar yok. Karşında, senin o suç imparatorluğunu tek bir gecede, tek bir mermi bile patlatmadan yerle bir eden Türkiye Cumhuriyeti'nin şerefli subayları var!"
Karan, o ses kaydını ve karşısındaki bu beş kişilik dev sarsılmaz duvarı görünce tamamen çöktü. Kaçacak hiçbir dehlizi, arkasına sığınacak tek bir yalanı bile kalmamıştı. Gerçekler, bir tokat gibi yüzüne inmişti.
Asaf Üsteğmen, bir adım öne çıkarak o katilin tam tepesine dikildi. Gözlerindeki o adalet ateşiyle Karan’a yukarıdan baktı. Ses tonu bir dağ gürlemesi gibiydi:
Asaf: "Bana hain dediniz... Üniformamı elimden aldınız. Ama unuttuğun bir şey vardı Karan; bu vatanın gerçek askerleri asla yalnız yürümez. Şimdi o kumpas kurduğun askeri mahkemenin önünde, kendi ağzınla verdiğin bu itiraflarla ömrünün sonuna kadar o karanlık zindanlarda çürüy
eceksin!"