Karan’ın o korunaklı, etrafı yüksek duvarlar ve silahlı adamlarla çevrili loş mekanına giden yol, adeta ölüme giden bir patika gibiydi. Ayla, direksiyondaki Ömer, arkada nefeslerini tutmuş bekleyen Esila ve Kübra ile birlikte o karanlık inin kapısına kadar gelmişti. Hava iyice kararmış, pus sokağı tamamen esir almıştı.
Araba mekanın demir kapısına yanaşır yanaşmaz, elleri tetikte bekleyen siyah takım elbiseli, yüzleri buz gibi adamlar aniden aracın etrafını sardı. Namlular ön cama çevrildi. Adamların lideri, sertçe cama vurarak kapıların açılmasını işaret etti. Bizi durdurmuşlardı. O ölümcül çemberin tam ortasındaydık.
Ayla, soğukkanlılığını zerre bozmadan, yanındaki ekibe döndü. Sesinde o inatçı ve geri adım atmayan lider subay havası vardı.
Ayla: (Fısıltıyla, hızlıca) Bizi durduracaklarını biliyorduk. Şimdi gerçek kimliklerimizi arkada bırakıyoruz. Buradan içeri girdiğimiz an birbirimize gerçek isimlerimizle hitap etmek yok. Kendimize takma isimler takıyoruz. Ömer, senin takma adın "Çelik" olsun. Esila, sen **"Gece"**sin. Kübra, senin adın da "Gölge". Bana da sadece "Ajan" diyeceksiniz. Anlaşıldı mı?
Ömer, Esila ve Kübra başlarıyla onayladılar. Artık onlar sivil kimliklerinden sıyrılmış, tehlikenin göbeğindeki gizli bir tim olmuşlardı.
Ayla arabanın kapısını açıp dik ve inatçı adımlarla aşağı indi. Karşısındaki silahlı adamlara meydan okurcasına baktı.
Karan'ın Adamı: "Kimsiniz lan siz? Buraya elinizi kolunu sallayarak giremezsiniz! Kimin mekanına geldiğinizi bilmiyor musunuz?"
Ayla (Ajan): "Karan’a söyleyin... Ona yasa dışı ağlarını iki katına çıkaracak, teşkilatın elindeki gizli dosyaları getiren bir misafiri geldi. Eğer bizi burada vurursanız, patronunuz hayatının fırsatını kaçırır!"
Adamlar birbirine baktı, telsizle içeri haber verdikten sonra silahları yavaşça indirdiler. "Geçin, ama gözümüz üzerinizde," diyerek mekanın o karanlık, loş salonuna giden yolu açtılar.
👁️ KARANLIK SALON: BÜYÜK KARŞILAŞMA
Büyük salonun kapıları açıldığında, içeride ağır bir puro dumanı ve gergin bir sessizlik vardı. Salonun tam ortasında, suç örgütünün lideri Karan ve onun sinsi tetikçisi Gölge oturuyordu. Ama onların hemen arkasında, kollarını göğsünde bağlamış, o buz bakışlarıyla etrafı süzmekte olan biri daha vardı: Asaf Dağhan.
Ayla (Ajan), Ömer (Çelik), Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) içeri adım attıkları an, Asaf’ın gözleri kapıya doğru döndü.
Asaf, gelenleri gördüğü an adeta beyninden vurulmuşa döndü. Yüzündeki o buz gibi maske bir anlığına çatladı, gözleri fal taşı gibi açıldı. Hele ki en önde dik duran o sarsılmaz dostu, mahalleden canı gibi bildiği Ömer’i (Çelik) karşısında görünce büyük bir şok yaşadı, deli gibi şasırdı!
İçinden, "Ömer... Senin ne işin var bu cehennemde? Neden geldin?!" diye feryat ediyordu ama yüzüne o sert ifadeyi geri oturtmak zorunda kaldı. Çünkü Karan’ın gözleri üzerlerindeydi.
Ömer de Asaf’ı o suç örgütünün içinde, o katillerin arasında görünce dişlerini sıktı. Yumruklarını o kadar sert sıktı ki, tırnakları avucunun içine battı. Ama Ayla’nın takma isim kuralını unutmadı, inatla rolüne sadık kaldı.
Karan, oturduğu deri koltuktan yavaşça doğruldu. Elindeki bardağı masaya bırakıp Ayla’ya ve arkasındaki ekibe baktı. Yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
Karan: "Bak sen... Mekanıma kadar gelme cesaretini gösteren bu misafirler de kimmiş? Ve arkamdaki benim yeni sağ kolum Asaf’ı neden bu kadar şaşırttınız? Asaf... Tanıyor musun bu gelenleri?"
Asaf, boğazındaki o düğümü yutkundu. Gözlerini Ömer’den ve Ayla’dan ayırmadan, sesini en acımasız ve yabancı tona bürüyerek cevap verdi:
Asaf: (Buz gibi bir sesle) Hayır Karan... Tanımıyorum. Sadece bu mekandaki sivil görünümlü tipler dikkatimi çekti, o kadar. Kim olduklarını söylesinler, yoksa infazlarını ben keseyim!
Ayla (Ajan) bir adım öne çıktı, Asaf’ın gözlerinin içine o inatçı, meydan okuyan bakışını dikti. Şimdi ölümcül kumar başlamıştı.Ağır, zırhlı demir kapıların arkamızdan büyük bir gürültüyle kapanmasıyla, kendimizi Karan’ın o buram buram tehlike kokan asıl büyük ininin içinde bulduk. Ömer (Çelik), zırhlı aracı malikanenin avlusuna park ettikten sonra hepimiz aşağı indik. Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) etraftaki ağır silahlı adamlara bakıp nefeslerini tutarken, Ayla (Ajan) en önde dik ve inatçı adımlarla toplantı salonuna doğru yürüdü.
Geniş, loş ışıklı odanın kapıları açıldığında içerideki o ağır barut ve puro kokusu yüzümüze çarptı. Suç örgütünün lideri Karan, masanın başındaki o devasa deri koltuğunda geriye doğru yaslanmış, elindeki tesbihi yavaşça çeviriyordu. Sinsi tetikçisi Gölge ise hemen yanında, belindeki silahın kabzasıyla oynayarak bizi süzüyordu.
Ancak bizim içeri girmemizle birlikte, odanın asıl hakimi olan o buzdan duvar çatladı. Karan’ın hemen sağ arkasında, kollarını göğsünde bağlamış bir dağ gibi dikilen Asaf Dağhan, gözlerini kapıya çevirdiği an donakaldı.
Asaf, sivil kıyafetler içindeki o tanıdık yüzleri, özellikle de mahalleden canı gibi bildiği, uğruna dünyayı yakacağı sarsılmaz dostu Ömer’i (Çelik) tam karşısında görünce dehşete düştü! İçindeki o gizli görevin ağırlığıyla kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Bakışları saniyeliğine Ömer’e kaydı; içinden "Ömer, ne işin var burada, neden kendini ateşe attın?" diye feryat ediyordu. Ama Karan’ın keskin gözleri üzerlerinde olduğu için, Asaf anında o acımasız, yabancı maskesini yüzüne geri takındı.
Ömer (Çelik) ise çocukluk arkadaşını bu katillerin arasında, örgütün kalbinde öylece dikilirken görünce yumruklarını sıktı. Tırnakları avucunun içine batıyordu ama Ayla’nın takma isim kuralına sadık kalarak inatla sustu.
Karan, elindeki tesbihi masaya sertçe bıraktı. Oturduğu yerden yavaşça doğrulup Ayla’nın (Ajan) tam karşısına dikildi. Yüzünde o tekinsiz, kibirli gülümseme belirdi.
Karan: "Demek kapıdaki adamlarımı o süslü laflarla kafalayıp içeri giren 'Ajan' sensin. Yanındakiler de korumaların herhalde... Söyle bakalım, teşkilatın hangi gizli belgesini getirdin de karşılığında benimle masaya oturma cesaretini buluyorsun?"
Ayla (Ajan), Karan’ın o tehditkar duruşuna karşı zerre geri adım atmadı. İnatçı bir tavırla elindeki şifreli çantayı masanın tam ortasına fırlattı. Gözlerini bir an bile kırpmadan Karan’ın gözlerinin içine dikti.
Ayla (Ajan): "Boş laflarla vaktini çalmaya gelmedim Karan! Bu çantanın içinde, teşkilatın senin yasa dışı ağlarını çökertmek için önümüzdeki hafta başlatacağı o büyük operasyonun haritaları ve kriptolu isim listeleri var. Ben ve ekibim; yani Çelik, Gece ve Gölge... Biz bu bilgileri senin önüne koyuyoruz. Karşılığında ise hem bu operasyonu lehine çevirmeni sağlayacağız hem de bu masada seninle eşit haklara sahip büyük bir ortaklık kuracağız!"
Karan şüpheyle çantaya baktı, ardından gözlerini arkada duran Asaf’a çevirdi.
Karan: "Asaf! Sen ne diyorsun bu işe? Eski bir asker olarak, sence bu kadının masaya fırlattığı belgeler bizi bu teşkilat pusesundan kurtarmaya yeter mi, yoksa bu misafirleri geldikleri yere gömelim mi?"
Asaf adeta bir adım öne çıktı. Gözlerindeki o çelik gibi sertlikle Ayla’ya ve hemen arkasındaki Ömer’e (Çelik) baktı. Sesini olabilecek en gaddar ve mesafeli tona ayarladı.
Asaf: "Belgelerin gerçek olup olmadığını anlamak kolay Karan... Ama bu gelenlerin gözlerindeki o inatçı bakış bana hiç tekin gelmiyor. Eğer izin verirsen, çantayı açmadan önce bu Ajan denilen kadını ve arkasındaki o adamı (Ömer'i kastederek) ufak bir sorgudan geçireyim. Bakalım buraya ortak olmaya mı gelmişler, yoksa ölmeye mi?"
Odadaki tansiyon bir anda patlama noktasına geldi. Ömer (Çelik) ve Asaf gözleriyle, kelimeler olmadan birbirleriyle o dertli ve inatçı hesaplaşmaya başlamışlardı bile...
Asaf’ın bu tehlikeli sorgu teklifi üzerine Karan, sinsi bir gülümsemeyle arkasına yaslandı ve eliyle "geç" işareti yaptı. Asaf, adeta bir aslan gibi öne atılarak Ömer’i (Çelik) kolundan sertçe kavradı ve salonun kuytu, loş bir köşesine doğru çekti. Karan ve adamları uzaktan onlara bakarken, Asaf sırtıyla onları kapatıp Ömer’le göz göze geldi.
Yüzündeki o gaddar maske saniyeler içinde yerini çaresiz bir öfkeye ve derin bir dostluk acısına bıraktı. Dişlerinin arasından, sesini sadece Ömer’in duyabileceği o inatçı ve kısık fısıltıyla sordu:
Asaf: (Gözleri çakmak çakmak, öfkeyle fısıldayarak) "Ömer! Sen kafayı mı yedin lan?! Ne işin var senin bu cehennemde?! Bu yanındaki Ajan denilen kadın kim, bu yanındakiler kim?! Niye geldiniz buraya, neden canınızı ateşe attınız?!"
Ömer (Çelik), can dostunun yakından yüzüne bakarken içindeki o dertli şarkıların acısını hissetti ama zerre geri adım atmadı. O da aynı inatçı fısıltıyla cevap verdi:
Ömer (Çelik): "Asaf... Sen bizi ne sandın lan? Mahallede arkandan 'hain' diye feryat ederlerken biz senin şerefin için dünyayı yakmaya yemin ettik! Yanımdaki kadın Özel Birimden İstihbarat Subayı Ayla Karaca! Senin o şanlı üniformanı geri iade etmek, bu Karan’ları tepeden tırnağa bitirmek için geldik. Başkomutan Kemal Kaya’nın emriyle bu planı yaptık. Seni burada o katillerin arasında tek başına bırakacağımı mı sandın kardeş?"
Asaf, Ömer'in bu sarsılmaz sadakati ve Başkomutan'ın adını duyunca gözleri dolacak gibi oldu ama çenesini sıktı. O sırada Karan uzaktan seslendi: "Eee Asaf? Öttürebildin mi o Çelik denilen sivil herifi?"Asaf, köşede Ömer’in (Çelik) o sarsılmaz, o canını feda etmeye hazır sözlerini duyduğunda, içinde aylardır biriken o yalnızlık buzları bir anda eriyip gitti. Karşısındaki adam onun sadece mahalleden sivil bir arkadaşı değil, çocukluğunu, gençliğini, canını emanet ettiği sarsılmaz kalesiydi. Başkomutan Kemal Kaya’nın adını ve Özel Birim Subayı Ayla Karaca’nın (Ajan) bu şanlı dava için canını ortaya koyduğunu duymak, Asaf’ın damarlarındaki o inatçı Dağhan kanını yeniden ateşledi.
Ancak duygulanmaya, gözyaşı dökmeye zerre vakitleri yoktu. Hemen arkalarında, loş dumanların arasında oturan Karan ve adamlarının keskin, zehirli bakışları hâlâ üzerlerindeydi. En ufak bir açık, en ufak bir titreme dördünün de bu odadan cesedinin çıkması demekti.
Asaf, Ömer’in omzundaki elini yavaşça indirdi. Gözlerindeki o dost sıcaklığını saniyeler içinde silip, yerine o gaddar, acımasız ve girdiği rolün hakkını veren buzdan maskesini takındı. Arkasını öyle sert bir hamleyle döndü ki, ceketinin etekleri rüzgardan savruldu. Büyük, ağır ve kendinden emin askeri adımlarla o koca toplantı masasına, Karan’ın tam karşısına doğru yürüdü. Botlarının çıkardığı o tok ses salondaki ölüm sessizliğinde yankılanıyordu.
Masanın başında dikildi, kollarını göğsünde inatla bağladı. Gözlerini kıstı ve sesini tüm odadaki adamların yüreğine korku salacak, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar gaddar ve net bir tonda çıkardı:
Asaf: "Evet, doğru söylüyorlar Karan! Bu adamı biraz sıkıştırınca, o Çelik denilen sert kabuğunu kırınca arkasındaki her şeyi bülbül gibi öttü. Getirdikleri bilgiler tamamen doğru, zerre yalanları dolanları yok! Teşkilatın içindeki en gizli dehlizlerden, o süslü masalardan bu bilgileri sızdırmak için kelimenin tam anlamıyla canlarını ortaya koymuşlar. Getirdikleri bu şifreli çanta, teşkilatın önümüzdeki hafta bizim için hazırladığı o büyük kıyamet pusesunun haritasıdır. Bu belgeler bizim hayatımızı kurtarır Karan! Bu Ajan denilen kadın ve arkasındaki ekibi bizim için sadece birer ortak değil, bu savaşı kazanmamız için büyük bir fırsat!"
Karan, Asaf’ın bu kesin, net ve sarsılmaz onayından sonra elindeki tesbihi çevirmeyi aniden bıraktı. Tesbihin taneleri masanın ahşap yüzeyine çarparak tok bir ses çıkardı. Yüzündeki o sinsi, her an namluyu ateşlemeye hazır şüpheci ifade, yerini açgözlü, sinsi bir memnuniyete bırakmıştı. Deri koltuğunda öne doğru eğildi, iki elini masanın üzerine sabitledi. Gözlerini Ayla’ya (Ajan) dikti ve o zehirli sesiyle konuşmaya başladı:
Karan: "Madem öyle... Madem benim bu hayatta güvendiğim tek adam olan, eski subay, yeni sağ kolum Asaf bu adamlara gözü kapalı kefil oldu... O zaman akan sular durur! Demek teşkilat bizi bitirmek için planlar yapıyor ve siz o planları benim ayağıma kadar getirdiniz. O zaman bu masada size de yer var Ajan! Çelik, Gece ve Gölge... Bu karanlık, kanunsuz dünyaya hoş geldiniz. Madem ortak olmaya geldiniz, o zaman kurallarıma da uymak zorundasınız."
Karan elini uzatıp masanın ortasındaki şifreli çantayı sertçe kendi önüne doğru çekti. Yanındaki tetikçisi Gölge’ye bir işaret çaktı.
Karan: "Şimdi oturun bakalım oturduğunuz yerlere. Şu teşkilatın operasyon planlarının detaylarını, hangi yolları kapatacaklarını, hangi ağlarımıza çökeceklerini tek tek, ilmek ilmek konuşalım. Asaf, sen de masanın başına geç. Bu planı askeri gözle en iyi sen analiz edersin."
Ayla (Ajan), yüzündeki o taviz vermeyen, dik subay ifadesini zerre bozmadan masanın sağ tarafındaki sandalyeye doğru ilerledi. Arkasından gelen Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) da sakin ama tetikte bir şekilde onun yanındaki yerlerini aldılar. Ömer (Çelik) ise adeta bir gölge gibi, Ayla’nın hemen arkasında ayakta dikilerek ellerini önünde bağladı.
Ayla sandalyeye otururken, masanın diğer ucundaki Asaf’la göz göze geldi. İki inatçı karakterin bakışları havada çarpıştı. Aralarında tek bir kelime bile geçmemişti ama ikisi de ne yapacaklarını çok iyi biliyorlardı. Ayla içinden, "Şanlı görev şimdi başladı Asaf Dağhan. O üniformayı sana geri giydirmeden buradan çıkış yok" derken; Asaf da bakışlarıyla, "Ben buradayım subay hanım, bu inin her bir taşını başlarına yıkana kadar buradayım" diyordu.
Kulaklarda adeta o dertli, inatçı "Bir Gönül Davası" şarkısının en ağır melodileri çalıyordu. Kurtlar sofrasına oturmuşlardı ama bu sofrayı devirecek olanlar da yine onlardı.Toplantı odasındaki ağır duman, lambaların loş ışığı altında bir sis bulutu gibi dalgalanıyordu. Karan, o sinsi ve açgözlü gülümsemesiyle masanın üzerindeki şifreli çantayı kendi önüne doğru çekti. Parmakları, üzerinde gizli teşkilatın amblemi olan çelik kilidin üzerinde gezindi. Odadaki herkes, adeta bir bombanın piminin çekilmesini bekler gibi sessizliğe gömülmüştü.
Ayla (Ajan), oturduğu sandalyede arkasına hafifçe yaslandı. Sol eli masanın altındaydı, sağ eli ise masanın üzerinde, sanki her an bir silahı kavrayacakmış gibi tetikte bekliyordu. Gözlerini Karan’ın yüzüne dikmişti; o inatçı, bir subaya yakışan sarsılmaz duruşundan zerre taviz vermiyordu. Hemen arkasında dikilen Ömer (Çelik), kollarını göğsünde bağlamış, adeta odanın duvarlarından biriymiş gibi heybetli ve sessizce bekliyordu. Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) ise masanın diğer ucunda, bu ölümcül tiyatronun bozulmaması için kalplerinin güm güm atışını gizlemeye çalışarak önlerindeki boş kağıtlara bakıyorlardı.
Asaf Dağhan ise masanın tam başında, Karan’ın hemen sağ çaprazında ayakta duruyordu. Kollarını göğsünde kenetlemiş, gözlerini Ayla’nın masaya bıraktığı sahte operasyon haritalarına dikmişti. Yüzü adeta mermerden oyulmuş gibi ifadesizdi. Ama içeride, göğsünün kafesinde fırtınalar kopuyordu. Çocukluk arkadaşı Ömer hemen karşı çaprazındaydı. Yıllardır vatanı için gizli görevlerde çarpışan Asaf, ilk defa arkasında böyle sarsılmaz bir kale, böyle inatçı bir müttefik tim hissediyordu.
Karan, gözlerini Ayla’dan ayırmadan çantanın şifresini "çıt" diye tek bir hamlede açtı. Çantanın kapağını kaldırdığında, içerisindeki o sahte mühürlü, kriptolu belgeler ve haritalar loş ışıkta parladı. Karan belgelere doğru eğildi, parmaklarıyla sayfaları çevirirken gözlerindeki o şeytani kibir büyüyordu.
Karan: (Sesi odada yankılanarak, sinsi bir memnuniyetle) "Güzel... Gerçekten çok güzel. Teşkilatın bizim sevkiyat yollarımızı, Iğdır sınırındaki o gizli depolarımızı patlatmak için çizdiği haritalar tam da buradaymış. Ajan... Bu belgeler benim çok işime yarayacak. Ama benim dünyamda bedava ekmek yoktur. Bu masada eşit haklara sahip bir ortak olmak istediğini söyledin. Söyle bakalım, senin bu kağıt parçalarından başka bana sunacağın neyin var?"
Ayla (Ajan), Karan’ın bu tehditkar hamlesini zaten bekliyordu. Dudaklarının kenarında inatçı ve hafif bir tebessüm belirdi. Öne doğru eğildi, dirseklerini masaya dayayarak doğrudan Karan’ın gözlerinin içine meydan okurcasına baktı. Ses tonu tam bir istihbarat lideri gibi buz gibi ve ağırdı:
Ayla (Ajan): "Bana bak Karan... Karşında çocuk yok. O çantadakiler sadece sıradan birer kağıt parçası değil, senin o milyarlık suç ağını teşkilatın amansız operasyonundan koruyacak yegane zırh. Eğer ben o bilgileri getirmeseydim, haftaya bu saatlerde senin o meşhur depolarının yerinde sadece küller savruluyor olacaktı. Ortaklık dediğin şey karşılıklıdır. Ben senin hayatını kurtardım, şimdi sıra sende. Benim bu masadaki asıl şartım; senin şu zamana kadar yürüttüğün tüm işlerin, o büyük sevkiyatların asıl şifreli ana bilgisayar kayıtlarını ve belgelerini görmek. Eğer büyük bir ortaklık kuracaksak, birbirimizin her şeyini bilmek zorundayız!"
"Şifreli ana bilgisayar kayıtları" lafı odada bomba etkisi yarattı. Karan’ın tetikçisi Gölge, elindeki bıçağı masaya sertçe sapladı. Karan’ın yüzündeki o gülümseme anında dondu, gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Suç örgütünün asıl delillerini, o en üst düzey şifreli belgeleri istemek, aslanın inine girip pençesini istemek gibiydi.
Karan: (Sesini alçaltarak, zehir gibi bir tonla) "Sen çok fazla şey istiyorsun Ajan... Benim o özel arşivim, bu örgütün kalbidir. Oraya benden ve Asaf’tan başka kimse erişemez. Kimseyle de paylaşmam!"
Tam o sırada, odadaki o ölümcül gerilimi bozacak ve kumarı tamamen bizim lehimize çevirecek o inatçı hamle Asaf Dağhan’dan geldi. Asaf, kollarını çözüp masanın üzerine doğru bir adım attı. Sesini olabilecek en gaddar ama bir o kadar da mantıklı askeri tona büründürerek Karan’a döndü:
Asaf: "Karan... Bence Ajan haklı. Kadın haklı olarak kendini güvenceye almak istiyor. Sonuçta bize teşkilatın en gizli kozunu verdi. Eğer onun getirdiği bu haritaları bizim o ana bilgisayardaki gizli sevkiyat rotalarımızla eşleştirmezsek, teşkilatın kurduğu pusuya düşüp düşmeyeceğimizi asla kesinleştiremeyiz. Bırak, o şifreli kayıtları ben getireyim. Belgeleri masaya koyalım, haritalarla karşılaştırıp teşkilatı kendi kurdukları pusuya düşürelim. Böylece bu gelenlerin sadakatinden de tamamen emin olmuş oluruz."
Asaf’ın bu zekice hamlesiyle Ömer (Çelik) göz ucuyla Ayla’ya baktı. Plan tıkır tıkır işliyordu. Asaf, Karan'ın gözü önünde o en üst düzey delilleri masaya indirmek için yolu açmıştı. Karan, en güvendiği adamı Asaf’ın bu sözleri üzerine derin bir düşünceye daldı. Purosunu kül tablasına bastırıp söndürürken gözlerinde hâlâ o inatçı şüphe vardı ama açgözlülüğü ağır basıyordu.
Karan: "Pekala... Madem öyle diyorsun Asaf. Git ve o şifreli arşiv dosyasını buraya getir. Ama Ajan... Eğer o belgelerde tek bir açık, tek bir oyun sezersem, bu odadan hiçbirinizin canlı çıkamayacağını o zehir gibi aklına kazı!"