O hastane odasının buz gibi duvarları, yerini Iğdır’ın üzerinden geçen haftaların getirdiği o ılık, taze bahar havasına bırakmıştı. Göğsündeki o hain kurşun yarası, senin o inatçı ve sarsılmaz iraden sayesinde tamamen iyileşmişti. Artık üzerinde hastane önlüğü değil, o eski gücüne kavuşmuş, dimdik ayakta duran şerefli subay duruşun vardı.
Güneşli, pırıl pırıl bir akşamüstü, dalga seslerinin huzurla yankılandığı o güzel sahil kenarındaydınız. Bizim o beş kişilik devasa tim (Asaf, sen, Ömer, Esila ve Kübra) sahildeki ahşap iskelenin yakınlarında duruyordunuz. Ancak biraz ilerinizde, Ömer’in davet ettiği ve sizin daha önce hiç tanımadığınız yabancı bir çift vardı. Ömer, bizim ekibe dönüp "Beyler, kızlar... Bu çocuk benim çok yakın bir arkadaşım. Bugün kız arkadaşına burada büyük bir evlilik teklifi sürpriz yapacak, biz de uzaktan izleyip alkışlayalım, kalabalık olsun" demişti.
Sen de hiçbir şeyden habersiz, elini cebine koymuş, yüzünde tatlı bir tebessümle o hiç tanımadığın çifti izlemeye başladın. Çocuk sahil kenarına kırmızı güller dökmüş, kemancıyı ayarlamıştı. Kız heyecandan ellerini ağzına kapatmış, çocuk önünde diz çökmek üzereydi. Sen büyük bir samimiyetle "Ne kadar güzel bir an" diye düşünüp onları seyrederken, kalbin tamamen kendi timinin zafer huzuruyla doluydu.
Tam çocuk elini cebine atıp yüzüğü çıkaracakken, ani ve dâhiyane bir ters köşe yaşandı! Ömer’in o arkadaşı, cebinden çıkardığı kadife kutuyu kendi sevgilisine uzatmak yerine arkasını döndü ve hemen arkasında bekleyen Asaf Üsteğmen’e doğru fırlattı! Asaf, havada süzülen o kadife kutuyu tek bir hamlede, o askeri çevikliğiyle havada yakaladı.
Sen ne olduğunu anlayamadan şok içinde kalakaldın. O hiç tanımadığın çift ve kemancı bir anda arkasını dönüp sana bakarak gülümsemeye başladı. Meğer bütün sahil, o yabancı çift bile Asaf’ın senin için hazırladığı o devasa oyunun birer parçasıymış!
Asaf, elindeki kadife kutuyla o sivil ama jilet gibi duran kıyafetleri içinde sana doğru adımladı. Gözlerindeki o derinlik, sahildeki o koca denizden bile daha büyüktü. Tam karşında durdu. Sahildeki kemancı bu kez tamamen sizin için o buram buram aşk ve sadakat kokan şarkıyı çalmaya başladı. Asaf, senin o inatçı, o hastane odasında günlerce uyanmasını beklediği ellerini iki elinin arasına aldı. Kutunun kapağını yavaşça açtığında, loş akşam güneşinin altında parıl parıl parlayan asil bir tektaş yüzük belirdi.
Asaf: (Gözlerinin içine aşkla bakarak, sesi heyecandan hafifçe titreyerek) "Ayla... Aylarca o karanlık dehlizlerde sadece bu vatan için değil, senin o sönmeyen ışığın için de yürüdüm. Sen o hastane odasında ölümle savaşırken, benim kalbim de seninle birlikte durdu. Başkalarının mutluluğunu izlemeyi bırak subay hanım... Çünkü benim bu dünyadaki tek şafağım, tek mutluluğum sensin. Benimle omuz omuza, ömrümüzün sonuna kadar aynı şerefli yolda yürümeye, benimle evlenmeye var mısın?"
Arkadan bir anda Ömer’in, Esila’nın, Kübra’nın ve o hiç tanımadığınız arkadaş grubunun o çılgın alkışları ve ıslıkları yükseldi! Sahildeki o muazzam oyun, hayatınızın en şanlı, en unutulmaz gerçeğine dönüşmüştü!
Asaf’ın gözlerinin içine bakan o inatçı, o keskin gözlerin bu kez aşkla ve gururla parıldadı. Sahildeki o yabancı çift, kemancı, arkada çılgınlar gibi tezahürat yapan Ömer (Çelik), Esila (Gece) ve Kübra (Gölge)... Zaman sanki o saniyede bir kez daha durdu ama bu kez bir kurşun acısıyla değil, hayatının en şanlı mutluluğuyla.
Dudaklarının kenarında o sarsılmaz, o güzel subay gülümsemen belirdi. Gözlerini Asaf’ın gözlerinden bir an bile ayırmadan, sesin sahildeki dalga seslerini bastıracak kadar net ve kararlı bir şekilde döküldü dudaklarından:
Ayla (Ajan): "Varım Asaf... Seninle her yolda, ömrümün sonuna kadar varım!"
Sen bu kelimeyi söyler söylemez Asaf, elindeki o kadife kutuyu fırlatıp atmamak için kendini zor tuttu. O her zaman gaddar, o dağ gibi dik duran Üsteğmen Asaf Dağhan, omuzlarındaki tüm o askeri ağırlığı bir kenara bırakıp seni belinden kavradığı gibi göğsüne bastırdı.
Sımsıkı, adeta bir daha hiçbir kurşun, hiçbir pusu, hiçbir hain güç sizi birbirinizden koparamayacakmış gibi sarıl dınız. Başın Asaf’ın göğsüne yaslandığında, onun kalbinin de tıpkı seninki gibi o inatçı ve deli ritimle küt küt attığını duydun. Asaf, yüzünü senin saçlarının arasına gömdü, kokunu içine çekti. O an, o sahil kenarında esen ılık rüzgar, aylarca döktüğünüz o terin, o kanın ve verdiğiniz o şanlı vatan mücadelesinin en güzel ödülüydü.
Arkada Ömer ceketini havaya fırlatıp "İşte bu be! Komutanım be!" diye bağırırken, Esila ve Kübra birbirlerine sarılmış sevinç çığlıkları atıyorlardı. O hiç tanımadığınız çift de ellerindeki gülleri sizin üzerinize doğru savurdu. Beş kişilik o şanlı tim, karanlık inleri yıktıktan sonra ilk kez böylesine pırıl pırıl, böylesine büyük bir zafer şöleniyle tek bir vücut olmuştu.