Sahildeki o muazzam teklifin üzerinden tam bir yıl geçmişti. Ekibimizin koruduğu o şanlı ve görkemli askeri düğünle Ayla ve Asaf hayatlarını birleştirmişti. O kılıçların altından geçtiğiniz, timin tam kadro üniformalarla arkanda durduğu o şeref gecesinden sonra, Dağhan ocağına adeta cennetten bir parça düşmüştü.
Zaman su gibi akıp geçti... Ve tam 5 yıl sonra, Dağhan evinin bahçesindeki o koca çınar ağacının altında, minik ayak sesleri yankılanmaya başladı.
Ayla ve Asaf’ın dünyalar tatlısı, o deniz mavisi gözlerini annesinden, inatçı gülüşünü babasından alan 5 yaşındaki kızları Güneş, bahçede elinde minik bir oyuncakla koşuyordu. İsmi gibi Dağhan ocağının üzerine doğmuş, o dertli günlerin üzerine pırıl pırıl parlamıştı. Asaf, bahçedeki hasır sandalyede oturmuş, üzerinde sivil kıyafetleriyle kızını izlerken yüzünde hayatının en huzurlu gülümsemesi vardı.
Ayla (Ajan), evin kapısından elinde bir sürahi soğuk suyla çıktı. Göğsündeki o eski kurşun yarası tamamen kapanmış, yerini anneliğin ve o şanlı yuvanın huzuruna bırakmıştı. Güneş, annesini görür görmez o minik adımlarıyla koşup Ayla’nın bacaklarına sarıldı.
Güneş: "Anne! Bak babam bana askeri selamı vermeyi öğretti, doğru yapıyor muyum?"
Ayla sürahiyi masaya bırakıp eğildi, kızının o küçük yanağını öptü ve ona gururla baktı.
Ayla (Ajan): "Doğru yapıyorsun annesinin gülü... Sen bu vatanın en güzel, en inatçı askerisin."
Asaf oturduğu yerden kalkıp yanınıza geldi, bir kolunu Ayla’nın beline dolayıp diğer eliyle Güneş’i kucağına aldı. Ömer, Esila ve Kübra da hafta sonu ziyareti için bahçe kapısından içeri girerken ellerinde Güneş’e aldıkları hediyeler vardı. Her şey mükemmeldi, tam senin o tasarladığın 2-3 bölümlük muazzam mutluluk dönemi yaşanıyordu.
Ama aslanlar için huzur, fırtınadan önceki o sessiz şafaktı... Karargahtan gelecek o acı telsiz çağrısına ve Güneş’in kaçırılacağı o büyük tehlikeye henüz zaman vardı. Şimdilik Dağhan evinde mutluluğun tadını çıkarıyorlardı