Yoğun bakım odasındaki o ritmik, tekdüze ve insanı uyuşturan monitör sesleri (dıt... dıt... dıt...), odayı kaplayan o buz gibi sessizliği bölmeye devam ediyordu. Günlerdir o karanlık, o derin dehlizlerde vatanın ve timinin geleceği için savaşan o inatçı ruhun, nihayet o ağır perdeyi yırtıp atmaya karar verdi.
Asaf, cezaevindeki o sinsi köpeğe haddini bildirdikten sonra üstü başı dağılmış, omuzlarındaki o şanlı rütbeleriyle adeta soluk soluğa hastane koridoruna geri dönmüştü. Ömer (Çelik), Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) ile birlikte yoğun bakımın camına adeta birer siper gibi dizilmişler, nefes bile almadan içeriye bakıyorlardı.
Tam o sırada, odanın içindeki o beyaz yatakta bir kıpırtı oldu.
Göğsündeki o ağır yaraya, bedenini saran o bitmek bilmeyen uyuşukluğa inat, parmakların yavaşça titredi. Derin, çok derin bir nefes almaya çalıştın; oksijen maskesinin camı aldığın o inatçı nefesle buğulandı. Ve o an, tüm kumpasları yıkan, o inin altını üstüne getiren o keskin, o güzel gözlerini yavaşça dünyaya, o çiğ beyaz ışığa doğru araladın.
Göz kapakların hâlâ çok ağırdı ama bakışların anında o kalın şeffaf camın arkasında bekleyen timini buldu.
Asaf Üsteğmen, senin o inatçı gözlerini açtığını, doğrudan kendisine baktığını gördüğü an kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Gözlerindeki o az önceki gaddar, o katliam kokan intikam ateşi bir saniyede söndü; yerini tarifsiz, devasa bir gurura ve rahatlamaya bıraktı. Yumruğunu cama hafifçe yasladı, dudakları titreyerek gülümsedi. O dağ gibi adamın gözlerinden akan yaşlar, bu kez o şanlı zaferin asıl neşesiydi.
Asaf: (Cama doğru fısıldayarak, sesi mutluluktan boğularak) "Açtı... Ömer, kızlar... Açtı gözlerini! Uyandı subay hanım!"
Ömer (Çelik) derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı, "Şükürler olsun" dedi. Esila ve Kübra birbirlerinin ellerini sevinçle sıkarak ağlamaya başladılar. Bizim o polis kızlarımızın yüzünde nihayet o şanlı zaferin gerçek pırıltısı belirdi.
Doktorlar ve hemşireler el birliğiyle odaya daldı, senin değerlerini kontrol etmeye başladılar. Yüzündeki oksijen maskesini yavaşça gevşettiklerinde, can dostlarının camın arkasında sana selam durduğunu gördün. Sesin henüz çıkmıyordu, göğsün ağrıyordu ama o inatçı subay duruşundan zerre taviz vermeden onlara bakarak hafifçe başını salladın. Karan’ın o sinsi pişkinliği, senin bu tek bir göz açışınla, bu sarsılmaz geri dönüşünle zindanın o karanlık sularına gömülmüştü.
Ayla Subay geri dönmüştü. Beş kişilik o şanlı tim, şimdi tam anlamıyla yeniden tek bir vücut, tek bir yürek
olmuştu!