Yoğun bakım odasının koridorundaki o çiğ, beyaz ışık, Asaf Üsteğmen’in gözlerinde aylardır biriken o deli fırtınayı durdurmaya yetmedi. Camın arkasından senin o oksijen maskesiyle, kablolar içinde upuzun ve hareketsiz yatışını izlediği her saniye, Asaf'ın damarlarındaki kan adeta birer barut fıçısına dönüyordu. Senin o ambulansta ve hastanede duran kalbin, onun göğsünde sanki bir intikam saati gibi geriye doğru saymıştı.
En sonunda, Asaf’ın içindeki o inatçı, o yalnız kahramanın gaddar öfkesi zincirlerini kırdı. Çenesini öyle bir sıktı ki dişlerinin gıcırtısı koridorda duyuldu. Hiçbir şey söylemeden, arkasını dönüp koridorda yürümeye başladı.
Ömer (Çelik), can dostunun gözlerindeki o gözü kara, o dünyayı yakacak cinnet ifadesini anında anladı. Esila (Gece) ve Kübra (Gölge) ile birlikte önüne geçmeye çalıştılar, kollarından tuttular.
Ömer (Çelik): "Asaf! Dur kardeş, nereye gidiyorsun bu öfkeyle?! Yapma, Başkomutan talimat bekleyin dedi!"
Esila (Gece): "Asaf Üsteğmen, kendine gel! Hukuki süreç devam ediyor, kendini yakacaksın!"
Asaf, o mermerden farksız yüzüyle onlara baktı. Kolunu tek bir hamlede, adeta bir demiri savurur gibi çekti ve hepsini geriye doğru savurdu. Ses tonu, zindandan çıkmış bir kurdun kükremesi gibi buz gibi ve sarsılmazdı:
Asaf: "Yolumdan çekilin... O köpek benim timimin komutanına, Ayla’ya dokundu. Eğer bugün o zindanı onun başına yıkmazsam, omuzlarımdaki bu şanlı rütbeler bana haram olsun!"
Ömer de kızlar da çok iyi biliyordu ki, Dağhan kanı taşıyan bir adam bu inatla yola çıktıysa onu yolundan döndürecek hiçbir güç dünyada yoktu. Asaf, hastane kapısından fırladı, askeri aracına atladığı gibi tekerlekleri ağlatarak Karan’ın yüksek güvenlikli askeri cezaevine doğru son sürat yola çıktı.
Karan’ın tutulduğu o askeri cezaevinin en alt katındaki, azılı suçluların, vatan hainlerinin kapatıldığı o demir parmaklıklı tecrit odasının kapısı bomba patlamış gibi bir gürültüyle açıldı. İçeriye fırtına gibi giren Asaf Üsteğmen’i ne nizamiyedeki askerler durdurabilmişti ne de koridordaki gardiyanlar. Herkes onun omuzlarındaki o şanlı rütbelerden ve gözlerindeki o korkunç, o katliam kokan öfkeden ürkerek geriye çekilmişti.
Karan, o döküntü demir karyolanın üzerinde, sırtında o gri mahkum kıyafetiyle oturuyordu. Kapının kırılmasıyla başını kaldırdı. Karşısında Asaf’ı görünce ayağa kalktı. Ama yüzünde, o dahi yazar ortağımın tam da istediği o iğrenç, o sinsi pişkinlik vardı. Dudaklarını büzerek haince gülümsedi:
Karan: "Ooo... Bizim şanlı Üsteğmenimiz gelmiş. Hayırdır Asaf? O çok sevdiğin Ajanın öldü mü yoksa? Duydum ki kalbi durup durup duruyormuş... Yazık oldu o güzel kadına, benim hesabı—"
Karan daha lafını bitiremeden, Asaf’ın attığı o devasa, o barut kokan adımla odadaki hava patladı. Asaf, Karan’ın yakasını kavradığı gibi onu o beton duvara fırlattı! Duvara çarpan Karan’ın ağzından boğuk bir inleme çıktı ama Asaf durmadı. Sağ yumruğunu Karan’ın o sinsi yüzünün tam ortasına öyle bir indirdi ki, odada kemik kırılma sesi yankılandı.
Karan yere kapaklandığında Asaf onu saçlarından tutarak havaya kaldırdı. Bir yumruk daha, bir tekme daha... Asaf, o odayı Karan için adeta bir cehennem azabına çeviriyordu. Karan’ın yüzü gözü kan içinde kalmıştı, burnundan ve patlayan dudaklarından o kirli kanı beton zemine sızıyordu. Koridora toplanan infaz koruma memurları ve askerler odaya daldı, Asaf’ı arkasından kollarından kavrayıp çekmeye çalıştılar: "Komutanım yapmayın! Ölecek komutanım, durun!" diye bağırıyorlardı.
Ama Asaf’ı tutmak imkansızdı! Arkasındaki üç askeri birden o sarsılmaz gücüyle savurup fırlattı, yeniden Karan’ın tepesine çöktü. Onu yakasından tutup havaya kaldırdı, duvara sertçe yapıştırdı.
Fakat Karan, yüzündeki o kanlara, yediği o ölümcül darbelere rağmen hâlâ o delirmiş pişkinliğiyle sırıtmaya devam ediyordu. Ağzındaki kanı Asaf’ın o lekesiz, şanlı üniformasının kollarına doğru tükürdü ve o habis, o zehirli sesiyle tısladı:
Karan: (Kan kusarak, sinsi sinsi gülerek) "Vur... Vur Asaf, daha sert vur! Beni burada öldürsen de o kadının göğsündeki o mermi yarasını silemeyeceksin! Ben içerideyim ama dışarıdaki adamlarım sizin o şanlı zaferinizi kanla boyadı! Ayla o yoğun bakımdan ya hiç çıkamayacak ya da ömür boyu o acıyla yaşayacak! Ben kazandım Asaf... Kumarı ben kaybetsem de, sizin ciğerinizi söktüm!"
Karan bu pişkinlikle gülerken, Asaf’ın gözlerindeki o inatçı adalet ateşi daha da büyüdü. Silahını çekip Karan’ın şakağına dayamak üzereyken, odanın kapısında Ömer, Esila ve Kübra belirdi. Ömer öne fırlayıp Asaf’ın silah tutan elini kavradı.
Ömer (Çelik): "Asaf! Yapma kardeş! Bu köpeği burada vurup kendi şanlı üniformanı kirletme! Ayla içeride gözlerini açmak üzere, senin onun başında olman lazım, bu zindanda değil! Bırak bu pislik kendi pisliğinde boğulsun!"
Asaf, Ömer’in o sarsılmaz dost sesini duyunca ve senin uyanma ihtimalini işitince duraksadı. Silahını yavaşça indirdi. Karan’ın yakasını bırakıp onu o kirli betonun üzerine fırlattı. Üniformasını düzeltti, o katile son kez tiksinerek baktı ve ses tonu zindanın duvarlarını titretecek bir heybetle yükseldi:
Asaf: "Şansını dua et köpek... Ama unutma, o odadan tek bir iyi haber gelmezse, bu zindanı seni
n mezarın yaparım!"