İçeriğe geç

Sandık

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Sandık

Bölüm 4

Akşam Açılan Kapak

Akşam İstanbul, yorgunluğunu ışıkların altına saklamıştı. Trafik Haliç’e doğru ağır ağır akarken Leyla camdan dışarı baktı. Gün boyu Kerem Bey’in romanındaki Ester adı zihninde dönüp durmuştu. Sayfalar arasında okuduğu birkaç ayrıntı, sabahki huzursuzluğuyla birleşmiş, artık basit bir tesadüf olmaktan çıkmıştı.

Eve vardığında sokak daha sessizdi. Bazı pencerelerde televizyon ışıkları titriyor, uzaktan bir vapur düdüğü duyuluyor, merdivenli yokuşun taşları akşam nemiyle koyulaşıyordu. Leyla kapıyı açarken içerideki soğuk yüzüne çarptı. Ev, gün boyu yalnız kalmış insanların değil, yalnız kalmış hatıraların kokusunu taşıyordu.

Ayakkabılarını çıkardı. Çantasını masaya bıraktı. Anahtar kesesini eline aldı.

Bu kez ertelemedi.

Odanın köşesine yürüdü. Sandığın üzerindeki kitapları tek tek kaldırdı. Her kitabı yere koydukça kapağın yüzeyi biraz daha ortaya çıktı. Ceviz ağacının koyu rengi, yıllara rağmen derinliğini koruyordu. Pirinç tokaya dokunduğunda parmaklarına soğuk bir his geçti.

Leyla dizlerinin üzerine çöktü. Keseyi açtı. Anahtarı çıkardı.

Kilit ilk denemede dönmedi. Sanki içeriden biri direniyordu. Leyla anahtarı biraz geri çekip yeniden çevirdi. Bu kez metal, paslı bir iniltiyle hareket etti. Küçük bir çıt sesi duyuldu.

Sandığın kapağı, yıllarca tutulmuş bir nefesi bırakır gibi ağır ağır aralandı.

İçeriden eski kâğıt, naftalin, ahşap ve çok uzun süre kapalı kalmış kumaşların kokusu yükseldi. Leyla bir an gözlerini kapattı. Bu koku çocukluğundan tanıdıktı. Dedesinin ceketlerinde, eski kitapların arasında, bayramlarda çıkarılan dantel örtülerde, yıllar önce kapanmış odalarda duyduğu bir kokuydu. Geçmişin kokusu böyle bir şeydi: hem yakın hem ulaşılmaz.

Sandığın en üstünde, kahverengi deri kapaklı bir fotoğraf albümü duruyordu. Albümün köşeleri aşınmış, sayfalarını tutan ipler gevşemişti. Leyla onu iki eliyle kaldırdı; sanki içindeki fotoğraflar değil de birinin kalbi zarar görebilirmiş gibi dikkatliydi.

İlk sayfada dedesi Yusuf Bey vardı. Gençti. Leyla’nın tanıdığı ak saçlı, bastonlu, ağır yürüyen adam değil; dik omuzlu, gözlerinde hayata kafa tutan bir parıltı taşıyan genç bir adam. Üzerinde düzgün ütülenmiş bir takım elbise, saçları özenle geriye taranmıştı. Fotoğrafın altına eski yazıyla küçük bir not düşülmüştü: “Yusuf, Balat, 1953.”

Leyla gülümsedi. Dedesini hiç böyle düşünmemişti. İnsan çocukken büyüklerini hep yaşlı doğmuş sanırdı. Oysa Yusuf Bey de bir zamanlar sabırsızlanmış, âşık olmuş, kavga etmiş, hayal kurmuş, belki hata yapmıştı.

Sayfaları çevirdi. İstanbul’un farklı köşelerinde çekilmiş fotoğraflar vardı: Galata Köprüsü’nde martılara bakan genç Yusuf, Çemberlitaş yakınlarında bir arkadaş grubuyla ayakta duran Yusuf, bir dükkânın önünde elinde saat tutarken gülümseyen Yusuf… Leyla fotoğrafı yaklaştırdı. Dükkân tabelasının bir kısmı seçiliyordu: “… Saat Tamiri”.

Kalbi hızlandı.

Kerem Bey’in romanındaki saatçi detayı yeniden zihnine düştü.

Bir sonraki sayfada anne ve babasının fotoğrafı vardı. Babası gülümsüyordu; o gülümsemede Leyla’nın aynada bazen kendisinde yakaladığı bir ifade vardı. Annesi zarif, ince yüzlü bir kadındı. Fotoğrafın arkasını çevirdiğinde dedesinin el yazısını tanıdı: “Kızımın en güzel günü. Allah mutluluklarını daim etsin.”

Leyla’nın gözleri doldu. Anne ve babasının seslerini hatırlamıyordu. Onlara dair anıları, başkalarının anlattığı şeylerden oluşmuştu. Bir insanın kendi anne babasını hatırlayamaması, içinde sessiz bir odanın hiç açılmaması gibiydi. Leyla o odanın kapısına her yaklaştığında dedesinin anlattığı kısa ve güvenli anılarla yetinmişti.

Albümün ilerleyen sayfalarında gazete kupürleri, eski davetiyeler, birkaç sararmış not ve küçük zarflar vardı. Bazı fotoğrafların arasına kurumuş çiçekler konmuştu. Birinin yaprakları neredeyse toza dönüşmüştü. Leyla dikkatle dokundu. Çiçeğin altındaki kâğıtta tek kelime yazıyordu:

“Unutma.”

Leyla’nın ensesinde ürperti gezindi.

Tam albümü kapatacakken, sayfaların arasından siyah beyaz bir fotoğraf kayıp yere düştü. Fotoğraf ters dönmüştü. Leyla onu almak için eğildi. Parmakları kâğıda dokunduğunda açıklanamaz bir çekingenlik hissetti. Sanki bu fotoğraf, albümdeki diğer hatıralar gibi görülmek için değil, saklanmak için oradaydı.

Fotoğrafı çevirdi. Genç bir kadın ona bakıyordu.

Leyla, kadının yüzünü ilk kez görmesine rağmen bir an onu tanıyormuş gibi oldu. Koyu renk saçları omuzlarına zarifçe düşüyor, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm duruyordu. Bakışları fotoğraf makinesine değil, sanki fotoğrafı çeken kişiye yönelmişti. O bakışta hem neşe hem de saklanmaya çalışan bir korku vardı. Kadın güzeldi; fakat güzelliğinden önce insanın içine işleyen şey, yüzündeki canlılıktı. Sanki fotoğrafın içinden birazdan konuşacak, Leyla’ya yıllardır beklediği cevabı verecekti.

Leyla önce onun anneannesi Mürüvvet Hanım olabileceğini düşündü. Ama Mürüvvet Hanım’ın fotoğraflarını görmüştü; bu kadın o değildi. Yaşı, duruşu, yüzündeki ifade başka birine aitti.

Fotoğrafın arkasını çevirdi. Zarif, ince ve sabırlı bir el yazısıyla şu cümle yazılıydı:

“Cansız suretimin her daim yanında olması temennisiyle…” Altında tarih vardı:

3 Kasım 1954.

Ve bir imza:

Ester.

Leyla’nın elindeki fotoğraf titredi. Odanın içindeki sessizlik bir anda derinleşti. Dışarıda uzaklardan gelen araba sesi, üst kattaki komşunun sandalye çekişi, rüzgârın pencereye dokunuşu… Hepsi geriye çekildi. Leyla yalnızca kendi kalp atışını duydu.

Ester.

Kerem Bey’in romanındaki Ester.

Dedesinin sandığındaki Ester.

Leyla ayağa kalkmak istedi ama dizleri izin vermedi. Fotoğrafı göğsüne yakın tuttu. O an, sabah sandığa bakarken hissettiği huzursuzluğun boşuna olmadığını anladı. Bu sadece eski bir aşk hikâyesi değildi. Eğer Kerem Bey’in romanındaki ayrıntılar dedesinin geçmişiyle örtüşüyorsa, yayımlanmak üzere olan kitap Leyla’nın ailesine ait saklı bir gerçeği de anlatıyor olabilirdi.

Ama Kerem Bey bunu nereden biliyordu?

Ve Yusuf Bey, Ester’in fotoğrafını neden yıllarca saklamıştı?

Leyla albümün içine yeniden baktı. Fotoğrafın düştüğü sayfanın altında ince, krem rengi bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde ne adres ne pul vardı. Sadece dedesinin el yazısıyla yazılmış tek bir cümle:

“Leyla bunu okuyorsa artık susmanın kimseye faydası kalmamıştır.”

Leyla’nın boğazı kurudu.

Dışarıda, sokak kapısının önünde bir ayak sesi duyuldu.

Sonra kapının altından içeri küçük bir gölge düştü.

Leyla nefesini tuttu.

Birisi kapının önünde durmuştu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.