İçeriğe geç

Sandık

Bölüm 5 · 7 dk okuma

Sandık

Bölüm 5

Yıldızla İlk Tanışma

1954 sonbaharında Balat başka türlüydü.

Sokaklar bugünkünden daha tenhaydı belki ama daha sessiz değildi. Sabahları dükkân kepenkleri peş peşe açılır, taş sokaklarda ayakkabı sesleri yankılanır, evlerin pencerelerinden tencere kapaklarının, çocuk seslerinin, Ladino, Rumca ve Türkçe cümlelerin birbirine karıştığı canlı bir uğultu yükselirdi. Balat, farklı dillerin aynı çamaşır ipine asıldığı bir mahalleydi. Bir evde cuma hazırlığı, ötekinde pazar ayini telaşı, başka bir kapıda kandil simidi kokusu olurdu. İnsanlar birbirinin bayramını bilir, yasını duyar, kavgasını işitir, sırrını sezerdi. Ama herkes her şeyi bilse de her şey yüksek sesle söylenmezdi.

Yusuf, o yıllarda yirmili yaşlarının başındaydı. Çıfıt Çarşısı’na yakın küçük bir saatçi dükkânında çalışıyordu. Dükkân daracık ama derli topluydu. Vitrinde kol saatleri, cep saatleri, masa saatleri ve tamire bırakılmış eski alarmlı saatler dururdu. İçeri girildiğinde insanı ilk karşılayan şey tik tak sesiydi. Tek bir saat sesi değil; farklı hızlarda, farklı sabırlarla işleyen onlarca zamanın üst üste binen sesi.

Ustası Kirkor Efendi, kısa boylu, gözlüklü, titiz bir adamdı. Saat tamir ederken neredeyse nefes almazdı. Yusuf’a sık sık, “Saatçinin eli aceleci olmayacak,” derdi. “Zamanı tamir eden adam zamana yenilirse olmaz.”

Yusuf bu sözü severdi ama tam olarak uygulayamazdı. Çünkü gençti. Gençlik, insanın içindeki bütün saatlerin aynı anda hızlı çalışmasıydı.

O sonbaharda Yusuf’un içindeki saatleri hızlandıran şeyin adı Ester’di.

Ester Levi, çarşının içindeki antika dükkânının sahibi Moiz Levi’nin kızıydı. Babasının dükkânına haftada birkaç kez gelir, bazen hesap defterlerini düzenler, bazen vitrine konacak küçük eşyaları temizler, bazen de yalnızca babasına öğle yemeği getirirdi. İlk gelişinde Yusuf onu yalnızca bir an görmüştü. Dükkânın önünden geçerken elindeki küçük sepeti iki eliyle tutuyor, rüzgârda yüzüne gelen saçını başını eğerek düzeltmeye çalışıyordu. Yusuf o sırada bir cep saatinin kapağını açmıştı. İnce tornavida elinde kalmış, saatin içindeki küçük dişliler bir anda önemini yitirmişti.

“Yusuf!”

Kirkor Efendi’nin sesiyle irkildi.

“Vida kaçtı, evlat. Aklın nerede?”

Yusuf kızardı.

“Burada usta.”

Kirkor Efendi gözlüğünün üzerinden baktı.

“Burada olan akıl öyle bakmaz.”

O günden sonra Ester’in çarşıya geliş saatleri Yusuf’un zihnine yerleşti. Salı günleri öğleye yakın gelirdi. Perşembeleri babasının dükkânında daha uzun kalırdı. Cumartesi günleri bazen yanında küçük kardeşi Rafael olurdu. Yusuf bunları bilmek için özel bir çaba göstermediğini kendine söyleyip durdu. Ama insan birini merak etmeye başladığında hafızası hainleşirdi; her ayrıntıyı sessizce kaydederdi.

Ester, Yusuf’un bakışlarının farkına varmıştı.

İlk zamanlar görmezden geldi. Çünkü bir genç kızın çarşıda kendisine bakan her bakışa cevap vermesi mümkün değildi. Ayrıca Ester’in ailesi bu konularda dikkatliydi. Moiz Levi kızını severdi ama korumacıydı. Annesi Roza Hanım ise mahallenin dilinden çekinirdi. Ester’e sık sık, “Gözünü yere indir demiyorum ama herkesin gözüne de açık kapı bırakma,” derdi.

Ester bu sözü sevmezdi.

Çünkü göz dediğin şey, insanın kendi evinden dışarı açtığı en eski pencereydi. Her pencereye perde çekilmezdi.

Yusuf’un bakışları diğerlerinden farklıydı. Bunu kendine itiraf etmesi birkaç hafta sürdü. Çarşıdaki bazı erkekler gibi hoyrat, sahiplenici, rahatsız edici bakmıyordu. Yusuf bakarken sanki bir şey istemiyor; yalnızca gördüğüne şaşırıyordu. Ester bu şaşkınlıkta kendini tuhaf biçimde güvende hissediyordu.

Bir perşembe günü, babasının dükkânından çıkarken elindeki küçük porselen kutuyu düşürdü. Kutunun kapağı taş zemine çarpıp ikiye ayrıldı. Ester eğilmek üzereydi ki Yusuf dükkânından fırlayıp yanına geldi. O kadar hızlı çıkmıştı ki arkasından Kirkor Efendi’nin “Yusuf, büyüteç gözünde kaldı!” diye seslendiği duyuldu.

Yusuf gerçekten de sağ gözünün önünde saatçi büyüteciyle sokağa çıkmıştı.

Ester, istemeden güldü.

Yusuf büyüteci fark edip utançla çıkardı. Yüzü kızarmıştı.

“Affedersiniz,” dedi. “Yani… yardım edeyim dedim.”

“Büyüteçle mi?”

Bu kez Yusuf da güldü. Gülüşü kısa sürdü ama ikisinin arasındaki ilk gerçek ses buydu. Daha önce yalnızca bakışlar vardı; şimdi o bakışların arasına bir kahkaha girmişti. Kahkaha, iki yabancının arasındaki mesafeyi bazen en ustalıklı cümleden daha hızlı kapatırdı.

Yusuf kırılan kapağın parçalarını topladı. Porselen kutunun ana gövdesi sağlamdı. Ester onu eline aldı, kırık kapağa baktı.

“Babam kızacak,” dedi.

“Kapağı yapıştırabiliriz.”

“Porselen kolay yapışmaz.”

“Bazı kırıklar belli olur ama yine de tutar.”

Ester bu cümleye cevap vermedi. Fakat Yusuf’un söylediği şey, yalnızca porselen kutu hakkında değildi sanki. İkisi de bunu sezdi.

“Dükkâna bırakın,” dedi Yusuf. “Ben akşam ustamdan izin alıp bakarım. İnce iş severim.”

Ester kutuyu vermek için tereddüt etti. Sonra uzattı.

“Adınız Yusuf, değil mi?”

Yusuf’un kalbi hızlandı. Onun adını biliyordu.

“Evet. Yusuf.”

“Ben Ester.”

“Biliyorum.”

Bu kez Ester’in kaşları hafifçe kalktı.

Yusuf hemen toparlanmaya çalıştı.

“Yani… babanız sizi çağırırken duydum. Birkaç kez.”

Ester gülümsemesini saklamaya çalıştı.

“Demek birkaç kez duydunuz.”

Yusuf’un daha fazla batmamak için susması gerekiyordu. Ama gençlik, insanın susması gereken yerde kalbini konuşturmasıydı.

“İsminiz ne kadar güzel,” dedi. “Anlamı da güzel.”

“Anlamını biliyor musunuz?”

“Yıldız.”

Ester’in yüzündeki gülümseme bu kez saklanmadı.

“Bir saatçi için göğe bakmak ilginç.”

“Zamanı anlamak için bazen göğe bakmak gerekir.”

Bu cevap Ester’i şaşırttı. Yusuf bunu önceden düşünmüş gibi söylememişti; cümle içinden öylece çıkmıştı. Belki de en güzel cümleler, insanın kendini beğendirmek için kurmadığı cümlelerdi.

O sırada Moiz Levi dükkânın kapısında belirdi.

“Ester?”

Ses sert değildi ama uyarı taşıyordu. Ester hemen toparlandı.

“Geliyorum baba.”

Yusuf porselen kutuyu elinde tuttu.

Moiz Levi, Yusuf’a baktı. Bakışı uzun sürmedi ama Yusuf o kısacık bakışta ölçüldüğünü, tartıldığını, nereye ait olduğunun not edildiğini hissetti.

“Genç adam,” dedi Moiz Levi, “o kutu eski Viyana işidir. Oyuncak değildir.”

Yusuf başını hafifçe eğdi.

“Merak etmeyin efendim. Zarar vermem.”

“Zaten zarar görmüş.”

Ester araya girdi.

“Ben düşürdüm baba.”

Moiz Levi kızına baktı. Yüzündeki sertlik biraz yumuşadı.

“Akşam annen duymasın yeter,” dedi. Sonra Yusuf’a döndü. “Yarın öğleden önce getir.”

Yusuf, “Getiririm,” dedi.

Moiz Levi içeri girdi. Ester gitmeden önce Yusuf’a kısa bir bakış attı. Bu bakış, teşekkürden biraz fazlaydı ama sözden azdı. Yusuf o bakışın bütün gün etkisinden çıkamadı.

Akşam dükkân kapandıktan sonra porselen kapağın parçalarını tezgâha dizdi. Kirkor Efendi gözlüğünü çıkarıp ona baktı.

“Bu saat değil.”

“Biliyorum usta.”

“Biz saat tamir ederiz.”

“Bugün bunu da edelim.”

Kirkor Efendi bir süre sustu. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Kız güzel mi?”

Yusuf başını kaldırmadı.

“Kim?”

“Porselen kutu kendi kendine dükkâna gelmedi ya.”

Yusuf’un kulaklarına kadar kızardığını gören Kirkor Efendi kahkaha attı. Sonra ciddileşti.

“Bak evlat,” dedi. “Gönül işleri saat işine benzemez. Saat bozulursa açar bakarsın. Hangi dişli kırılmış, hangi yay boşalmış görürsün. Gönül öyle değildir. İçinde ne kırılır, insan çoğu zaman geç anlar.”

Yusuf cevap vermedi.

“Bir de,” diye devam etti Kirkor Efendi, “bu mahallede herkes herkesin kim olduğunu bilir. Sen Müslüman bir Türk gencisin. O kız Levi’nin kızı. Babası ticaretini, ailesini, cemaatini düşünür. Kızının başını eğdirecek bir laf istemez. Senin de adın çıkar. Sonra iki genç insanın masum bakışı, büyüklerin korkusuna kurban gider.”

Yusuf kırık porselen parçalarına baktı.

“Ben kötü bir şey düşünmüyorum.”

Kirkor Efendi yumuşak bir sesle, “Gençler çoğu zaman kötü bir şey düşünmez,” dedi. “Büyükler de bundan korkar zaten. Çünkü felaketler bazen kötü niyetten değil, fazla temiz bir duygudan çıkar.”

Yusuf o gece geç saatlere kadar kapağı onardı. İnce çatlaklar belli oluyordu ama parçalar birbirini tutmuştu. İş bittiğinde porselen kutuya baktı. Kırılmış ama dağılmamıştı. Bu düşünce hoşuna gitti.

Ertesi gün Ester dükkâna geldiğinde Yusuf kutuyu uzattı. Kirkor Efendi bilerek arka odaya geçmişti ama kapının aralığından her şeyi duyduğu kesindi.

Ester kapağı inceledi.

“Çatlak görünüyor,” dedi.

Yusuf’un yüzü düştü.

“Daha iyi yapabilirdim belki ama…”

“Hayır,” dedi Ester. “Böyle daha güzel olmuş.”

Yusuf şaşırdı.

“Güzel mi?”

“Artık bir hikâyesi var.”

Bu cümle Yusuf’un içinde bir yere yerleşti. Ester eşyaya yalnızca eşya gibi bakmıyordu. Kırığı saklamaya değil, anlamaya yatkın bir yanı vardı. Yusuf, onu sadece güzel bulmadığını o an anladı. Onun dünyayı görme biçimine de tutuluyordu.

Ester kutuyu çantasına koydu.

“Teşekkür ederim Yusuf Bey.”

“Bey demeseniz?”

Ester başını hafifçe yana eğdi.

“Ne diyeyim?”

“Yusuf yeter.”

“Peki Yusuf.”

Yusuf’un adını onun ağzından duymak, küçük dükkânın içindeki bütün saatlerin bir an aynı anda susması gibi geldi.

Ester çıkmak üzereyken durdu.

“Babam yarın Galata tarafına gidecek. Dükkânda ben olacağım.”

Bu cümle sıradan bir bilgi gibi söylenmişti. Ama Yusuf, sıradan bilgilerin bazen davetiyeden daha açık olduğunu hissedecek kadar genç ve yeterince âşıktı.

“Öyle mi?” diyebildi sadece.

Ester gülümsedi.

“Öyle.”

Sonra çıktı.

Kirkor Efendi arka odadan başını uzattı.

“Yusuf.”

“Efendim usta?”

“Şu köşedeki saat var ya, üç gündür geri kalıyor.”

Yusuf dalgın dalgın saate baktı.

“Kurarım şimdi.”

“Önce kendini kur,” dedi Kirkor Efendi. “Sen daha fazla geri kalıyorsun.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.