İçeriğe geç

Sandık

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Sandık

Bölüm 3

Misafir Gibi Davranan Adam

Alper, Leyla’yı gördüğünde arabadan inmedi. Sadece başını hafifçe çevirdi ve kapının kilidini açtı. Bu küçük hareket bile Leyla’ya bir şeylerin yolunda olmadığını gösterdi. Alper normalde onu görünce ya camı indirir, ya el eder, ya da en azından gülümserdi. Bugün yüzünde, gece boyunca uyumamış insanların taşıdığı gri bir yorgunluk vardı.

Leyla arabaya bindi.

“Merhaba,” dedi.

“Merhaba.”

Sesinin kısalığı, arabanın içindeki havayı daha ilk anda daralttı. Leyla emniyet kemerini taktı. Alper arabayı çalıştırdı ama birkaç saniye hareket etmedi. Sanki söylemek istediği bir cümle vardı da kelimeler boğazında birbirine takılmıştı.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu Leyla.

Alper yola bakarak, “Yemekte konuşalım,” dedi.

Bu cevap, konuşmanın ağırlığını daha da artırdı.

Yol boyunca İstanbul her zamanki gibi sabırsızdı. Kornalar, sıkışan trafik, kaldırıma taşan insanlar, kırmızı ışıkta aceleyle geçen yayalar… Fakat arabanın içinde bütün bu gürültünün üstüne kalın bir sessizlik çökmüştü. Leyla birkaç kez konuşmaya niyetlendi, vazgeçti. Alper’in çenesindeki kasların gerildiğini, parmaklarının direksiyon üzerinde sertleştiğini fark etti.

Alper, Leyla’nın hayatında tuhaf bir yerde duruyordu. Ne tamamen sevgili olmuşlardı ne de yalnızca arkadaş kalabilmişlerdi. Aralarında adı konmamış bir yakınlık, dikkatle korunmuş bir mesafe vardı. Bazen Leyla onun yanında kendini çok güvende hissederdi. Bazen de Alper, tam yaklaşacakken birden geri çekilir, kapının eşiğinde durup içeri girmeyen biri gibi davranırdı.

Bu hâli Leyla’yı yoruyordu. Çünkü insan, sevdiği birinin kapıya kadar gelip de içeri girmemesini her seferinde kendisiyle ilgili sanırdı.

Restorana vardıklarında küçük, sakin bir masa seçtiler. Garson siparişleri aldıktan sonra yine sessizlik oldu. Leyla artık buna dayanamadı.

“Alper,” dedi, “bütün yol boyunca tek kelime etmedin. Beni merakta bırakma.”

Alper başını kaldırdı. Gözlerinde Leyla’nın daha önce görmediği bir açıklık vardı; insanın kendini savunmaktan vazgeçtiği anlarda beliren türden.

“Ben bazı şeyleri anlatmakta iyi değilim,” dedi.

Leyla yumuşak bir sesle, “Bunu biliyorum,” diye karşılık verdi. “Ama anlatmamak bazen daha çok şey anlatıyor.”

Alper acı bir gülümsemeyle başını eğdi.

“Annem öldüğünde on yedi yaşındaydım,” dedi.

Leyla’nın içinde bir şey sustu. Daha önce Alper’in annesinin vefat ettiğini biliyordu ama bu konunun çevresinden hep dikkatle dolaşılmıştı. Alper hiçbir zaman ayrıntı vermemiş, Leyla da onun kapatmak istediği kapıyı zorlamamıştı.

“Bir sabah,” diye devam etti Alper, “her şey normaldi. Kahvaltı masasında çay vardı, babam gazete okuyordu, annem mutfakta bir şeyler hazırlıyordu. Ben okula geç kalacağım diye söyleniyordum. Sonra… bir anda yere yığıldı.”

Leyla nefesini tuttu.

Alper’in sesi düzleşmişti. Bazı acılar anlatılırken ağlatmaz; insanı taşa çevirir.

“Ambulans geldi. Hastane koridoru, beyaz ışıklar, babamın duvara yaslanıp hiçbir şey söylemeden bekleyişi… Hepsi hâlâ gözümün önünde. İnsan o yaşta şunu öğreniyor: Sevdiğin biri sabah evde olabilir, öğleden sonra artık hiçbir yerde olmayabilir.”

Leyla’nın eli masanın üzerinde duruyordu. Alper’in eline uzanmak istedi ama tereddüt etti. Onun kırılganlığını ürkütmekten korktu.

“Sonra kendime bir şey yaptım,” dedi Alper. “Kimseyi fazla sevmemeye karar verdim. Çünkü fazla seversen kaybedince yaşayamazsın sandım. Yaklaşan herkese kapıyı azıcık açtım, sonra içerisi görünmeden kapattım. Sen de…”

Sustu.

Leyla cümleyi tamamlamasını bekledi.

“Sen de o kapının önünde çok bekledin,” dedi Alper sonunda. “Bunu biliyorum.”

Leyla’nın boğazı düğümlendi. İşte asıl mesele buydu. Alper’in suskunluğu yalnızca karakter meselesi değildi; bir tür hayatta kalma biçimiydi. Fakat insanın yarası, başkasını yaraladığında masumiyetini kaybederdi.

“Ben senin acını küçümsemiyorum,” dedi Leyla. “Ama bazen senin acının gölgesinde ben de görünmez oluyorum.”

Alper gözlerini kapattı. Bu cümle ona ağır gelmişti.

Leyla devam etti:

“Seninleyken kendimi evimde gibi hissediyorum. Bunu kolay kolay kimse için söylemem. Ama sen… Sen sanki her an kalkıp gidecekmişsin gibi oturuyorsun hayatımda. Bir fincan kahve içip teşekkür edecek, sonra kapıdan çıkacak bir misafir gibi.”

Alper’in gözleri doldu ama ağlamadı.

Leyla o an cümleyi söyledi. Daha sonra uzun süre hatırlayacağı, hatta kendi içindeki başka kapıları da açacak olan cümleyi:

“Ben kendimi seninleyken evimde gibi hissediyorum. Sen neden misafir gibi davranıyorsun?”

Masanın üzerinde sessizlik büyüdü. Restoranın uğultusu uzaklaştı. Alper cevap veremedi. Belki de ilk kez cevap vermemesi, kaçtığı için değil, gerçekten ne söyleyeceğini bilmediği içindi.

Leyla saatine baktı. Yayınevine dönmesi gerekiyordu. Fakat içinden bir parça o masada kalmıştı. Alper’le konuşmuşlar, birbirlerine yaklaşmışlar ama aralarında yine de kapanmamış bir boşluk kalmıştı.

Dışarı çıktıklarında Alper onu arabaya kadar geçirdi.

“Leyla,” dedi.

Leyla durdu.

“Ben gitmek istemiyorum,” dedi Alper. “Sadece kalmayı bilmiyorum.”

Bu cümle Leyla’nın kalbini yumuşattı ama tamamen ikna etmedi. Çünkü güzel cümleler bazen insanı iyileştirir, bazen de yalnızca beklemeye razı ederdi. Leyla artık hangisi olduğunu ayırt etmek istiyordu.

Yayınevine dönerken çantasındaki anahtar kesesine yeniden dokundu. O gün hayatındaki iki kapı aynı anda önünde duruyordu: Alper’in açamadığı kapı ve dedesinin yıllarca kilitli tuttuğu sandık.

Hangisinin ardında daha büyük bir gerçek vardı, henüz bilmiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.