4 sene önce, 28 Eylül 1987
Yazarın Ağzından:
Koraltan ailesi kahvaltı masasındaydı. Masanın başında Hikmet Bey, solunda Arzu Hanım, sağında Ayperi ve Ayperi’nin yanında Buket oturuyordu. Evin yardımcıları olası isteklerini yerine getirmek üzere masadan biraz uzakta, ayakta dikiliyorlardı.
Ayperi tabağına almak üzere ortadaki ıspanaklı böreklerden birine çatalını batırdığında Arzu Hanım kaşlarını kaldırarak Ayperi’ye baktı. İnce, kavisli kaşların altındaki sert gözleri Ayperi’yi böreği almaktan vazgeçirdi. Ayperi’nin bıraktığı böreği Buket hızlıca tabağına alıp iştahla yerken Ayperi çatalını masaya bıraktı, tüm iştahı kaçmıştı.
“Bugün önemli bir toplantı var. Mehmet Özkaya ile araba işlerini konuşacağız. Ama ondan öncesinde fabrikaya geçeceğim.” Hikmet Bey’in sözleri masadaki sessizliğin bir süre bölünmesine sebep olmuştu. “Oğlu Engin de toplantıda olacak. Ayperi senin de eşlik etmeni istiyorum.”
Ayperi şaşkınlıkla babasına döndü. “Baba bugün etkinlik günüm biliyorsun, dün söylemiştim.” Ayperi her ayın 28’inde çocuk yuvalarına gider, tüm günü onlarla etkinlik yaparak geçirirdi.
Hikmet Bey çayından bir yudum aldıktan sonra Ayperi’ye döndü. “Başka zaman yaparsın etkinliğini o halde. Bugün işlerimiz var.” Net sesi, itiraz kabul etmeyen gözleri ile birleştiğinde Ayperi başka çaresi olmadığını biliyordu.
“Yarın gidersin, ne olmuş?” Buket’in umursamaz sesi ile Ayperi sesli bir nefes verdi.” Afiyet olsun,” diyip oturduğu sandalyeden kalktı ve üst kata çıkan merdivenlere doğru yürümeye başladı.
Arkasından Buket omuz silkip, “amma abartıyor bu da,” diye mırıldanmıştı.
**********
Ayperi’nin Ağzından:
Fabrikadaydık. Yine dün geldiğimiz yere, çelikhane bölümüne yürüyorduk. İçimi yiyip bitiren huzursuzluk hissinden ötürü oldukça yavaş yürüyordum ve babam arada arkasında dönüp hızlanmamı söylüyordu. Ben de başımı sallayıp hızlanıyordum.
Şu an olmam gereken yer burası değildi. Her ay gittiğim, beni dört gözle bekleyen çocukların yanıydı. Müdüre gelemeyeceğimi haber versem de eminim ki yine bir umut beni bekliyorlardı. Yüzlerindeki heyecanın, utangaç tebessümün yerini hayal kırıklığına bıraktığını hayal ettim. Hayali bile içimi sızlatırken onlara bunu yaşattığımı bilmek beni öldürüyordu.
”Cihan!” diye seslendiğini duydum babamın. Hangi ara kapının önüne gelmiştik, hangi ara babam içeri girmişti anlamamıştım. Aklım burada değildi.
Babam, yanında elini omzuna koyduğu bir adamla bana doğru geldi. Adamın dünkü kapıdan çıkarken gördüğüm adam olduğunu fark ettiğimde gözlerimi hızlıca ondan babama çevirdim.
”Benim içeride birkaç işim var. İşim bitene dek fabrikanın bölümlerini Ayperi’ye gezdir. Kendisi pek hevesli değil ama en azından birkaç bir şey öğrenir belki.” Babamın imalı laflarıyla yüzümün kızardığını hissettim. Oysaki ilgim olmayan bir alan için kendimi kötü hissetmeli miydim? Sanmıyordum ancak yine de kendime engel olamadım.
Adam başını sallayarak babamı onayladığında babam hızlıca geri içeriye girdi.
Yalnız kalmıştık.
“Başlayalım isterseniz.” Gözlerimi babamın girdiği kapıdan karşımdaki adama çevirdim. Epey parlak duran kahverengi gözleri doğrudan gözlerimdeydi. İçime bir sıcaklığın aktığını hissettim.
”Dışarıdan başlasak?” diye saçmasapan bir soru sordum. İçerisi gerçekten sıcaktı ve biraz hava almak istiyordum.
“Nasıl isterseniz.” Hissettiğim sıcaklığın aksine cevabındaki mesafe beni rahatsız etti.
“Siz demesen olur mu?” Ben patronun kızıydım ve bu yüzden saygı duyması gerekiyordu, muhtemelen böyle düşünüyordu. Belki de normali buydu, bilmiyordum ancak şu an hiç patronun kızı olmak istemiyordum. Daha özgür, daha az sorumluluğu olan biri olmak istiyordum.
Kaşlarını çatar gibi oldu ancak hemen toparladı. “Olur,” diye mırıldandı.
Fabrika binasından dışarı çıktık.Bana tek tek bölümleri gösterip onlar hakkında bilgiler vermeye başladı. Anlatırken çocuğa anlatır gibi anlatıyordu ve bir yerde bu gülmeme sebep oldu.
Güldüğümü duyduğunda durakladı. Neden güldüğümü anlayamamış olmalıydı.
“Bu işlerden anlamadığım çok belli, değil mi?” diye sordum gülümserken. Gözleri bir anlığına yüzümde gezindi.
“Öyle bir şey ima etmedim.” Cevabına karşı yine güldüm ve başımı her iki yana sallarken birkaç adım atarak onun önünden yürümeye başladım.
”Tıpkı çocuğa anlatır gibi anlatıyorsun.” Durdum ve arkamı döndüm. “Belki de bir aptala?” dedim kaşlarımı kaldırarak.
Sözlerimi şaşkınlıkla karşıladı. “Alınganlık ediyorsunuz.”
”Bana bir kere daha siz diye hitap edersen babama bana asıldığını söyleyeceğim.”
Dudakları bir şeyler söylemek için aralandı, ardından güldü. “O halde hiç konuşmamam gerekecek.”
Arkamı dönüp önünden yürümeye başladığımda bir adım kadar gerimden yürüdüğünü biliyordum. “Orasını da sen bilirsin.”
Sessizlik oluştu. Fabrikanın geniş bahçesinde ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü makinenin önünden geçerken duyulan tek ses topuklu ayakkabılarımın zeminde bıraktığı sesti.
“Sence çocukların gönlü en iyi ne şekilde alınır?” diye sorduğumda hemen yanımda yürüyordu.
“Bilmem, oyuncak olabilir.”
Dudak büktüm. “Fazla klasik, başka?”
Bir süre sessizliğin ardından, “bu konuda pek bilgili değilim,” dedi. Sesi biraz önceki konuşmalarına göre alçak tonda çıkmıştı.
“Bilgi gerektiren bir konu değil ki bu,” dedim ve aniden durdum. Benim durmamla o da durdu.Ona doğru döndüm. “Çocukken en çok neyden keyif alırdın?”
Gözleri bir süre uzağa daldı, sonrasında tekrar bana döndüğünde, “arkadaşlarımla oynamaktan sanırım,” diye mırıldandı. “Gönlünü almanız gereken bir çocuk mu var?”
Kollarımı göğsümde bağladım ve derin bir iç çektim. “Çocuk değil, çocuklar. ” Bana anlamaz gözlerle baktığında kendimi açıklama ihtiyacı duydum. “Ben her ay çocuk yuvalarına gidiyorum, onlarla etkinlikler yapıp vakit geçiriyorum. Hep de belli bir günde gidiyorum. Çocuklar da geleceğim günü bilip onu iple çekiyorlar.” Gülümsedim ardından gülümsemem soldu. “Ancak bu sefer gidemedim ve eminim ki kalpleri çok kırılmıştır.”
Yüzünde dolaşan şaşkınlığı izledim. Gözleri kısıldı, kaşlarının arasında bir çizgi oluştu. Onu bu kadar hayrete düşürecek ne yapmıştım anlamıyordum.
“Ee? dedim sessizliğine dayanamayıp. “Gönüllerini nasıl alabilirim, bir fikrin var mı?”
”Çocukken yeni biriyle oynamak hep çok güzel gelmiştir bana.” Sonunda konuşmuştu. “Belki de onlara yeni bir oyun arkadaşı bulmalısınız.”
Fikrini değerlendirirken gülümsedim. Yeni bir oyun arkadaşı, hoşlarına gider miydi? Denemekten zarar gelmezdi.
”Ayperi!” Babamın sesiyle arkama döndüm. Fabrikanın çıkış kapısına yakındı. “Gitme vakti!”
Gözlerimi babamdan karşımdaki adama çevirdim. “Buldum bile!” Dudaklarıma hınzır bir gülümseme peyda oldu. “O halde yeni oyun arkadaşlarıyla tanışmaları için yarın seni iş çıkışı gelip alacağım.”
”Kendimden bahsetmemiştim. Başkasını bulmalısınız-“ İtiraz etmeye devam ediyordu ki kaşlarımı kaldırdım. “Bana siz mi dedin sen az önce?” Yalandan babama doğru dönüp, “Baba!” diye seslendiğimde Cihan hızlıca önüme geldi ve, “tamam, tamam geleceğim seninle,” dedi.
Zafer dolu bir gülümsemeyle ona baktıktan sonra kaşlarını çatmış bana bakan babama döndüm ve ona seslenişimi tamamladım. “Geliyorum!”
Günümüz
Çok fazlaydı. Bunu yapamazlardı, yapmamalılardı.
Buket tamamen görüş alanımdan çıktığında elimi kalbimin üstüne bastırdım. Derin nefesler alıp veriyordum. Çok fazla his vardı. Çok fazla duygu. Hepsi de kötüydü.
Pencerenin önünden salonun ortasına doğru gelirken ellerimi saç diplerime geçirdim. Gözlerimden akmaya başlayan yaşlar öyle hızlıydı ki birkaç saniye içinde boynum su içinde kalmıştı.
Acıyordu, canım çok acıyordu.
Bebeğimi kaybetmiştim. Onun yüzünden bebeğimi kaybetmiştim.
Ellerimle saçlarımı dibinden çekmeye başladım. Ağlamam şiddetlendi.
Her şeyimi kaybetmiştim ve bu her şeye kardeşim de dahildi.
Duvarda asılı duran tabloyu alıp öfkeyle yere fırlattım. Tablonun cam parçaları her yere dağılırken hıçkırarak ağlamaya başladım.
Ölmek istiyordum.
Fırlattığım tablonun yanındaki diğer tabloyu da elime aldığımda ayaklarımda cam kesiklerini hissediyordum. Umrumda değildi, canım daha fazla yanamazdı.Keşke yansaydı. Elimdeki diğer tabloyu da yere fırlattığımda aniden bir beden arkadan gelip kollarını vücuduma doladı.
”Sakinleş sevgilim,” diye fısıldadı Engin kulağıma.
Onun sesi ağlamamı şiddetlendirdi.
Tek bebeğini kaybeden ben değildim. Ben nasıl annesiysem o da babasıydı ve benim yüzümden yas bile tutamamıştı. Gece boyu beni teselli etmiş, beni daha fazla üzmemek için üzüntüsünü benden saklamıştı.
Ve yine şimdi aynısı oluyordu. Sanki onun canı yanmıyormuş gibi beni teselli etmeye çalışıyordu.
Bencildim.
Dizlerimin üstüne düştüğümde o da benimle birlikte dizlerinin üstüne düştü. Arkamdan bana sarılırken başı boynumdaydı.
Onu hak etmiyordum.
Engin boynumu öptü. “Atlatacağız,” diye fısıldadı.
Bir süre öylece durduk. Engin hiç pozisyonunu bozmadan bana arkamdan sarılmıştı. Arada yatıştırıcı öpücükler veriyordu.
Hıçkırıklarım zamanla azaldığında gözlerim yerdeki kırılan kupanın parçalarındaydı.
Onu hak etmiyordum.
”Engin,” diye fısıldadım. “Boşanalım.”