Kusursuz insan kavramına inanmıyordum. Bana göre herkesin bir kusuru, bir karanlık yanı vardı. Sadece bu yanı bastırma dereceleri farklıydı ve bu da bir insanı iyi veya kötü diye tanımlamayı sağlıyordu.
Engin’i düşünüyordum. Engin’in de elbette kusuru olmalıydı. Peki neydi? Düşünüyordum, düşünüyordum ancak aklıma gelmiyordu. Kusursuz demek lügatıma uymasa da Engin kusursuza yakın, çok iyi bir insandı.
Ve ben onu hak etmiyordum.
Engin’in arkamda kaskatı kesildiğini hissettim. Verdiği derin soluk boynumdan aşağı inerken yutkundum.
”Sana iyi gelmiyorum,” diye devam ettim. “Ben kötüyüm, toparlanamıyorum…Ama sen toparlanabilirsin.” Ondan biraz uzaklaştım ve arkama, Engin’e doğru döndüm. Gözlerinde gördüklerimle kesik bir nefes aldım ve sağ elimi sol yanağına koydum. “Benden uzakta daha iyi olacaksın.” Burukça gülümsedim. “Benden daha güçlüsün. Beni toplamaya çalışırken senin parçalanmanı göze alamam.” Yanağını yavaşça okşadım. “Lütfen beni anla.”
Sözlerimden sonra Engin’in gözlerinin dolduğunu gördüğümde vicdan azabının bir taşa dönüşüp kalbimin tam ortasına oturduğunu hissettim. Onu üzdüğüm her an kendimden nefret ediyordum.
”Mesele bu değil aslında, değil mi?” Sesi çatallı ve kısık çıkmıştı. Anlamaz gözlerle ona baktığımda dudaklarına kırık bir tebessüm yerleşti. “O geldi diye benden ayrılmak istiyorsun. Çünkü senelerdir kalbin ondan hiç ayrılmadı.”
Şaşkınlıkla, “Engin hayır, böyle düşünüyor olamazsın,” dedim. Engin’den ayrılmayı isteme sebebimin onunla hiçbir ilgisi yoktu, tamamen ona verdiğim zarardandı. “Ben sadece-“ Cümleme devam etmeme izin vermeden konuştu. “Kanıtla o zaman.”
”Nasıl?”
“Beni onun için terk etmediğini kanıtla.”
Engin birden ayağa kalktığında yanağında duran elim boşluğa düştü. Ben de onun ardından ayağa kalktım.
”Engin kanıta neden ihtiyaç duyuyorsun? Bana güvenmiyor musun?”
Bir cevap bekledim. Bana güvendiğini, sadece kuruntularından dolayı böyle söylediğini duymak istedim. Umutlu bir bekleyişle ona bakarken bana sırtını döndü. Omuzlarım düştü, olduğum yerde küçücük kaldığımı hissettim.
“Ayperi,” diye fısıldadı. “Beni seviyor musun?” Öyle masum bir sesle sormuştu ki dayanamayıp ona doğru adımladım ve başımı sırtına yasladım.
”O nasıl soru?” Başımı sırtına sürttüm ve ellerimi onun göğsüne yerleştirdim. “Seviyorum, tabiki seviyorum.”
”Ama yeterince değil.” Göğsündeki ellerimi tuttu. “Yeterince sevseydin her şeyin üstesinden gelirdik.” Tuttuğu ellerimi göğsünden uzaklaştırdı. “Ayrılık aklının ucundan bile geçmezdi.”
Bana döndü. “Sorun değil.” Buruk tebessümünü ve kızarmış gözlerini gördüğümde alt çenem titremeye başladı. “Belki kalbin onunla o kadar dolmuştur ki bana yer kalmamıştır.” Söyledikleri şok içerisinde ona bakmama, hemen ardından şiddetle başımı her iki yana sallamama sebep oldu. Yanlış düşünüyordu, çok yanlış düşünüyordu.
”Sorun değil,” dedi tekrardan. Ellerini yanaklarıma koyup alnıma nazik bir öpücük kondurdu. “Elinde olmadığını biliyorum, sakın kötü hissetme.” Alnını alnıma sürttü ve derin bir nefes aldıktan sonra birden benden uzaklaştı.
Vestiyerden paltosunu alıp kapıdan çıkışını izlerken hiçbir şey yapamadım. Öylece olduğum yerde kalakaldım.
4 sene önce, 31 Aralık 1987
Yılın son günüydü. Şehrin sokaklarında renk renk yazılar, balonlar ve süslenmiş çam ağaçları vardı. Barlar, kafeler ve restoranlar tıklım tıklım doluydu. Herkes yeni yılın gelişini kutlamak için can atıyordu.
Hep geldiğimiz o yerde, Dejavu Bar’daydık. Ben, Cihan, Beliz, Doğan, Buket ve Niyazi; toplam altı kişiydik. Elimizdeki biraları içiyor, sohbet ediyor, gülüşüyorduk.
Başımı Cihan’ın göğsünde hareket ettirerek kaldırdım ve Cihan’a baktım. Ona bakar bakmaz bana baktığını gördüğümde genişçe gülümsedim ve oturduğum yerde biraz doğrularak yanağına bir öpücük kondurdum.
”Sarhoş mu oluyorsun yoksa?” Kulağıma doğru fısıltısı kasıklarımdan karnıma doğru bir ürperti yarattı. Yanağının kulağına yakın olan kısmına da bir öpücük kondurdum. “Hiç de bile.” Yüzümü boynundan çekip onun yüzüyle hizaladım. Bir elimi onun yanağına götürürken gülümsedim.
“Seksen yediyi nasıl hatırlayacaksın?” Sorumu sorarken bir yandan elimi sakallarında dolaştırıyordum.
Yüzünü elime doğru döndürüp avuç içimi öptü. “Seni bulduğum yıl.” Elimi çevirip bu sefer elimin tersini öptü. “Senin beni bulduğun yıl.” Parmaklarıyla elimi okşamaya başladı. “Birbirimizi bulduğumuz, yeniden doğduğumuz yıl.” Dudakları kıvrılıp gülümsediğinde o kadar çekici görünüyordu ki nefesimin kesildiğini hissettim. “Hatırlayacağım değil, hiç unutmayacağım yıl.”
“Cihan,” diye mırıldandım, gülümserken. Öyle duygu yüklü hissediyordum ki bu doluluk konuşmamı zorlaştırıyordu. Aslında çok şey söylemek isterken yapabildiğim tek şey gülümsemek ve onu tekrar öpmek oldu.
”Gençler geri sayıma bir dakika kalmış!” Doğan’ın bağırışıyla etraftaki müziğin ve diğer insanların farkına vardım.
”O zaman piste!” Beliz de sevgilisinin ardından bağırdığında ne ara olduğunu anlamadığım bir şekilde hep beraber ayaklandık ve piste gittik.
Dans eden insanların arasına karıştığımızda nefes alabileceğimiz bir boşluk bulduk. Ben kollarımı Cihan’ın boynuna doladığımda aynısını Beliz, Doğan’a ; Buket de Niyazi’ye yaptı. Yüksek müzik eşliğinde son on saniyenin gelmesini beklerken dans ediyor, birbirimize bakarak gülüşüyorduk.
”Son 10!” Beklediğimiz sesi duyduğumuzda ellerimi havaya kaldırarak diğerleriyle birlikte bağırmaya başladık.
”9!…8!…7!…6!…5!…4!…3!…2!…1!…0!”
Hava fişekler patlamaya başladı.
Yeni yıla girmiştik. Seksen yedi bana hayatımın en güzel hediyesini vermiş ve süresi dolunca gitmişti. Seksen sekizin bana hediye vermesine gerek yoktu, kollarını boynuna doladığım bu adamı benden almasa yeterdi.
Burnunu burnuma sürtüp kulağıma doğru eğildi. “Seni çok seviyorum.”
Sırıtışımı tutamazken ben de duysun diye onun kulağına eğildim. “Ben daha çok seviyorum.”
Yüzünü yüzümle hizalayıp öyle mi dercesine kaşlarını kaldırdı. Ben de kaşlarımı kaldırarak sırıtmaya devam ettim.
”Göreceğiz,” dedi.
“Görelim,” dedim.
Ve dans etmeye devam ettik.
31 Aralık 1991, Günümüz
Üstüme kalın bir şeyler giymiştim ve evin bahçesinde oturmuş kahve içiyordum. Yemek yiyecek iştahım olmadığından bir süredir yalnızca kahveyle besleniyordum ve üstümdeki kıyafetlerin bolluğundan kilo verdiğimi anlayabiliyordum.
Sert bir rüzgar esip saçlarımı uçuşturduğunda yeterince kalın giyinmediğimi fark ettim. Ama artık önemi yoktu. Sonuçta korumam gereken birisi kalmamıştı.
Elim yavaşça ceketimin üstünden karnıma doğru gitti. Parmaklarımla hafifçe karnımı okşarken gözlerime yaşlar birikmeye başlamıştı bile.
Daha birkaç gün öncesine kadar burada bebeğim vardı. Henüz çok küçüktü ancak yine de onu hissedebiliyordum. Karnımın içerisindeki varlığıyla bana destek oluyor, güç veriyordu. Minicikti ama etkisi öyle büyüktü ki kendimi dünyanın en güçlü, en yenilmez insanı gibi hissediyordum.
Şimdi ise o yoktu. Çünkü annesi onu koruyamamıştı.
“Özür dilerim anneciğim,” diye fısıldadım. Hıçkırıklarımı bastırmaya çalışırken sesim çatallı çıkmıştı. “Çok özür dilerim.”
Ellerimle karnımı okşamaya devam ederken bir yandan da ağlıyordum.
Engin de gitmişti. Onun gitmesini ben istemiştim ancak bu şekilde gitmesini istememiştim. Söylediği cümleler öyle yanlış öyle asılsızdı ki şoktan kendimi bile açıklayamamış, onun kendi kendinin kalbini kırmasına izin vermiştim.
Artık Engin de yoktu. Çünkü ben iyi bir eş olamamıştım.
Ağlamam şiddetlendi. Başımı ellerimin arasına alıp saçlarımı çekiştirirken öne doğru eğildim. Acı öyle fazlaydı ki nasıl dayanacağımı, bu saatten sonra yaşamaya nasıl devam edebileceğimi bilmiyordum.
Tek bildiğim şey ağlamaktı. Tek yaptığım şey de ağlamaktı.
Hıçkırıklarım yavaş yavaş kesildiğinde ellerimi başımdan çektim ve geriye doğru yaslandım. Ağlamaya artık mecalimin kalmadığı bir evredeydim.
Adım sesleri duydum ancak başımı çevirip kim olduğuna bakacak halim yoktu. Bir erkek bedeni önümden geçip oturduğum bahçe koltuğunda hemen yanıma oturduğunda kim olduğunu anlamak beni beynimden vurulmuşa çevirmişti.
Cihan benim evimde, benim bahçemde, hemen yanımda oturuyordu.
Ne yapacağımı bilemedim. Burada ne işi olduğunu sormalı, hatta onu bu evden kovmalıydım ancak hem mecalim yoktu hem de bunu yapmak istemiyordum. Yanıma neden geldiğini, bana ne söyleyeceğini merak ediyordum. Çok yanlış olduğunun farkındaydım ancak kendime engel olamıyordum.
”Dejavu.”
Sesi tüylerimi ürpertmişti. “Anlamadım.”
Onun bir şey demesine kalmadan birden gökyüzünde havai fişekler patlamaya başladığında şaşkınlıkla onları izlemeye başladım. Hangi günde olduğumuzun bile farkında değildim.
Bugün doksan bir senesinin bittiği gündü. Bugün yılbaşıydı ve yeni yıla yanımda Cihan ile girmiştim.
Farkındalık zihnime dolduğunda şaşkınlıkla Cihan’a döndüm. O zaten bana bakıyordu.
Bundan tam 4 sene öncesinde olduğu gibi yeni yıla birlikte girmiştik. O zamandan bu zamana her şey değişmişti ancak onun bana bakışı hiç değişmemişti. Tıpkı Dejavu Bar’da dans ederken bana baktığı gibi bakıyor, sanki gözleriyle hala aynı hisleri yaşadığını söylüyordu.
”Ne dersin?”
Ona anlamayan gözlerle baktım. “Neye?”
”Dejavu’ya gitmeye.”
Havai fişek patlamaları hala sürüyordu. Gözlerim bir anlığına onlara kaydı ardından tekrar Cihan’a döndüm. “Gidelim,” dedim. “Oradan daha iyi görünüyorlar.”