Dağ köyünün üstüne sabahın ilk ışıkları ağır ağır çökerken, ormanın içi hâlâ gece kadar sessizdi. Çiy damlaları otların ucunda titriyor, uzaktan gelen kuş sesleri dağların sert yüzünü yumuşatmaya çalışıyordu.
Ato ve amcaoğlu Beşir, sabah erkenden av için köyden çıkmıştı. Ato on yedi ,Beşir henüz on üç yaşındaydı; ince yapılı ama gözleri yaşına göre fazla dikkatliydi. Ato ise neredeyse iki metreye yakın boyuyla, dağların içinde sessiz bir gölge gibi yürüyordu. Avcılık konusunda köyde ondan iyisi yoktu. Adımlarını rüzgâr bile duymuyordu.
“Bugün iz bulursak, akşama etle döneriz,” dedi Beşir heyecanla.
Ato, gözleri ormanı tararken kısa bir cevap verdi:
“Sesini azalt Beşir… Dağ konuşmaz, dinler.”
İkisi ormanın derinliğine doğru ilerlerken, köy geride kalmıştı. O sabah hiçbir şey, olacakları haber vermiyordu.
Köy tarafında ise başka bir hareketlilik vardı.
Ato’nun annesi, yıllar önce Sırp bir aileden Müslüman olup bu dağ köyüne gelmişti. Sessizdi, içine kapanıktı ama içinde taş gibi bir güç vardı. Kocasıyla kurduğu hayatı korumaya çalışıyordu. Ancak geçmişi, hiç peşini bırakmamıştı.
Ato'nun Sırp dayıları… Bu evliliği hiçbir zaman kabul etmemişti.
Ve o gün, bekledikleri an gelmişti.
Köye önce birkaç yabancı siluet girdi. Sessiz, planlı ve kararlıydılar. Ardından daha fazlası… Köy halkı bir şeylerin ters gittiğini anlamaya başladığında artık çok geçti.
Kapılar kırıldı.
Çığlıklar yükseldi.
Kısa sürede köy, kontrol altına alındı.
Ato’nun babası ve amcası karşı koymaya çalıştı ama sayıları yetmedi. Direniş kısa sürdü. Köyün içine sert bir sessizlik çöktü.
Zaman geçti.
Köy yavaş yavaş sustu.
Ve sonra…
Dayılar, işlerini bitirmişti.
Ato’nun babası ve amcası artık hayatta değildi.
Kellelerini yanlarına almışlardı. Bu, hem korku hem de “mesaj”dı. Köy halkına ve geride kalanlara bırakılmış kanlı bir işaret…
Ve geldikleri gibi sessizce köyden ayrıldılar.
Dağların arasına karışıp kayboldular.
Ato ve Beşir, ormanın içinden geri döndüğünde köy hâlâ garip bir sessizlik içindeydi.
Ama bu sessizlik normal değildi.
Ne bağırış vardı…
Ne koşuşturma…
Sadece ağır bir boşluk.
Beşir’in sesi titredi.
“Abi… köy neden böyle?”
Ato’nun adımları yavaşladı. Gözleri köyün girişine sabitlendi. İçinde açıklayamadığı bir şey kıpırdamaya başladı.
“Beşo…” dedi kısık sesle.
“Abi?”
“Koşma.”
Ato köye girdi.
İlk gördüğü şey, devrilmiş kapılar oldu.
İkinci gördüğü, yerdeki izlerdi.
Toprak kararmıştı.
Sessizlik ağırdı.
Sonra evlerinin önüne yaklaştı.
Ve orada durdu.
Bir an hiçbir şey anlamadı.
Sonra gözleri, içeride diz çökmüş annesini gördü.
Annesi hareket etmiyordu.
Sadece bakıyordu.
Boş bir noktaya…
Sanki zaman orada durmuştu.
Ato’nun nefesi değişti.
Ama asıl darbe biraz sonra geldi.
Babası yoktu.
Amcası yoktu.
Sadece kan izleri vardı.
Ve geride bırakılmış boşluk…
Beşir arkadan yaklaşmaya cesaret edemedi.
Ali, köyden bir akraba, çoktan yanlarına koşmuştu.
“Ato…” dedi Ali, sesi titreyerek.
Ama Ato onu duymadı.
Gözleri sadece yerdeydi.
Sonra çok yavaş konuştu:
“Gittiler mi?”
Ali başını eğdi.
“Evet… çoktan…”
Ato’nun yumrukları yavaşça sıkıldı.
Beşir fısıldadı:
“Onlar… kimdi ?”
Ato cevap vermedi.
Sadece nefes aldı.
Derin…
Ağır…
Ve tehlikeli.
Sonra köyün dışına baktı.
Dağlara…
Kaçanların gittiği yöne…
Gözleri değişti.
Artık aynı Ato değildi.
O an, dağ köyünde bir çocuk kayboldu.
Yerine başka biri doğdu.
Ve o doğan şey, artık geri dönmeyecek bir yolun ilk adımını atmıştı.