İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 4

3: Kanla Yazılmış Geçmiş

3: Kanla Yazılan Geçmiş

Bazı soyadları geçmişi hatırlatır, bazıları ise yıllarca konuşulmayan acıları yeniden sessizce ortaya çıkarırdı.

Ama kimse o acılardan bahsetmezdi.

Çünkü bazı yaralar kapanmış gibi görünse bile, kabuğunun altında hâlâ kanardı.

Aslanbey Konağı’nın avlusunda sabah telaşı vardı.

Kadınlar düğün hazırlıklarıyla ilgileniyor, bir yandan kahveler pişiyor, bir yandan kumaşlar konuşuluyordu.

Avşin ise bütün bu kalabalığın içinde yalnızdı.

Herkes onun yüzündeki solgunluğu düğün heyecanına bağlıyordu.

Kimse gözlerindeki korkuyu görmüyordu.

Narin ise ablasını uzaktan izliyordu.

Son birkaç gündür Avşin’in değiştiğini fark ediyordu. Eskiden ols avluda en çok gülen kişi oydu. Sesinde ki o sevecenlik herkesin neşesini yerine getirirdi. Avşin'in yanında mutsuzluk diye bir kelimenin varlığını bile hatırlatmazdı.

Şimdi ise o solan yüzünün arkasında büyük bir hüzün saklıyordu.

Narin yanına yaklaştı.

“Ablacım”

Avşin dönüp baktı.

“Efendim birtanem?”

“Sana bir şey soracağım ama kızma tamam mı?"

Avşin hafifçe gülümsedi.

“Sen ne zaman bir şey sorsan zaten cevabını almadan bırakmıyorsun ki güzelim benim”

Narin yere baktı. Daha sonra başını yerden kaldırıp derin bir hüzünle ablasının yüzüne baktı

“Korkuyor musun?”

Avşin’in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

“Ne için?”

“Evleneceğin için.”

Bir süre sessizlik oldu.

Avşin, kardeşinin gözlerine baktı. Sanki ablası gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Narin’in içine kurt düştü.

“Her gelinin illa yaşadığı endişeleri vardır güzelim.”

Avşin elini kardeşinin elinin üzerine koydu.

“Yeni bir ev, yeni insanlar… Kolay değil.”

Narin başını salladı.

“Haklısın ablacım, ama sen hep mutlu ol, bu endişelerinin seni korkutmasına izin verme lütfen ”

Bu söz Avşin’in kalbine ağır geldi.

Çünkü Narin, onun mutluluğunu isterken kendi kaderinin nereye sürükleneceğini bilmiyordu.

O günün akşamında Avşin, konağın dışındaki eski taşlı yolda yürüyordu.

Kalbi 'bu yaşayacaklarımı nasıl kaldıracağım' dercesine hızlı hızlı atıyordu.

Yıllardır herkes onun adına karar vermişti.

Ne giyeceğini, kiminle konuşacağını, nasıl yaşayacağını…

Ama Azad’ın yanında kendisi gibi hissediyordu.

Karşısındaki adamın adımlarını duyunca durdu.

“Geç kaldın. Bir an gelemeyeceksin sandım.”

Azad Karahan karşısında durdu.

Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.

Ama gözleri Avşin’in aksine her şeyi anlatıyordu.

“Sonuçta geldim ama değil mi?"

Avşin ona baktı.

“Bazen keşke gelmeseydin diyorum.”

Azad’ın yüzü değişti.

“Bunu gerçekten istiyor musun?”

Avşin cevap veremedi.

Çünkü kalbi hayır diyordu.

Ama aklı, ailesini düşünüyordu.

“Azad, bizim önümüzde sadece biz yokuz.”

Azad derin bir nefes aldı.

“Biliyorum.”

“Biliyor musun gerçekten?”

Avşin’in sesi titredi.

“Bizim ailelerimizin geçmişi var.”

Azad sustu.

Çünkü o da biliyordu.

Bazı geçmişler konuşulmazdı.

Sadece yaşanırdı.

“Ben senin soyadından korkmuyorum Avşin.”

Azad’ın sesi sakindi.

“Ben insanların yıllar önce yaşanan şeyler yüzünden bugünümüzü mahvetmesinden korkuyorum.”

Avşin gözlerini kapattı. Hepsi çabucak geçsin diye dua etti içinden.

Çünkü aynı korku onun da içini yiyordu.

Sancak Konağı’nda ise Karan, babası Cevdet Bey ile avluda oturuyordu.

Konuşulan konu yine düğündü.

Ama Cevdet Bey’in yüzündeki ifade her zamankinden daha ağırdı.

“ Sana tekrar hatırlatayım oğlum. Bu evlilik iki aile için de önemli.”

Cevdet bey sürekli bu konuyu açıp duruyordu, çünkü oğlunun deli hallerini iyi bilirdi. Her an vazgeçecek, itibarlarını zedeleyecek diye ödü kopuyordu.

Karan başını salladı.

“Biliyorum baba. Bir kere söz verdik, sözümün eriyimdir bilirsin.”

Cevdet Bey oğluna uzun uzun baktı. Daha sonra ağzından durup dururken kafa karıştırıcı bir cümle döküldü.

“Bazı şeyler geçmişte kalmalı.”

Karan bu cümleye anlam veremedi. Sadece anlamış gibi kafasını ağır ağır salladı. Ev ve ofis onu hallice yormuştu zaten. Yine de babasının geçmişi açmasına anlam veremedi.

Çünkü bazı hikâyeler anlatılınca yeniden başlardı.

Sancak Konağı’nın diğer tarafında Berfin, annesi Hacer Hanım ile oturuyordu.

Hacer Hanım kızının dalgınlığını fark etmişti.

“Güzel kızım, Kardelen'im.” (Berfin kürtçe bir isimdir. Türkçe'de Kardelen anlamına gelir.)

“Efendim ana?”

“Gönül işlerini fazla büyütme.”

Berfin annesine baktı.

“Bu sanki benim elimde mi ana?"

Hacer Hanım sustu.

Çünkü kızının kimin için konuştuğunu, kimi düşündüğünü en iyi o biliyordu.

Karan.

Kızının bu durgun haline derin bir iç çekti. Allah bilir şimdiden Avşin'den öylesine nefret ediyordu ki. İçinden sürekli beddua ediyor, kendi kendine sürekli yer yarılsa da içine girse diyip duruyordu. Hoş, bu duası kabul olacaktı ama istediği gibi sonuçlanamayacaktı.

Gece olduğunda Azad Karahan kendi evinin avlusunda tek başına oturuyordu.

Elindeki eski bir fotoğrafa baktı.

Fotoğraftaki adam ailesinin geçmişinden kalan en büyük yaraydı. Azad parmaklarını fotoğrafın üzerinde gezdiriyordu. “Bu geçmişin en büyük kanayan yarası sensin abi.” diye fısıldadı.

Ama cevap yoktu.

Sadece geçmişten kalan sessizlik vardı.

O gece iki ayrı konakta iki farklı insan aynı şeyi düşünüyordu.

Avşin, kalbiyle ailesi arasında sıkışmıştı.

Azad, sevdiği kadınla geçmişinin arasında takılıp kalmıştı. Hele ki bir kez daha Sancaklarla karşı karşıya geleceğini düşünmek, ona aklını yedirecekmiş gibi hissettiriyordu.

Narin ise hâlâ hiçbir şey bilmiyordu.

Ablasının sakladığı sırrı… Henüz bilmiyordu.

Ama Mardin’in eski taş duvarları biliyordu. Öyle ki onlar yıllarca atalarının bile sessiz çığlıklarına, feryatlarına eşlik edip, şahit olmuştu.

Yaklaşan fırtınanın ilk sesi çoktan duyulmuştu bile.

Ve bazı sırlar ortaya çıkmadan önce, vesvese gibi yayılmaya başlardı. O vesveseler en çok küçük kızı, Narin'i yaralayacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.