Mardin’in karanlık göğünü yaran o haykırış, Aslanbey Konağı’nın taş duvarlarında yankılandı. Karan’ın gözlerindeki öfke, babasıyla amcasını avluda öylece dikilir gördüğü an daha da harlanmıştı. Karşısında duran Halil Bey’in zehir gibi sözleri ise boğazına batan birer iğne gibi batıyordu.
Narin, ikinci katın loş mermer koridorunda, aralık duran odasının kapısının arkasından dışarıyı izliyordu. Parmakları arasındaki ince tülbent titriyor, aşağıdan gelen her kelimeyi yüreğinde bir hançer gibi hissediyordu. "Geri döndü" diye geçirdi içinden, dudakları acıyla kıvrılırken. "Her şeyi yakıp yıktıktan sonra, küle dönmüş hayatımı da benden almak istiyor."
"Çık dışarı!" diye bir kez daha gürledi Karan. Sesi o kadar sert, o kadar büyük bir öfkeyle çıkıyordu ki avludaki korumalar bile istemsizce bir adım geri çekildi. "Narin! Saklanma benden! Seni almaya geldim!"
Halil Bey hemen önüne dikildi, gövdesiyle merdivenlerin yolunu kapattı. "Ulan o ağzına adını alacağın son kişi bile değilsin sen!" diye kükredi Halil Bey. "Kızımın canını yaktın, evladını aldın, şimdi hangi yüzle çağırıyorsun?"
Cevdet Ağa başını öne eğmiş, oğlunun bu deli haline engel olamayacağını anlayarak sessizliğe bürünmüştü.
Yukarıda, Narin o buz kesmiş sessizliğin ortasında duruyordu. Karan'ın her bir kelimesi kalbine birer çivi gibi çakılıyordu ama gözlerinde en ufak bir yumuşama yoktu. Derin bir soluk aldı, o yorgun adımlarla merdivenlerin başındaki korkuluğa kadar yanaştı.
"Boşuna bağırıyorsun Karan," dedi Narin. Sesi o kadar sakindi ki avludaki kalabalığın arasında buz gibi bir rüzgar gibi esti. "Burası Sancak Konağı değil. O kapının arkasında bıraktığın kadın da öldü."
Karan kadının o solgun yüzünü, gözlerindeki o yabancılığı gördüğü an olduğu yerde çivilendi. Karşısında duran adamın o gururlu, dik omuzları ilk defa bu kadar büyük bir çaresizlikle çöktü.
"Ölmedi dediklerin, içimde öldürdüklerin Narin," dedi Karan, sesi fısıltı gibi ama avlunun her köşesinden duyulacak kadar netti. Birkaç adım daha atıp merdivenlere yönelmek istedi ama Baran, belindeki silaha uzanan eliyle sert bir hareketle önüne geçti.
"Bir adım daha atarsan o merdivenleri sana mezar ederim Karan! Abartma, defol git buradan!" diye bağırdı Baran, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Cevdet Ağa oğlunun kolundan tutup geriye çekmeye çalıştı. "Yeter Karan," dedi yaşlı adam, sesindeki pişmanlık yüzünün her çizgisine kazınmıştı. "Kızın hakkı var. Daha fazla rezillik çıkarmanın anlamı yok, dönelim."
Karan babasının elini sertçe ittirdi. Gözlerini bir an olsun Narin’in yüzünden ayırmıyordu. "Gitmiyorum," dedi, dişlerinin arasından sızan o inatçı fısıltıyla. "Sen benimle gelene kadar buradan bir adım bile atmayacağım Narin. İster bu avluda sabaha kadar bekleyeyim, ister öleyim..."
Narin, adamın o kararlı ama bir o kadar da aciz haline baktı. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "Nasıl istersen Karan," dedi, sesi rüzgar kadar hafif ama keskin bir bıçak gibiydi. "İster sabaha kadar bekle, ister ömür boyu. O kapı sana açılmayacak."
Arkasını döndü ve yavaş adımlarla loş koridora doğru yürüyüp gözden kayboldu.
Halil Bey, arkasından bakan damadına son bir kez zehir gibi bir bakış attı. "Gözüm görmesin seni daha fazla burada!" diye tersleyerek arkasını döndü ve geniş taş basamakları tırmanıp konağın içine girdi; ardında bıraktığı o ağır sessizlik avlunun üzerine bir sis gibi çöktü.
Karan, o taş avlunun ortasında yapayalnız kaldı. Babası ve amcası çaresizce arabaya binip gitmek zorunda kalırken, Karan merdivenlerin alt basamaklarına öylece çöküverdi. Gecenin ayazı tenini kesiyor, içindeki yangın ise her geçen saniye daha da büyüyordu. Sancak soyunun en kudretli adamı, kendi elleriyle kurduğu kibrin kurbanı olmuş, o soğuk taşta bir başına kalmıştı.
Sabahın ilk ışıkları Mardin’in sert taşlarına vururken, Aslanbey Konağı’nın avlusundaki o hareketsiz siluet yerinden kıpırdamamıştı. Karan, gece boyunca ne gözünü kırpmıştı ne de o betondan kalkmıştı. Korumalar uzaktan onu izliyor, Halil Bey ise üst kattaki pencereden her baktığında adamın o inatçı ve tükenmiş halini görüyordu.
İçeride, Narin de sabaha kadar gözünü kırpmamıştı. Odasının penceresinden dışarıya, o taş merdivenlerde sessizce oturan adama baktı. Kalbindeki öfke hâlâ tazeydi ama Karan’ın oradaki o inatçı bekleyişi, evin içindeki herkesin gerilmesine neden oluyordu.
Kapı hafifçe aralandığında, Narin düşüncelerinden sıyrıldı. İçeri giren Baran, ablasının solgun yüzüne endişeyle baktı.
"Hâlâ orada abla," dedi Baran, sesindeki öfkeyi gizlemeye çalışarak. "Kımıldamadı bile yerinden. Sabaha kadar o ayazda oturdu."
Narin derin bir soluk aldı, bakışlarını yeniden pencereye çevirdi. "Bırak ne hali varsa görsün," dedi ama sesindeki o hafif titreme, içinde kopan fırtınayı ele veriyordu. "O bana o hastane odasını cehennem ederken acıdı mı? Şimdi çektiği her saniye, hak ettiği cezanın sadece başlangıcı."
Güneş, Mardin’in taştan evlerinin üzerine ağır ve acımasız bir şafak bırakırken, Aslanbey Konağı’nın avlusu hala o geceki fırtınanın izlerini taşıyordu. Karan, saatlerdir oturduğu soğuk basamaklardan bir milim bile kıpırdamamıştı. Üzerindeki gömleğin yakaları dağılmış, gözlerinin altı uykusuzluktan ve kederden morarmıştı. Sancak soyunun kapısına boyun eğmeye gelenler gitmişti ama o, bu kapının eşiğinde kalmayı kendi elleriyle seçmişti.
Konakgirişinin hemen yanındaki pencereden dışarıyı izleyen Halil Bey, elindeki çay bardağını sertçe sehpaya bıraktı. Yüzündeki öfke yerini derin bir huzursuzluğa bırakıyordu.
"Kalkıp gidecek zannettim," dedi Halil Bey, sesindeki sertliği korumaya çalışarak odaya giren Baran’a dönerek. "Aklınca bize gözdağı veriyor, acındırıyor kendini."
"Gideceğe benzemiyor baba," dedi Baran, ellerini cebine sokup pencerenin kenarına yaklaşırken. Aşağıdaki adama baktı. "Donacak orada ama kımıldamıyor. Sancaklar gururludur bilirsin, ama bu deli gibi... Bu başka bir şey."
"Gururunu da kibrini de o evin duvarlarına gömecekti!" dedi Halil Bey, sesini alçak tutarak ama dişlerinin arasından sızan öfkeyle. "Kızımın canını yakanın ocağında bayram çanlarını öttürmem ben. Bırak donsun."
Ancak yukarıdaki odada durum çok daha farklıydı.
Narin, üzerine geçirdiği kalın hırkanın kollarını ellerine çekiştirmiş, pencerenin kenarındaki koltukta oturuyordu. Gözleri aşağıda, o taş basamaklara çökmüş olan adamın üzerindeydi. Gece boyunca tek bir kelime etmemiş, Karan’ın her soluk alışını sanki odasının içindeymiş gibi hissetmişti. İçindeki intikam ateşi haktı, yaşadığı acının tarifi yoktu; ama adamın o halini gördükçe, kalbindeki o eski sızı başka bir yangına dönüşüyordu.
Kapı hafifçe tıklandığında Narin irkildi. İçeri giren annesi, ellerinde bir bardak sıcak bitki çayıyla sessizce yaklaştı ve kızının yanındaki sehpaya bıraktı.
"İç biraz güzel kızım," dedi annesi, şefkatli ama yorgun bir sesle. "Sabaha kadar gözünü kırpmadığını biliyorum. Aşağıdaki o adam için kendi sağlığını da harcama."
Narin başını salladı ama çaya elini bile sürmedi. "Gitsin anne," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkıyordu. "Neden gitmiyor? Orada öyle durdukça sanki her şeyi başa sarıyor."
"Çünkü kaybetti," dedi annesi kapıya doğru yürürken. "Erkek milleti gururunu bilir ama suçunu anladığı an ya yıkılır ya da böyle deli gibi çırpınır. O adam yıkılmış Narin."
Aşağıda ise saatler ilerledikçe çevredeki köylülerin, yoldan geçenlerin meraklı bakışları artmaya başlamıştı. Sancak Konağı’nın en kudretli adamının, bir Aslanbey kapısında boyun büküp oturması Mardin’in diline düşmek üzereydi.
Öğleye doğru, avlunun demir kapısı gıcırtıyla açıldı.
İçeriye giren siyah bir arabadan inen Şahin Bey, aceleci adımlarla Karan’ın yanına geldi. Yüzünde hem bir kızgınlık hem de derin bir acıma vardı. Eğilip yeğeninin kolundan tuttu.
"Karan, yeter oğlum!" dedi Şahin Bey, sesini alçak tutarak. "Bütün Mardin buraya toplandı, dedikodumuz ortalığa saçıldı. Böyle oturmakla neyi çözeceksin? Kalk gidelim konağa."
Karan, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağı gibiydi; bakışlarındaki o buz kesmiş sertlik amcasını bile ürpertiştrti. Kolunu Şahin Bey’in elinden hızla kurtardı.
"Bana dokunma amca," dedi Karan, çatallı ve hırpalanmış bir sesle. "Gidiyorsanız gidin. Ben buradan bir adım bile atmayacağım. O kapı bana açılana kadar burası benim mezarımdır."
Şahin Bey çaresizlikle başını salladı, yapacak bir şey olmadığını anladığında geri çekildi. Karan yeniden o sert taşlara baktı, gözlerini ikinci kattaki o kapalı pencereye dikti.
İçeride, Narin bu yaşananları pencerenin aralığından izliyordu. Kalbinde kopan o fırtınanın, ikisini de yavaş yavaş kül ettiğini biliyordu. Şimdi asıl sınav başlamıştı: Kim daha çok dayanacaktı? Karan'ın inadı mı, yoksa Narin’in kalbindeki o bitmeyen acıları mı?
Gözlerini aşağıdaki adamdan ayırmadan derin bir nefes aldı. İçindeki o acı, yerini yavaş yavaş buz gibi bir kararlılığa bırakıyordu. Karan orada, o soğuk taşların üstünde otururken sadece kendi cezasını çekmiyordu; Narin'e yaşattığı her bir saniyenin bedelini, o kapının önünde damla damla ödüyordu.
Genç kadın arkasını döndü, pencerenin ağır kadife perdesini yavaşça çekti. Dışarıdaki sesleri, o esen rüzgarı ve adamın varlığını tek bir hamleyle odanın dışında bıraktı. Ama biliyordu ki, ne o perdeler o adamın gölgesini silebilirdi ne de kalbindeki o sızı bu yangını söndürebilirdi.
Mardin’in üzerine düşen o sessizlik, ikisi için de artık geri dönüşü olmayan bir savaşın habercisiydi.