İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 33 · 5 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 33

32: Kül ve Toprak

Aslanbey Konağı’nın üzerine çöken o ağır matem, Mardin’in sert rüzgarıyla birleşip taş duvarları dövüyordu. Geniş avlunun ortasında sessizlik hakimken, içeride, Narin’in odasında zaman adeta durmuştu. Yatağın üzerine uzanan genç kadının yüzü, dışarıdaki sarı güneşe inat kireç gibi beyazdı. Annesinin sabaha kadar başından ayrılmayan hıçkırıkları, odanın köşesinde sessiz bir gölge gibi büyüyen Baran’ın öfkesiyle karışıyordu.

Halil Bey, kapının önünde ellerini arkasına bağlamış, dışarıdaki boşluğa bakıyordu. Gözlerindeki o damar damar kızarıklık, içindeki yangının dışa vuruşuydu. Kızının o halini gördükçe, Sancak soyuna duyduğu nefret bir çığ gibi büyüyordu.

"Baba..." dedi Baran, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek kapının eşiğinden seslendi. "Ablam uyandı. Ama... ama ağzından tek kelime çıkmıyor. Sadece duvara bakıyor."

Halil Bey hızla odaya adımladı. Yatağın kenarına çöktüğünde, Narin’in buz tutmuş parmaklarını kendi nasırlı avuçları arasına aldı. "Güzel kızım..." diye fısıldadı Halil Bey, yumuşamış, yerini kırık bir baba feryadına bırakmıştı. "İstediğin gibi geldin evine. O cehennemden çıkardım seni. Kimse dokunamaz artık sana."

Narin, başını yavaşça babasına çevirdi. Gözlerindeki o canlı, dik duruşlu ışıktan eser kalmamıştı; sanki içindeki o nehir kurumuş, geriye sadece kavruk bir toprak kalmıştı. Kuru ve çatlamış dudakları arasından dökülen kelime, odadaki herkesin yüreğini dağladı:

"Bebeğim... Baba, onu koruyamadım."

"Sen değil, o şerefsizler kıydı!" dedi Halil Bey, dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri belli oldu. "Sancaklar bu lekeyi ömrü silemez. O Karan piçi beklesin; kapımıza dayanacağı o günü sabırsızlıkla bekliyorum. Bu hesabı kanla kapatacağız."

Narin, babasının bu öfke dolu sözleri karşısında yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o boş bakışların yerini, bu kez acı ama keskin bir kararlılık aldı. Titreyen ama odadaki herkesi susturacak kadar net olan sesiyle babasının koluna dokundu:

"Yeter baba..." dedi Narin, hırıltılı ve yorgun bir nefes alarak. "Lütfen daha fazla kan dökülmesin. Ne bu aile yıpransın ne de yeni bir savaş çıksın. Ben o cehennemden canımı zor kurtardım; şimdi ateşe atılmak istemiyorum. Kanla, intikamla hiçbir şey geri gelmeyecek... Bebeğim de..."

Gözünden süzülen tek bir damla yaş, kireç gibi beyaz yanağından aşağı kaydı ama sesi hiç olmadığı kadar dikti. "Onları kendi silahlarıyla, kendi kurallarıyla yeneceğim demiştim. Ama artık ne Sancakların adını duymak istiyorum ne de o kapıya dayanmalarını. Bırakın, bu defa kendi kazdıkları kuyuda boğulsunlar. Ama kan dökerek değil."

Halil Bey kızının bu sözleri karşısında neye uğradığını şaşırdı; içinde kabaran o intikam ateşi, Narin’in o yorgun ama boyun eğmeyen duruşu karşısında bir an durulur gibi oldu. Baran ablasına hak veren bakışlarla babasına baktı.

Ancak dışarıda, Aslanbey Konağı’nın kapısına doğru nefes nefese yaklaşan Karan ve arkasındaki fırtına kopmak üzereyken, Sancak Konağı’nın taş duvarları arasında bambaşka bir vicdan muhasebesi başladı.

Cevdet Ağa, elindeki tespihi yavaşça sedirin üzerine bırakırken, yüzündeki o sert çizgiler derinleşmişti. Odanın içinde bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlayan Şahin Bey’e dönüp ağır bir soluk bıraktı.

"Biz bu işin bokunu çıkardık Şahin," dedi Cevdet Ağa, sesi her zamankinden yorgun çıkıyordu. "Kızın günahına girdik, ocağına ateş düşürdük. Süreyya’nın gazına gelip o masumun üzerine öyle bir karalama attık ki... Şimdi baksana, ortada ne evlat kaldı ne huzur. O evden öyle bir gidişi vardı ki, sanki bu konağın ruhunu da söküp götürdü."

Şahin Bey abisinin bu itirafı karşısında yutkundu. "Yengem de konaktakiler de hınçla hareket etti ağabey, haklısın. Karan’ın aklı gitti. O adam şimdi o Aslanbey konağını onların başına yıkar."

"Yıkar tabii!" diye gürledi Cevdet Ağa, bastonunu mermere sertçe vurarak. "Adam haklı! Karısını koruyamadıysak, ocağımıza gelen gelini koruyamadıysak bizim ağalığımızın ne anlamı var? Karan o kapıya dayanmadan, o kan dökülmeden bu işi tatlıya bağlamamız gerek. Ama nasıl?"

Cevdet Ağa gözlerini kısarak bir süre düşündü. Sancak soyunun gururunu bir kenara bırakmanın ne kadar zor olduğunu biliyordu ama bu defa haklı olan taraf Aslanbeylerdi.

"Karan’ı zapt edemeyiz, o deli kanla gidecek oraya," dedi Cevdet Ağa ayağa kalkarak. "Ama biz ondan önce davranacağız. Şahin, arabayı hazırlat. Kimseye fırsat vermeden O Aslanbey Konağı’na bizzat ben gideceğim. Narin’in kapısına varıp, o kızdan ve Halil Ağa’dan af dileyeceğiz."

Sancak Konağı’nın o kibirli duvarları ilk defa bu kadar büyük bir vicdan azabıyla sarsılırken, Cevdet Ağa’nın bu hamlesi ya iki ailenin arasındaki davayı tamamen bitirecek ya da kopacak olan kıyameti daha da tetikleyecekti.

Aslanbey Konağı’nın önünde toz duman içinde duran siyah arabadan inen Cevdet Ağa, hayatında ilk defa bu kadar ağır adımlarla bir kapıya yürüdü. Yanındaki Şahin Bey’le birlikte kapıya vardıklarında, Aslanbeylerin korumaları silahlarına davrandı; ancak Cevdet Ağa elini kaldıtıp tek kelimeyle onları durdurdu.

"Kan dökmeye gelmedik evlat," dedi Cevdet Ağa, sesindeki o demir otorite yerini ilk defa derin bir pişmanlığa bırakmıştı. "Halil Ağa’yla görüşeceğiz."

Haber kısa sürede konağın içine yayıldığında, avluda adeta bir rüzgar koptu. Baran öfkeyle kapıya fırladı, Halil Bey ise elinde tespihiyle merdivenlerin başında göründü. Gözlerindeki kan damarları, misafir değil düşman beklediğinin en büyük kanıtıydı.

"Sancaklar!" diye kükredi Halil Bey, merdivenlerden inerken sesi konağın taş duvarlarında yankılandı. "Hangi yüzle basarsınız kapımızı? Ocağımıza ateş düşürdünüz, kızımın canını aldınız! Hangi cesaretle bu avluya adım atarsınız?!"

Cevdet Ağa başını eğdi; Mardin’de hiçbir ağanın yapmayacağı o büyük erdemi gösterip Aslanbeylerin karşısında diz çöker gibi durdu. "Haklısın Halil," dedi yaşlı adam, sesi titreyerek. "Sözün bitmiş olduğu yerdeyiz. Konağın kör kibirine kurban ettik o masumu. Ne desen, ne yapsan haklısın. Biz buraya can almaya değil, o kapıda eğilmeye, hatamızı kabullenmeye geldik."

Yukarıda, odasının penceresinden aşağıda yaşananları gören Narin, nefesini tuttu. Yüreğindeki o derin sızı, Cevdet Ağa’nın o halini görünce biraz sarsıldı.

am o sırada, arka sokaktan gelen başka bir motor sesi tüm avlunun sesini bastırdı. Hızla savrulan siyah bir araba Aslanbey Konağı’nın önünde şimşek gibi durdu. Kapı sertçe açıldı; gözü dönmüş, üstündeki ceketi rüzgarda savrulan Karan Sancak içeri fırladı. Karşısında babasını ve amcasını Aslanbeylerin avlusunda görünce adeta dondu, ama öfkesi bir kat daha arttı.

"Ne işiniz var burada?! Kimi kimden dileniyorsunuz?!" diye bağırdı Karan, adımlarını doğrudan konağın içine doğru yönlendirirken.

Halil Bey hemen önüne dikildi, silahına uzanan Baran’ı eliyle durdurdu ama gözlerini Karan’ın gözlerinden ayırmadı. "Karını almaya mı geldin Karan Sancak?" dedi Halil Bey, zehir gibi bir sesle. "Sen doğmamış bebeğini koruyamadın, kızımı sizin cehenneminizden kurtardım! Şimdi bu kapıdan içeri tek bir adım bile atamazsın!"

Karan, babasını ve amcasını hiçe sayarak doğrudan yukarıdaki merdivenlere baktı. Gözlerinde ne korku ne de tereddüt vardı; sadece Narin’e duyduğu o yakıcı hasret ve öfke parlıyordu.

"Narin!" diye seslendi Karan, sesi tüm Aslanbey Konağı’nı inletti. "Çık dışarı! Seni burada bırakacağımı sanıyorsan yanılıyorsun... Ya beraber döneceğiz ya da bu konağı başınıza yıkacağım!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.