Hastane odasının kapısı kapandığında, içeride kalan o ağır sessizlik Narin’in omuzlarına tonlarca ağırlıkta bir taş gibi çöktü. Baran, ablasının o solgun yüzüne acıyla bakıp, "Hemen çağırıyorum babamları abla, geliyorlar" diyerek dışarı fırladı.
Narin odada yalnız kaldığında, gözlerini yeniden o beyaz tavana dikti. Ne bir gözyaşı akıyordu artık ne de boğazından bir hıçkırık kopuyordu; içinin o kadar derin bir yeri kırılmıştı ki, acı bile hükmünü yitirmişti.
Aradan saatler geçtikten sonra, hastane koridorundan gelen o sert, öfkeli ayak sesleri tüm katı inletti. Kapı öyle bir şiddetle açıldı ki duvara çarptı. İçeri giren Halil Aslanbey’in yüzündeki o simsiyaş öfke ve gözlerindeki yangın, odanın havasını bir anda buz kesti. Arkasından gelen Baran ve annesi, ablasının o solgun halini görünce hıçkırıklara boğuldu.
Halil Bey yatağın ucuna kadar yürüdü, elleri titriyordu. Kızının o, kımıldamayacak kadar bitkin yatan bedenini gördüğünde içinden sökülen o baba feryadı boğazına düğümlendi.
"Benim kızımı..." dedi Halil Bey, sesi dişlerinin arasından sızan bir ölüm fermanı gibiydi. "Benim kızımı bu hale getirenler kim? Hangi şerefsiz kıydı evladıma?"
Narin başını yavaşça babasına çevirdi. Gözlerindeki o dipsiz boşluk, Halil Bey’in yüreğini dağladı. "Baba..." diye fısıldadı Narin, sesi kuru bir yaprak gibi hışırdadı. "Beni buradan götür. Bu cehennemde bir saniye daha kalmak istemiyorum. Bebeğimi aldılar benden... O... O adam bile koruyamadı baba."
O sırada odanın bulunduğu koridora geri dönen Karan, içeriden gelen sesleri duyup kapıya yönelmişti. İçeri adımı atacağı sırada Halil Bey şimşek gibi fırladı ve Karan’ın yaka paça üzerine saldırdı.
"Ulan şerefsiz!" diye kükredi Halil Bey, Karan’ı duvara çarparak. "Ben sana kıza bebek gibi bakacaksın diye vermedim mi? Kendi ellerinizle öldürdünüz kızımın ruhunu, torunumu! Hangi yüzle buradasın sen?"
Karan hiçbir karşılık vermedi. Yüzüne inen yumruklara, babasının o haklı öfkesine direnmedi. Üzerindeki kurumuş kan lekesiyle duvara yaslanmış, sadece yatakta yatan ve yüzünü bile çevirmeyen Narin’e bakıyordu.
"Götürün beni baba," dedi Narin, odada yankılanan o buz gibi sesiyle. "Bir daha o eve dönmek istemiyorum."
Halil Bey kızını şefkatle kollarının arasına alıp hastane yatağından doğrultmaya çalışırken, odanın kapısı bir rüzgar gibi açıldı. Karan, kan bürümüş gözleri ve sarsılan adımlarıyla ileri atıldı, babasının ve kayınpederinin şaşkın bakışları arasında Narin’i yatağın kenarına geri bıraktı.
"Doktorlar henüz ayağa kalkmasının tehlikeli olduğunu söylüyor!" diye kükredi Karan, sesi hastane koridorunda yankılanırken Halil Bey’in karşısına dikildi. "Hiçbir yere götüremezsiniz Halil Ağa! Karım burada dinlenecek, iyileşecek!"
Halil Bey öfkeden titreyen elleriyle Karan’ın yakasına yapıştı. "Sen hangi yüzle karım diyorsun ulan! Kendi ellerinle bebeğini öldürdün! Kızımı hastanelik eden sen değil misin? Bundan sonra senin sözün geçmiyor, hakkını kaybettin!"
"Burası Mardin, Halil Ağa!" dedi Karan, geri adım atmayarak, gözlerindeki o vahşi sahiplenişle. "Karımın evi de benim yanım, evi de benim yanım. Bu odadan çıkmasına izin vermem! Beni diri diri ezseniz de yine o kapıdan çıkaramazsınız!"
Narin, yatakta yarı uzanmış halde, solgun yüzüyle ikisinin kavgasını izliyordu. Bedeni o kadar zayıf düşmüştü ki, nefes almak bile canını yakıyordu ama gözlerindeki o buz kesmiş kararlılık sönmemişti. Zayıf, titreklik dolu ama odadaki herkesi susturacak kadar net bir sesle araya girdi.
"Beni... Buradan götüreceksin baba," dedi Narin, gözlerini tek bir saniye bile Karan’ın yüzüne değdirmeden. "O konağa dönersem... Orada ölürüm. Ne dinlenmek istiyorum ne de bu adamın yüzünü görmek."
Karan’ın dünyası o an ikinci kez baş aşağı döndü. Yavaşça Halil Bey’in elleri arasından sıyrıldı, Narin’in yatağının ucuna doğru bir adım attı ama genç kadının o bakışlarındaki yabancılık onu olduğu yerde çiviledi.
"Narin..." diye fısıldadı Karan, ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar aciz çıkmıştı sesi. "Yalvarırım... Gitme. Sana bu cehennemi zindan edeceğim demiştim ama kendim yandım. Burada kal, iyileş... Sonra ne diyorsan yapacağım."
"Geç kaldın Karan," dedi Narin, başını yavaşça diğer tarafa çevirirken. "Benim bebeğim gitti artık, her şeye geç kaldın.."
Halil Bey kızını dikkatle kollarının arasına alıp hastane odasından dışarı çıkarırken, Karan o odanın ortasında yapayalnız kaldı. Ne arkasından gidebildi ne de o kapıyı kapatabildi. Sancak Konağı’na O olmadan dönmek, artık sadece bir başlangıç değil, Karan’ın kendi elleriyle kazdığı mezarın tam ortasıydı.
Halil Bey, kolları arasında taşıdığı kızının o hafifleyen, canından can kopmuş bedenini hastane kapısından dışarı çıkarırken, arkasında bıraktığı odada dondurucu bir rüzgar estirmişti. Koridordaki beyaz lambaların ışığı, Karan’ın üzerine çöken o karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Adam, ayaklarının bağının çözüldüğünü hissederek yatağın demirine tutundu. Gözlerinin önünden akıp giden o sahne; kollarından kayıp giden karısı ve babasının haklı öfkesi zihninde çınlıyordu.
Hastanenin o steril, ilaç kokan koridorunda, Halil Bey’in öfkeden titreyen adımları hızla uzaklaşırken, Baran ablasının arkasından son bir kez eniştesine baktı. O bakışta ne acıma vardı ne de merhamet; sadece enkaz altında kalmış bir ailenin bıraktığı o ağır öfke vardı. Annelerinin hıçkırıkları ise merdiven boşluğunda yankılanarak kayboldu.
Karan, odanın ortasında yapayalnız kaldığında, yere düşen o kırık cam parçaları gibi dağılmıştı. Narin’in kokusu hâlâ yastığın üzerindeydi ama kadın yoktu. Karısı, kalbinin attığı o "kadın" gitmişti. Kendi elleriyle kurduğu o duvarın, şimdi üstüne düşen koca bir mezar taşından farksızdı.
Yavaşça adımlarını kapıya doğru sürükledi. Hastanenin çıkışına vardığında, Mardin’in o sert ve acımasız rüzgarı yüzüne bir bıçak gibi çarptı. Arabasına bindiğinde direksiyona yaslandı; ama bu kez çalıştırıp arkalarından gitmeye cesaret edemedi. Çünkü biliyordu ki, Narin’in o buz kesmiş gözleri ve "Geç kaldın" diyen o son sözü, bu hayatın ona verebileceği en ağır cezaydı. Sancak Konağı’na o kadınsız dönmek, kendi cehennemine kendi ayaklarıyla yürümekten başka bir şey olmayacaktı.
Sancak Konağı’nın o devasa demir kapısı aralandığında, içeriye giren siyah arabanın motor sesi bile her zamankinden farklı, daha uğursuz bir yankı bırakmıştı. Karan, arabadan inip mermer avluya adım attığında, konağın pencerelerine dizilmiş olan gözlerin üzerindeki ağırlığını hissedebiliyordu. Hiç kimse dışarı çıkmaya cesaret edememişti; Hiçbir ses duyamıyordu sank, ne havada uçuşan kuşların cıvıldaması, ne de o esen rüzgardan, duvardan duvara vuran pencerelerin kapakları. Onun için hayat sanki durmuştu.
Karan, ağır adımlarla merdivenleri tırmandı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, odadaki o boğucu boşluk yüzüne bir tokat gibi çarptı. Narin’in kokusu hâlâ odadaydı ama yatak bomboştu. Yastığın üzerindeki o kırışıklık, genç kadının aceleyle çekip gidişinin tek şahidiydi. Karan, yavaşça yatağın kenarına çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar tükenmiş soluklandı.
Aşağı katta ise Süreyya Hanım, elindeki tespihi bırakmış, salondaki divanda dimdik oturuyordu. Zeliha’nın getirdiği kahveyi bile içmemişti. Kapının açılış sesinden Karan’ın tek başına döndüğünü anlamıştı.
"Gitti," dedi Süreyya, Karan merdivenlerde belirdiğinde; sesinde ne bir şaşkınlık ne de bir yumuşama vardı, sadece kaçınılmaz olanın gerçekleştiğine dair keskin bir hakikat yer alıyordu. "Ocağımıza ateşi düşürüp kendi yuvasına döndü. Şimdi eline ne geçti Karan? Al, şimdi konağın başında akıl yok, koynundaki kadın da yok."
Karan, merdivenlerin ortasında durdu. Gözlerinde aylar öncesinin o buzlu, acımasız adamından eser kalmamıştı; yerine, sevdiği kadını kendi elleriyle cehenneme atan bir enkaz vardı. Annesinin yüzüne bile bakmadan, sesindeki o demir gibi sert tınıyla karşılık verdi:
"Sus ana," dedi Karan, fısıltı gibi ama konağın taş duvarlarını titretecek kadar derin bir öfkeyle. "Bu konaktan giden sadece Narin değil... O odadaki her şeyi, konakta ki huzuru bile beraberinde götürdü. Ve yemin ederim ki... Onu o evden geri getirene kadar bu dünya bana da size de zehir zıkkım olacak."
Karan arkasını dönüp kendi odasına kapandığında, Sancak Konağı’nın üzerine çöken o karanlık sessizlik, yakında kopacak olan o kanlı fırtınanın sadece habercisiydi.