Aslanbey Konağı’nın önündeki o taş basamaklar, Mardin’in ayazında günlerce bir adamın mezarı gibi sessizce bekledi. Üçüncü günün şafağında, üzerindeki gömlek rutubetten sertleşmiş, sakalları yüzünü sarmış olan Karan, hâlâ o sert betondan kıpırdamamıştı. Gözleri şişmiş, dudakları soğuktan çatlamıştı ama bakışlarındaki o dik ve inatçı ışıktan tek bir parça eksilmemişti.
Korumalar bile artık ona müdahale etmeyi bırakmış, uzaktan sessiz bir merakla bu tükenişi izliyorlardı. Şahin Bey iki günde bir gelip yeğenini kaldırmaya çalışmış, ancak her defasında aynı buz gibi "Git" cevabını alıp eli boş dönmüştü. Sancak Konağı’nda ise gururun yerini derin bir çaresizlik almış, Cevdet Ağa günlerdir odasından dışarı adım atmamıştı.
Yukarıda, Narin’in odasında ise zaman sanki durmuştu.
Genç kadın, günlerdir o pencerenin kenarından bir an olsun ayrılmamıştı. Elinde soğuyup kalan çay bardağı sehpada dururken, gözleri aşağıda, her geçen saat biraz daha eriyen o adama takılı kalıyordu. İçindeki intikam ateşi hâlâ taptaze duruyordu; canından öteye koyduğu bebeğini koparıp alan o düzenin, o şüphe dolu bakışların affı yoktu. Ama her sabah güneş doğduğunda Karan’ı yine orada, o kapının eşiğinde bulmak, Narin’in ruhundaki o sağlam duvarlarda inceden inceye çatlaklar oluşturuyordu.
Kapı hafifçe aralandığında, Narin başını çevirdi. İçeriye giren Halil Bey, kızının o solgun yüzüne, göz altlarındaki morluklara baktı. Babanın yüreğindeki öfke, bu kez damadına değil, kızının çektiği bu sessiz azaba karşı büyüyordu.
"Üç gün oldu Narin," dedi Halil Bey, sesindeki o sert ton yerini derin bir hırsız yorgunluğuna bırakarak. "Hâlâ orada. Mardin’in dili olduk, herkes bu kapıdaki rezilliği konuşuyor. Kalk, bir kelime et de defolup gitsin. İçeride senin adını anmasından bıktım."
Narin yavaşça ayağa kalktı. Üzerindeki hırkayı omuzlarına daha sıkı sararken, bakışlarını babasından kaçırıp yeniden pencereye çevirdi.
"Gitmez baba," dedi Narin, sesi rüzgar gibi pürüzsüz ama bir o kadar da yorgundu. "O adamın inadı dağları devirir, biliyorsun. Beni o hastane odasında yapayalnız bıraktığı günkü hırsı neyse, şimdi buradaki inadı da o. Kendi elleriyle kazdığı kuyuya düşmeden oradan kalkmayacak."
"E o zaman bırak ölsün orada!" diye gürledi Halil Bey, elini duvara vurarak. "Sen niye bu kadar soluyorsun peki? Gözlerindeki o fer çekilmiş kızım. Her pencereye bakışında canının yandığını görmüyor muyum zannediyorsun?"
Narin cevap vermedi. Çünkü babası haklıydı; Karan orada, o soğuk taşlarda her nefes alışında, Narin de içeride aynı acıyı yeniden ve yeniden doğuruyordu.
Öğleden sonra, gökyüzünü kara bulutlar sardı. Mardin’in o meşhur, bıçak gibi keskin sağanağı, birdenbire tüm şiddetiyle boşandı. Gök gürültüsü Aslanbey Konağı’nın taş duvarlarını sarsarken, avludaki korumalar aceleyle saçak altına sığındılar.
Ancak Karan yerinden kıpırdamadı.
Yağmur suları saçlarından süzülüp gözlerine, yüzüne iniyor, sırtındaki gömleği tenine mıh gibi yapıştırıyordu. Soğuk, iliklerine kadar işliyordu ama o, gözlerini bir an olsun Aslanbey Konağı’nın ikinci katındaki o kapalı pencereden ayırmıyordu. Sanki o camın arkasında Narin’in gölgesini görmezse, tamamen yok olup gidecekti.
İçeride, Narin pencerenin camına vuran damlaları izliyordu. Yağmurun o sert uğultusu odanın içine dolarken, aşağıdan gelen soğuk rüzgarın üşümesini o da içeride hissetti.
"Allah’ım..." diye fısıldadı Narin, elleri camda hafifçe titrerken. "Ne istiyorsun benden? Neden bitirmiyorsun bu azabı?"
Daha fazla dayanamadı. Üzerindeki hırkayı çıkardığı gibi odadan fırladı. Merdivenleri nasıl indiğini, ahşap kapının tokmağına nasıl uzandığını kendi bile fark etmedi.
Konağın ağır dış kapısı gıcırtıyla aralandığında, avludakiler ve yağmurun altında tükenmek üzere olan Karan aynı anda başını kaldırdı.
Narin, sağanağın altında, sırılsıklam ve rüzgardan titreyen adamın tam karşısında durdu. Saçları alnına yapışmış, gözlerindeki o taştan duvarlar nihayet çatlamıştı.
Karan, olduğu yerde yavaşça doğrulmaya çalıştı ama günlerdir aç ve susuz kalan, ayazda donan bacakları onu taşıyamadı. Tam düşecekken Narin bir hamlede ileri atıldı ve adamın kollarından tuttu.
İki dünya bir araya gelmiş gibi sarsıldı o an.
Karan, başını kadının omzuna yasladı, nefesleri birbirine karıştı. "Bittim Narin..." diye fısıldadı Karan, sesindeki o kudretli ağa gitmiş, yerine canı çekilmiş bir çocuk kalmıştı. "Sensiz bu dünyada nefes almanın bir manası yok... Beni buraya göm ama sensiz bırakma."
Narin’in gözlerinden süzülen yaşlar, yüzünü döven yağmur damlalarına karışıp toprağa düştü. Kalbindeki o demir mühür, bu yağmurun altında nihayet erimeye başladı.
Yağmur, Aslanbey Konağı’nın taş avlusunu dövmeye devam ederken, zaman o an için adeta durmuştu. Sağanağın sesi, avludakilerin nefes alış verişi ve gök gürültüsünün uğultusu, aralarındaki o ağır sessizliği bozan tek şeydi.
Narin, dizlerinin üzerine yığılmak üzere olan adamı kollarından sıkıca kavradı. Karan’ın sırılsıklam olmuş gömleğinden yayılan o buz gibi soğuk, genç kadının tenine çarptığında kalbi sızladı. Günlerdir içini kemiren o öfke, o büyük hırs, adamın o bitkin halini gördüğü an sanki buhar olup uçmuştu.
"Kalk Karan..." dedi Narin. Sesi yağmurun gürültüsü arasında kaybolacak kadar zayıf ama bir o kadar da sarsıcıydı. "Kalk, burada öleceksin."
Karan başını yavaşça kadının omzundan kaldırdı. Kan çanağına dönmüş gözleri, Narin’in yüzündeki o ıslak hatlarda gezindi. Dudakları titriyordu; günlerdir aç, susuz ve uykusuz geçirilen o saatler, Mardin’in sert ayazıyla birleşip adamın direncini tamamen tüketmişti.
"Öleyim..." diye fısıldadı Karan, sesindeki o acı dolu hırıltı kadının yüreğini dağladı. "Sensiz yaşadığım her gün zaten ölümden farksız Narin. Sen o kapıyı yüzüme kapattığın an, benim için nefes almak da bitti."
Arka tarafta, yağmurun altında sırılsıklam olan Baran, elini kaldırmış tam müdahale edecekken Halil Bey kapının eşiğinden sert bir adımla çıktı. Yaşlı adamın gözlerindeki o öfke, yerini derin bir huzursuzluğa bırakmıştı. Konağın kapısındaki bu manzara, artık sadece bir aile meselesi olmaktan çıkmış, herkesin gözü önünde kanayan bir yara haline gelmişti.
"Yeter!" diye gürledi Halil Bey, sesi sağanağın ortasında bir bıçak gibi keskin yankılandı. "Toplayın şunu oradan! Kapımın önünde can vermesine izin verecek değilim. Ama içeri de giremez!"
Baran babasının emriyle hemen ileri atıldı, Karan’ın diğer koluna girip adamı sertçe ayağa kaldırdı. Karan direnmek istedi ama bacakları onu taşıyamayacak kadar uyuşmuştu. Korumaların yardımıyla avlunun dışındaki kapalı bir müştemilata doğru sürüklenirken, gözlerini bir an olsun Narin’den ayırmadı.
"Bırakmayın dışarıda," dedi Narin, babasına doğru dönerken gözünden süzülen yaşlar yağmur damlalarına karışmıştı. "Hasta olacak..."
"Bırak, ne hali varsa görsün!" diye çıkıştı Halil Bey, kızının omuzundan tutup içeriye doğru çekerken. "Senin bu merhametin yüzünden bu hallerdeyiz zaten. Geç içeri, sırılsıklam olmuşsun!"
Kapı kapanırken, Narin son bir kez arkasına baktı. Karan, müştemilatın karanlığına doğru çekilirken hâlâ onun adını sayıklıyordu.
İçeride herkes odalarına çekilmiş, konağın üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü. Narin, üstünü değiştirdiği halde odasında bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlıyordu. Pencereden dışarıya baktığında, artık orada olmadığını biliyordu ama adamın o kollarındaki ağırlığı, titreyen nefesi hâlâ ellerindeydi.
Gece yarısına doğru yağmur yavaşladı, yerini sabaha doğru keskin bir sükunete bıraktı.
Kapı hafifçe tıklandığında Narin hızla başını çevirdi. İçeriye giren Baran, elindeki kuru bir havlu ve bir fincan sıcak çorbayla gelmişti. Kardeşinin o endişeli halini gören Baran, derin bir nefes aldı.
"Kötüleşti diyorlar," dedi Baran, sesini alçak tutarak. "Günlerdir aç ve ayazda kaldığı için ateşi çıkmış. Şahin Bey dışarıdan doktor getirtmiş ama..."
Narin’in kalbi bir an duracak gibi oldu. Elindeki fincan masaya düşerken ses çıkaracaktı ki son anda tuttu. "Nerede şu an?" diye sordu, sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek.
"Müştemilatta," dedi Baran ablasının gözlerinin içine bakarak. "Babam içeri sokmadı ama kapının önüne de atamadı. Ne yapacaksın sanki abla? Daha ne kadar sürecek bu adamın inadı?"
Narin cevap vermedi. Üzerine kalın, koyu renkli bir şal alıp kapıya doğru yöneldi. İçindeki sızı, bu defa başka bir yangınla sarsılmak üzereydi.
Mardin gecesinin en karanlık ve en buz kesmiş saatinde, Aslanbey Konağı’nın arka bahçesindeki taş müştemilattan içeri sızan loş lamba ışığı, nemli duvarlara uzun gölgeler düşürüyordu.
Demir kapı gıcırtıyla aralandığında, içeriye süzülen ince rüzgâr Karan’ın titremesine neden oldu. Sedirin üzerinde, sırılsıklam gömleğiyle öylece yatan adamın nefesleri hırıltılı çıkıyordu. Günlerdir aç, susuz ve ayazda direnmenin bedeli, vücudunu saran yüksek ateşle birlikte ağır bir faturaya dönüşmüştü. Dışarıdan getirilen yaşlı doktor, Karan’ın alnına nemli bir bez koyarken başını çaresizce salladı.
"Vücudu direnç gösterememiş, günlerce o ayazda kalmak ciğerlerini de üşütmüş," dedi doktor, Şahin Bey’e dönerken. "Ateşi çok yüksek, sabaha kadar terlemezse işimiz zor."
Şahin Bey ellerini saçlarına geçirdi, odadaki ağır havayı solurken kapıya doğru baktı. Tam o sırada, demir kapının eşiğinde beliren silueti gördü.
Narin, omuzuna attığı koyu renkli şala sarınmış halde duruyordu. Yüzündeki o solgunluk, odanın loş ışığında daha da belirgindi. Adımları ağır, ama bir o kadar kararlıydı. İçeriye girdiğinde doktor ve Şahin Bey saygıyla başlarını eğip odadan sessizce ayrıldılar; demir kapı arkalarından kapanırken çıkan tok ses, odadaki tek can damarını koparmış gibi yankılandı.
Narin, sedirin kenarına kadar yürüdü.
Karan, yarı baygın halde, sayıklamalar arasında sürekli onun adını mırıldanıyordu. Dudakları çatlamış, yanakları ateşten al al yanıyordu. Genç kadın, adamın o kudretli halinden eser kalmamış bu yıkık enkazını görünce içindeki o mührün yerinden oynadığını hissetti.
"Karan..." diye fısıldadı Narin, sesi titreyerek.
Eğildi ve titreyen parmaklarıyla adamın alnındaki ıslak, dağınık saçları geriye itti. Parmakları Karan’ın ateşler yanan tenine değdiği an, genç adam gözlerini zorlukla araladı. Kan çanağına dönmüş bakışları, karşısındaki hayalet mi yoksa gerçek mi olduğunu anlamaya çalışır gibi Narin’in yüzünde gezindi.
"Narin’im..." dedi Karan, duyulur duyulmaz bir sesle. Eli, zayıf ve titreyen parmaklarıyla kadının bileğine tutunmaya çalıştı. "Geldin... Rüya mı bu yine?"
" Rüya değil," dedi Narin, gözünden süzülen bir damla yaşı saklamaya bile gerek duymadan. "Buradayım."
Karan derin ve hırıltılı bir nefes aldı, gücü tükenmiş bir sesle yalvarır gibi konuştu: "Beni bu cehennemde bırakma... Sensiz geçen her saniye ömrümden ömür aldı. Ne istiyorsan yapmaya hazırım Narin. Canımı al, ama o kapıyı bir daha yüzüme kapatma."
Narin, adamın elini yavaşça kendi avucunun içine aldı. Sıcaklığı, içindeki o buz gibi öfkeyi yavaş yavaş eritiyordu. Kalbindeki o keskin çizgiler, Karan’ın bu çaresiz teslimiyeti karşısında siliniyordu; ama en önemlisi, intikamın insanı da yakıp kül ettiğini çok iyi biliyordu.
"Sus şimdi," dedi Narin, sesi hem sitemkâr hem de şefkat dolu bir fısıltıya dönüşürken. "Konuşma, ateşin var."
Ateşin ve gecenin ayazının arasında, iki yaralı insan o loş odada birbirine tutundu. Dışarıda Mardin’in sert rüzgarları esmeye devam ederken, içeride kopan fırtına nihayet kabuk bağlamaya başlamıştı.