İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 27 · 7 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 27

26: Hastane

Karan, Melek’in bu panik dolu çığlığıyla olduğu yerde donakaldı. Narin ile arasındaki o ince, yakıcı gerilim bir anda dağılmış, yerini koridorun ortasından yukarıya tırmanan o ölümcül habere bırakmıştı.

"Ne oluyor aşağıda Melek, düzgün anlat!" dedi Karan, sesindeki o sert otoriteyle koridora adım atarak.

Melek, soluk soluğa kapının pervazına tutunurken gözyaşları içinde kaldı. "Karan Bey... Aşağıda Şahin Bey telefon geldi dedi... Cevdet Bey... Beyin kanaması mı, kalp krizi mi ne... Fenalaşmış! Apar topar hastaneye kaldırmışlar, durumu çok ağır diyorlar!"

Narin, odanın içinde duyduklarıyla irkildi. Yavaşça kapıya doğru yaklaşırken kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Sancakların o korkulan, her şeye kadir olan reisi Cevdet Bey... Şimdi ölümle pençeleşiyordu.

Karan’ın yüzündeki o öfkeli ifade, aniden paramparça oldu. Dünyası başıma yıkılmış gibi bir an duraksadı; yere yığılan, kalbine yenik düşen adam onun babasıydı.

Karan arkasına bile bakmadan merdivenlerden ikişer ikişer inmeye başladı. Aşağıda Süreyya Hanım’ın feryatları ve Şahin Bey’in telaşlı sesleri birbirine karışıyordu. Karan, babasının hastaneye kaldırıldığını öğrendiği o saniyede konağı arkasında bırakıp hastaneye doğru fırladı. Narin ise bu büyük yıkımın ortasında, Sancak Konağı'nın kapalı kapıları ararsında tek başına kalakaldı.

Karan hastaneye doğru son gaz giderken, Sancak Konağı’nın o kasvetli havası üzerindeki yükü daha da artırmıştı. Narin, yukarıdaki odasında camdan dışarıya, giden arabanın arkasından bakarken içindeki o huzursuzluk bir an olsun dinmiyordu. Cevdet Bey gibi güçlü bir adamın o an o hastane odasında can çekişiyor olması, konağın üzerindeki tüm dengeleri altüst etmişti.

Sabaha karşı hastaneden gelen ilk haberle konak tamamen ayağa kalktı. Şahin Bey soluk soluğa konağa dönmüş, Süreyya Hanım’ın karşısına dikilmişti.

"Durumu nasıl?" diye sordu Süreyya Hanım, sesindeki o titremeyi gizleyemeyerek. Bastonunu tutan elleri bile sararmıştı.

"Ameliyattan çıktı ama durumu hâlâ kritik yenge," dedi Şahin Bey, alnındaki teri silerken. "Doktorlar ilk 24 saatin hayati önem taşıdığını söylüyor. Yoğun bakıma aldılar, kimsenin içeri girmesine izin vermiyorlar."

Narin, merdivenlerin başında bu konuşmaları dinliyordu. Kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. İçindeki o acıma duygusu, kocasının şu an yaşadığı o büyük yıkımı hissetmesiyle birleşti. Süreyya Hanım ise başını kaldırıp merdivenlerde duran Narin’i gördüğü an, gözlerindeki o zehirli nefreti yeniden kustu.

"Sen hâlâ bu evde mi geziyorsun?" diye bağırdı Süreyya Hanım, parmağıyla Narin’i işaret ederek. "Cevdet o hastane odasında senin yüzünden, bu konağa soktuğun o kara leke yüzünden bu halde! Gitmiyorsun, orada öylece dikiliyorsun bir de!"

Narin, kadının bu haksız ve acımasız suçlaması karşısında boyun eğmedi. Çenesini dikleştirip yavaşça merdivenlerden aşağıya doğru bir adım attı.

"Beni suçlamaktan vazgeçin artık Süreyya Hanım!" dedi Narin, sesi sakin ama konağın duvarlarında yankılanacak kadar netti. "Cevdet Bey’in başına gelenlerden ben de en az sizin kadar üzgünüm. O, bu konağın reisi olduğu kadar... Karan’ın babası!"

"Sesini kes!" diye araya girdi Şahin Bey, ortalığı yatıştırmaya çalışarak. "Şu an kavga zamanı değil Narin Hanım. Karan hastanede, tek başına o koridorda bekliyor."

Narin bu sözü duyar duymaz kararını verdi. Karan o hastane koridorunda tek başına, o yıkımla baş başayken, o burada konakta bu zehirli dille kilitli kalmayacaktı.

Odasından aceleyle üzerine koyu renkli bir şal alıp kapıya yöneldiğinde, Melek önüne geçmeye çalıştı. "Narin Hanım, durun lütfen! Süreyya Hanım görürse..."

"Görürse görsün," dedi Narin, kararlı bir sesle. "Ben bu konağın geliniyim. Kocam orada, babasının yaşam mücadelesini verirken ben burada arkasına yaslanıp beklemeyeceğim."

Narin konağın arka kapısından çıkıp aceleyle bir taksi çağırdı ve hastanenin yolunu tuttu.

Hastanenin acil katına vardığında, o beyaz ışıklar, keskin antiseptik kokusu ve koridorun başındaki o ölüm sessizliği onu karşıladı. Yoğun bakım ünitesinin hemen önündeki duvara sırtını vermiş, ceketinin düğmeleri çözülmüş, saçları dağılmış bir halde yere bakan Karan’ı gördü. O dev adam, o dize gelmeyen Karan Sancak... İlk defa bu kadar çaresiz, bu kadar yıkılmış görünüyordu.

Narin yavaşça adımlarını sıkılaştırdı. Karan’ın önüne kadar geldi. Karan, ayağının dibine düşen gölgeyle başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir öfke ne de o eski buzlu bakış vardı; sadece içini yakan o derin acının kızıllaştırdığı göz bebekleri vardı.

"Neden geldin?" dedi Karan, sesi çatallı ve yorgun çıkmıştı. "Annem seni konakta rahat bırakmaz..."

Narin, Karan’ın bu yorgun ve bitkin haline daha fazla dayanamadı. Hiç düşünmeden diz çöktü, ellerini Karan’ın ellerinin üzerine koydu. Parmakları buz gibiydi.

"Burası senin yalnız kalacağın bir yer değil Karan," dedi Narin, gözlerinden süzülen bir damla yaşla. "Ben buradayım."

Karan, Narin’in o sıcak elini tuttu, sanki tutunacak tek dalı oymuş gibi sıkıca kavradı. Tam o sırada yoğun bakım kapısı açıldı, üzerindeki önlüğüyle doktor yorgun adımlarla dışarı çıktı. İkisi de aynı anda ayağa fırladı.

Doktorun yorgun adımlarla yoğun bakım kapısından çıkmasıyla, koridordaki o boğucu hava bir anda tamamen dondu. Karan, Narin’in elini hâlâ sıkıca tutuyordu; parmaklarının arasından yayılan o titreme, güçlü durmaya çalışan bir adamın içten içe nasıl paramparça olduğunu ele veriyordu.

"Doktor?" dedi Karan, sesi çıkmaz bir sokaktaki fısıltı gibi pürüzlü ve korku doluydu.

Doktor hafifçe iç çektikten sonra yorgun bir tebessümle başını salladı. "Korkulanın aksine kritik eşiği atlattı Karan Bey. İlk 24 saatin o en riskli kısmını geride bıraktık, bilinci yerine gelmeye başladı. Ama henüz çok zayıf, mutlak bir istirahate ihtiyacı var. Yarın odaya alabileceğiz."

İçeriden gelen bu haber, Karan’ın omuzlarındaki tonlarca ağırlığı bir anda biraz olsun hafifletti. Adamın derinlerden gelen bir nefesle gözleri kapanırken, geriye doğru bir adım atıp sırtını hastanenin soğuk duvarına yasladı. O an, o sert ve duvarları örmüş olan Karan Sancak gitti; yerine yaralarını saklamaktan yorulmuş bir adam kaldı.

Narin, Karan’ın bu halini görünce içinde tuttuğu nefesini bıraktı. Hiç düşünmeden bir adım daha attı ve ellerini Karan’ın göğsüne koyup kollarını boynuna doladı.

Karan önce anlık bir şaşkınlıkla kasıldı; bu hastane koridorunda, onca felaketin ve aralarındaki buzların ortasında böyle bir yakınlığı beklemiyormuş gibi durdu. Ama hemen ardından, kollarını Narin’in ince beline sararak başını onun omuzuna gömdü. Kokusu, o kaostan uzak, sığındığı tek huzurlu liman gibi içini doldurdu.

"Bitti..." diye fısıldadı Karan, dudakları Narin’in boynuna değerken sesi titriyordu. "Babamı da kaybediyordum sandım Narin... Her şey elimden kayıp gidiyor sandım."

Narin, parmaklarını Karan’ın o dağınık, kara saçlarının arasında gezdirdi. Kalbinin atışları birbirine karışmıştı; aralarındaki o gurur duvarı, o keskin nefret kelimeleri bu hastane köşesinde, bu şefkatli sarılmayla eriyip gidiyordu.

"Geçti," dedi Narin, sesi en az Karan'inki kadar yumuşak ve teselli ediciydi. Alnını Karan’ın geniş omzuna yasladı. "Bak, burada... Gitmedi."

Karan, Narin’in o sarılışındaki sıcaklığı, ona verdiği o sessiz ve koşulsuz desteği iliklerine kadar hissetti. Başını hafifçe kaldırıp gözlerini Narin’in gözlerine dikti. Aralarındaki mesafe o kadar kapanmıştı ki, nefesleri birbirine karışıyordu. Karan’ın eli istemsizce Narin’in yanağına gitti; parmak başı onun elmacık kemiğindeki o ince teni nazikçe okşarken, gözlerindeki o eskiden kalan buz kütlesi tamamen erimiş, yerini yakıcı bir tutkuya bırakmıştı.

"Neden yapıyorsun bunu?" diye fısıldadı Karan, gözleri Narin’in dudaklarına kayarken sesi pürüzlüydü. "Neden arkamdan gelip bu karanlığa ortak oluyorsun?"

Narin, Karan’ın parmağının altındaki yanağının ısındığını hissetti ama gözlerini bir saniye bile kaçırmadı. Kalbinin bu adam için nasıl attığını artık inkâr edemezdi.

"Çünkü..." dedi Narin, nefesi kesilir gibi olarak. "Sen o koridorda tek başına yıkılırken, ben konakta oturup bekleyemezdim Karan. Biz ne kadar anlaşamasakta... Bir o kadar yaralıyız."

Karan, bu cevabın altındaki o derin teslimiyeti duyduğunda daha fazla direnemedi. Yüzüne düşen o gölgeyi silercesine, dudaklarını Narin’in dudaklarına bastırdı.

O an hastanenin beyaz ışıkları, koridorun o keskin kokusu ve dışarıdaki tüm o düşmanlıklar yok oldu. Karan’ın öpücüğündeki o saklı acı, tutkuyla harmanlanıp Narin’e akarken; genç kadın da kollarını biraz daha sıkılaştırarak bu yasak ama bir o kadar gerçeğe teslim oldu. Aralarındaki savaş bitmemişti belki ama bu hastane köşesinde, iki düşman ruh birbirini ilk defa en saf haliyle bulmuştu.

Öpücüğün o yoğun, nefes kesen büyüsü hastane koridorunun sert atmosferini tamamen eritirken, Narin’in elleri Karan’ın ceketinin yakalarına tutundu; sanki bırakırsa her şey bir rüya gibi kayıp gidecekmiş gibi sıkıca sarıldı. Karan ise aylardır içinde bastırdığı o öfkeyi, nefreti ve engellenemez çekimi bu öpücükle akıtıyordu sanki. Dudakları arasındaki mesafe tamamen yok olduğunda, aralarındaki o demirden duvarlar yerle bir olmuştu.

Nefes nefese birbirlerinden ayrıldıklarında, Karan’ın elleri hâlâ Narin’in belinde, parmakları onun sırtındaki ince kumaşı sıkıca kavrıyordu. Alnını Narin’in alnına yasladı, gözleri yarı kapalı bir halde kadının nefesini kendi ciğerlerine çeker gibi derin bir soluk aldı.

"Bana bu kadar yakın olma dedikçe..." diye fısıldadı Karan, sesi pürüzlü ve içinde tescillenmiş bir teslimiyet barındırıyordu. "...daha çok çekiliyorsun içine Narin. Ne yaptın sen bana?"

Narin, kalbi göğsünü yırtacak gibi atarken, dudaklarına kondurulan minik, yumuşak bir buseyle tamamen eridi. Karan’ın bu şaşırtıcı derecede şefkatli hali karşısında gözlerinde hafif, suç ortaklığını ele veren bir tebessümle baktı. "Asıl sen ne yaptın Karan? Beni bu konağa hapsedip, sonra da kendi ellerinle bütün dünyamı değiştirdin."

Karan, kadının bu cesur ve dürüst cevabı karşısında sessizce yutkundu. Tam o sırada koridorun diğer ucundan gelen hemşirenin ayak sesleriyle biraz olsun toparlandılar; aralarındaki o tutku dolu mesafe birkaç adım açıldı ama aralarındaki bağ artık eskisi gibi değildi.

Cevdet Bey başarılı bir operasyonin ardından normal odaya alınmış, doktorlar ilk tehlikenin atlattığını müjdelemişti. Mardin’in o sarı sıcağı hastane penceresinden içeri vururken, Karan Narin’in elini bir an olsun bırakmadı.

Ancak Mardin taşının o ağır havası, konaktan gelen aceleci bir telefonla yeniden gerildi. Çalan telefonu açan Karan, karşıdan gelen sesle bir anda kaşlarını çattı. Arayan Şahin Bey’di ve sesi endişeden titriyordu:

"Karan... Çabuk konağa dönmeniz lazım. Süreyya Hanım... Süreyya Hanım fenalaştı!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.