Süreyya Hanım, Karan’ı çalışma odasında sıkıştırmıştı. Konağın o ağır havası, Süreyya’nın odadaki otoriter duruşuyla iyice boğucu bir hal almıştı. Berna dışarıda, salonda misafir ediliyordu ama Süreyya için o sadece bir "misafir" değil, Narin’den kurtulmak için en büyük kozdu.
"Oğlum," dedi Süreyya, bastonunu yere vurarak. "Narin’in ailesinin neler çevirdiğini gördün. Sancakların kapısına bu kadar kara leke sürmüş bir kızın, bu konağın geleceğinde, torunlarımın üzerinde hakkı olamaz. Berna... O hem soyumuza yakışır. Narin’i boşaman gerekmiyor, kuma getir. Bu işin başka yolu yok."
Karan, masasının başından ağır ağır kalktı. Odanın içinde, sanki bir yıldırım düşmüş gibi sessizlik oldu. Karan’ın gözlerindeki o karanlık, aniden bir fırtınaya dönüştü. Öfkesi Narin’e değil, doğrudan annesinin bu hadsiz teklifineydi.
"Bitti mi ana?" dedi Karan, sesi bir fısıltı kadar kısık ama yankısı bir çığlık kadar güçlüydü.
"Karan, mantıklı ol oğlum! Bu evlilikten hayır gelmez..."
Karan masanın üzerine sertçe vurdu, masadaki kalemlikler yerinden oynadı. "Benim evliliğimin mantığını, sınırını, kuralını sen belirleyemezsin!" diye kükredi. "Narin’e olan öfkem, başkasına kapı açacağım anlamına gelmez. Benim karım o! Başka bir kadının onun üzerine bu konakta nefes alması, ancak benim cesedimin üzerinden olur."
Süreyya Hanım bu sert tepki karşısında geri adım atmadı ama Karan’ın gözlerindeki o kör edici öfkeyi ilk kez bu kadar net gördü.
"Madem karını çok seviyorsun, niye ona bir yabancı gibi davranıyorsun o zaman?" diye sordu annesi, elinde tuttuğu kozu sonuna kadar kullanmak isteyerek.
Karan cevap vermedi. Kapıya yöneldiğinde annesine son kez döndü. "Narin’le hesabımız bitmedi, kendi aramızda halledeceğiz. Ama bir daha heleki kuma meselesini bir daha duymayacağım. Berna buraya işi için geldi, o kadar. Sınırlarını bil, herkes yerini bilsin."
Karan hızlıca merdivenlere yöneldi. Doğrudan yukarıya, Narin’in odasına çıktı. Kapıyı çalmadan içeri girdiğinde, Narin yatağın ucunda ayağa kalkmış, yüzünde o inatçı ve dik ifadeyle onu bekliyordu.
Aralarındaki o derin, sessiz uçurum odanın ortasında duruyordu. Karan ona uzun uzun baktı; annesiyle yaşadığı o sert tartışmanın ve içindeki o öfkenin yorgunluğu gözlerinden okunuyordu ama bunu dışarıya yansıtmamaya kararlıydı.
"Berna yarın gidiyor," dedi Karan, düz ve tavizsiz bir sesle.
Narin bu beklenmeyen cümle karşısında anlık bir şaşkınlık yaşasa da, bunu belli etmemek için hemen zırhına büründü. Çenesini dikleştirip kocasının gözlerinin içine baktı. "Gideceğini söyleseydin yorulmazdın. Ama ne için geldiğini, neyi amaçladığını gayet iyi biliyorum Karan."
Karan, Narin’in bu meydan okuyan tavrı karşısında birkaç adımda aradaki mesafeyi kapattı. Gözlerindeki o karanlık ifade, Narin’i boyun eğdirmeye yemin etmiş gibi bakıyordu.
"Ne amaçladığını ya da kimin ne planladığı umurumda değil Narin," dedi Karan, sesi alçak ama odadaki herkesin kanını donduracak kadar netti. "O kadın buraya iş için geldi, işi bitince de gidiyor. Ama bu, seninle olan hesaplaşmamızı bitirmez."
Narin bir adım bile geri atmadı, aksine kocasının tam önüne dikildi. "Kapatmaya çalışan kim Karan? Sen o kadını buraya sırf bana gözdağı vermek, beni ezmek için getirdin. Şimdi gönderiyorsun diye suçsuz mu olacaksın?"
Karan, Narin’in bu gözü kara haline, o dik duruşuna baktı. İçindeki o bastırılmış öfke ve hayranlık harmanlanırken, elini uzatıp Narin’in çenesinden tutmak istedi ama son anda kendini durdurdu. Parmakları boşlukta kaldı.
"Oyun bitti mi sandın?" dedi Karan, sesi dişlerinin arasından sökülür gibi çıkmıştı. "Sen o soysuzların lekesini bu eve taşıdın. Berna gider, başka biri gelir ya da gelmez... Ama sen o odadan, o suçun altından kalkana kadar çıkamayacaksın."
Karan arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde, Narin arkasından seslendi: "Çıkarım Karan! O masaya da, o kurallara da nasıl boyun eğmediysem, bu zindandan da kendi ayaklarımla çıkarım!"
Karan arkasına bakmadan kapıyı çekip çıktı. Savaş artık iki aile arasında değil, doğrudan bu iki inatçı insanın arasında, o odanın duvarları arasında kilitli kalmıştı.
-----
Konağın alt katındaki geniş oturma odasında, günün gerginliği ağır bir sis gibi çökmüştü. Berna, elindeki kahve fincanını sehpaya bırakırken yüzündeki o kibirli rahatlığı bozmamaya çalışıyordu. Karşısında oturan Berfin ise içindeki o zehirli öfkeyi gizlemeye bile lüzum görmüyordu. Zaten kendi hayatı bir zindana dönmüşken, bu yabancı kadının ortalıkta öylece dolaşması ve Karan’ın etrafında pervane olması zaten sinirlerini tepesine çıkarıyordu.
Berfin, kollarını göğsünde kavuşturup dudaklarında alaylı bir kıvrımla Berna’ya baktı.
"Hızlı çıktın, valla tebrik ederim," dedi Berfin, zehirli bir tatlılıkla. "Daha dün geldin ama maşallah, Süreyya Hanım’ın gözüne girmeyi başardın. Şimdiden hazır ol bakalım... Burası Sancak Konağı; buraya gelen kadın ya paşa paşa oturur ya da Süreyya Hanım’ın planına boyun eğer."
Berna, kaşlarını hafifçe kaldırıp bardağını masaya bıraktı. Kadının bu iğneli dilinden rahatsız olduğu her halinden belliydi. "Ne planından bahsediyorsun sen Berfin Hanım? Türkçe konuş da anlayalım."
Berfin oturduğu yerde biraz daha öne eğildi, gözlerini Berna’nın gözlerine dikti. "Ne planı olacak canım? Süreyya Hanım’ın seni buraya hangi maksatla getirdiğini sağır sultan bile duydu. Narin’in ocağımıza düşürdüğü o lekeyi temizlemek için seni buraya kuma olarak getirdiler ya... Hazırlan işte, Sancakların gelini oluyorsun. Hadi iyisin, köşeyi döndün."
Berna duydukları karşısında donakaldı. Birkaç saniye kadının yüzüne baktı, ardından kafasını geriye atıp sesli ve küçümseyen bir kahkaha attı.
"Kuma mı?" dedi Berna, yüzündeki o sahte kibarlık tamamen silinmiş, yerine tam anlamıyla bir şehirli üstten bakışı gelmişti. "Sen beni ne sandın Berfin Hanım? Kendiniz gibi aşiret kafasıyla yaşayan, her önünüze konana boyun eğen köylülerden mi? Hangi devirde yaşıyoruz? Kuma falan... Kendinizi ne sanıyorsunuz siz, Allah aşkına?"
Berfin, Berna’nın bu küçümseyici tavrıyla adeta delirdi. Zaten içerideki ezilmişliği, konağın kuralları altında ezilişi ve bu kadının elini kolunu sallayarak ortalıkta gezinmesi birleşince sabrı taştı. Hızla ayağa kalktı, üzerindeki hıncı çıkarmak ister gibi Berna’nın tam karşısına dikildi.
"Sen kime köylü diyorsun be!" diye tısladı Berfin, sesi salonun yüksek tavanlarında yankılandı. "Gözünün önündeki dağları, bu konağın kurallarını görmüyor musun? Şuraya gelip iki gün sefa süreceksin diye bizi küçümseyemezsin!"
Berna da hiç altta kalmayacak şekilde ayağa kalktı. İkisi arasındaki bu gerilim, konağın diğer köşesinden gelen ayak sesleriyle bir anda bölündü. Merdivenlerden inen Süreyya Hanım’ın baston sesini duyduklarında, her iki kadın da birbirine öfkeyle son bir bakış atıp geriye çekildi. Sancak Konağı’nda fırtına sadece dışarıda değil, içerideki kadınlar arasında da tüm şiddetiyle patlak veriyordu.
Merdivenlerden yankılanan o tok baston sesleri, salondaki havayı anında bıçak gibi kesti. Süreyya Hanım, kendinden emin ve otoriter adımlarla salona giriş yaptığında, Berfin ve Berna’nın yüzündeki o gergin nefretle karışık öfkeyi tek bakışta yakaladı.
Süreyya Hanım durdu, başını hafifçe kaldırıp Berna’ya baktı. "Ne bu gürültü? Sancak Konağı’nın salonunda bu sesler ne?" diye sordu, sesindeki zehirli sükûnetle.
Berfin hemen araya girip zehrini akıtmak istedi ama Süreyya Hanım elini kaldırıp onu susturdu. Gözlerini doğrudan Berna’ya dikti. "Sen," dedi Süreyya Hanım, bastonunu yere hafifçe vurarak. "Kızın söylediklerini duydun galiba. Aklın yattı mı? Bu konağın nizamı budur; burada kuralları ben koyarım. Hazırlıklar başlar, sen de bu ocağın yeni hanımı olarak yerini alırsın."
Berna, Berfin’in söylediklerini hafife almıştı belki ama karşısında bu konağın mutlak gücü olan Süreyya Hanım’ı bulduğunda bile zerre geri adım atmadı. Yüzündeki o modern, şehirli ve küçümseyici ifade daha da keskinleşti. Dudaklarında alaylı ama bir o kadar sert bir kıvrım oluştu.
"Siz gerçekten kafayı sıyırmışsınız," dedi Berna, Süreyya Hanım’ın yaşına veya otoritesine gram kulak asmadan. Sesini salonun ortasında net bir şekilde yükseltti. "Hangi devirde, hangi orta çağ zihniyetindesiniz aklım almıyor! Beni buraya iş için, projeleriniz için getirdiniz sandım ama siz kendinize evlilik ajansı kurmuşsunuz."
Süreyya Hanım’ın kırışık yüzü, duyduğu bu cüretkar sözlerle bir anda kaskatı kesildi. Gözlerinden adeta kıvılcımlar saçıldı. "Senin o dilin..." diye başlayacakken, Berna ellerini havaya kaldırıp kadının sözünü kesti.
"Lütfen, dinleyin beni!" dedi Berna, gözlerini Süreyya Hanım’ın gözlerine dikerek. "Ben kendi ayakları üzerinde duran bir kadınım. Başka bir kadının üstüne kumaymış, yuva kurmakmış... Bunlar sizin o dağ başındaki küçük dünyanıza ait ilkeller olabilir ama bana göre değil! Ben buraya kimsenin tahtını çalmaya, hele hele kuma olmaya gelmedim. Kendinizi ne sanıyorsunuz siz? Beni buraya getiriş amacınız buysa, yarın ilk uçakla şehre geri dönerim!"
Berfin, Berna’nın Süreyya Hanım’a karşı bu kadar rahat ve pervasızca kafa tuttuğunu görünce kulaklarına inanamadı; içten içe bu kadının Sancakların başını bu kadar rahat yakmasına şaşırsa da keyiften dört köşe oluyordu.
Süreyya Hanım ise öfkeden titriyordu. Hayatında ilk defa biri, bu konağın ortasında, bizzat onun yüzüne karşı bu kadar büyük bir hakarette bulunuyordu. Bastonunu mermer zemine öyle bir vurdu ki ses bütün salonda yankılandı.
"Senin o büyük şehirlerde öğrendiğin o kibir, bu taş duvarlara çarpınca yerle bir olur!" diye kükredi Süreyya Hanım, sesindeki otoriteyle. "Bu konakta kimin ne olacağına sen değil, Sancaklar karar verir! Adam gibi oturmasını da bilirsin, bu kapıdan içeri girmesini de!"
Berna arkasını dönüp portmantodan çantasını alırken omuz silkti. "Zorla girmeyiz merak etmeyin Süreyya Hanım. O kibirli oğlunuzla da, sizin bu kabus gibi konağınızla da baş başa kalabilirsiniz!"
Tam o sırada, salonun giriş kapısı sertçe açıldı. İçeri giren Karan, havadaki bu zehirli ve gergin elektriği anında sezdi. Gözleri önce öfkeden titreyen annesine, ardından çantasını almış gitmeye hazırlanan Berna’ya ve en son keyifle izleyen Berfin’e kaydı.
"Burada ne dönüyor?" dedi Karan, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibi tehlikeli ve keskin çıkmıştı.