Süreyya Hanım’ın o zehirli bakışları Narin’in üzerinde geziniyordu. Karan, annesinin Narin’in karnına olan o imalı bakışını gördüğü an, az önce duyduğu öfkenin yerini bambaşka bir korumacı ama bir o kadar da acımasız bir duyguya bıraktı. Odanın içindeki sessizlik artık dayanılmaz bir hal almıştı.
Karan, annesine doğru döndü; sesi, az önceki öfkesinden daha soğuk ve daha netti. "Anne, Narin’in ne olduğunu veya ne olacağını ben belirlerim. Sen sadece konağın düzenine bak," dedi. Bu, Narin’i savunmak değil, "kendi düşmanını" başkasına yedirmemek gibiydi.
Karan odadan çıkıp kapıyı üzerine kilitlediğinde, Narin olduğu yere çöktü. Gözyaşlarını akıtmasına bile izin vermiyordu artık; sadece karnındaki bebeğe dokunup, "Bizi kimseye ezdirmeyeceğim," diye fısıldadı.
Ertesi sabah konak, hiç beklenmedik bir misafirle sarsıldı. Avluda, Sancakların siyah ciplerinin yanında, daha önce hiç görülmemiş, zarif ama bir o kadar da tehlikeli duran başka bir araç durdu. Süreyya Hanım’ın "kurtarıcı" olarak gördüğü ve aylar öncesinden planlanan, ancak olaylar yüzünden ertelenen o "misafir" gelmişti.
Melek, Narin’in odasına girip kapıyı yavaşça araladığında, yüzünde hem bir korku hem de tuhaf bir acıma ifadesi vardı.
"Narin Hanım," dedi Melek sesi titreyerek. "Aşağıda... Karan Bey birini getirdi. Daha doğrusu Süreyya Hanım’ın eski bir tanıdığı dediler ama... Karan Bey bizzat karşıladı."
Narin ayağa kalktı, üzerini düzeltti. Aynadaki aksine baktığında, o eski, çekingen kızdan eser kalmadığını gördü. "Kimmiş bu misafir?" diye sordu, sesi bu kez korkusuz ve dikti.
"Berna," dedi Melek, ismi söylerken bile çekinerek. "Karan Bey’in yıllar önceki... çocukluk arkadaşı, Süreyya Hanım’ın gelin adayı olarak gördüğü o kadın."
Narin’in gözleri kocaman açıldı. Bu sadece bir misafir değil, konağa doğrudan Narin’in yerine konulmaya çalışılan bir rakip, Süreyya Hanım’ın elindeki en büyük kozdu.
Narin odadan çıktı, merdivenlerin başına geldiğinde gördüğü manzara kalbini durduracak gibiydi. Karan, avlunun ortasında durmuş, yanındaki genç ve alımlı kadına bir şeyler anlatıyordu. Berna, Karan’a o kadar yakın duruyordu ki, aralarındaki o geçmişe dayalı samimiyet avludaki herkesin gözüne sokuluyordu.
Narin merdivenlerin başında donup kalmıştı. Karan, Berna'ya doğru hafifçe eğilmiş, onun söylediklerini dikkatle dinliyordu. Narin’i merdivenlerde görmesine rağmen, bir an bile gözlerini ona çevirmedi, varlığını tamamen yok saydı.
Karan, yanından geçen Melek'i durdurup, sesi buz gibi bir tonla emrini verdi: "Melek! Berna Hanım’ın odasını hazırlayın, valizlerini yerleştirin ve konağın düzenine dair gereken her şeyi ona sunun. En ufak bir eksik istemiyorum, her şey dört dörtlük olsun."
Melek başını eğip onaylarken, Karan hala Narin’e tek bir kelime etmemişti. Sanki yukarıda kimse yokmuş gibi davranıyordu.
Berna, o ince ve zarif adımlarıyla avluda birkaç tur attıktan sonra başını kaldırıp merdivenlere, yani Narin’in olduğu yöne baktı. Dudaklarında o ince, sinir bozucu gülümseme vardı. Karan, Berna'nın baktığı yöne doğru bir anlık bir bakış fırlattı; gözlerinde hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne merhamet, ne de bir anlık olsun o eski sıcaklık... Sadece Narin’in oradaki varlığını bir eşyaymış gibi gören, ruhsuz bir boşluk vardı.
Ardından Karan, Berna’nın koluna girerek onu konağın içine, büyük salona doğru yönlendirdi. "Hadi," dedi Karan, sesi Narin’in duyabileceği kadar yüksek ama ona ulaşmayacak kadar uzaktı. "Sana çalışma odasını göstereyim."
Narin merdivenlerde öylece kalmıştı. Karan’ın ona bir şey söylememesi, onunla kavga etmemesi ya da onu azarlamaması; aslında ona atabileceği en büyük tokat olmuştu. Onu yok saymıştı. Bir eşyadan, bir yabancıdan farksız görmüştü.
Narin’in elleri istemsizce karnına gitti. Gözlerinden akan yaşları hızla sildi, dudaklarını birbirine bastırdı. "Beni böyle görmeyeceksin Karan," diye fısıldadı kendi kendine, sesindeki titremeyi bastırarak. "Beni böyle yıkılmış, köşeye sinmiş görmeyeceksin."
Süreyya Hanım, kenarda durmuş, bu manzarayı büyük bir keyifle izliyordu. Berna’nın gelişiyle birlikte konağın dengesinin nasıl sarsılacağını ve Narin’in bu ağır sessizlikle nasıl boğulacağını bildiği için zafer dolu bir ifadeyle arkasını dönüp yürüdü.
Narin merdivenlerden yavaşça, sanki her adımında bir zafer kazanıyormuş gibi dik bir duruşla aşağı indi. Salona girmedi, doğrudan mutfak tarafına, Melek'in yanına geçti. Berna’nın ve Karan’ın olduğu o odadan gelecek en ufak sesi duymak için kulaklarını dikti. Şimdi, evindeki bu yabancıyı gözlemleme ve Karan’ın içindeki o buz dağıyla nasıl baş edeceğini çözme vaktiydi.
----
Narin mutfakta, Melek'in yanına oturmuş elindeki meyveyi dalgın dalgın soyarken, kapı sertçe açıldı. Berfin, üzerinde o ağır, ruhsuz ev kıyafetleriyle içeri girdi. Gözlerinin altı çökmüş, solgun yüzünde tek bir canlılık kırıntısı kalmamıştı. Mutfağın ortasında durup Narin’e bir süre baktı, ardından acı bir gülüşle omuz silkti.
"Hani sen Sancakların geliniydin Narin?" dedi Berfin, sesi mutfağın soğuk taşlarında yankılanırken. "Bak, konağa adım atar atmaz senin tahtın sallanmaya başladı bile. Berna gelmiş... Hem de ne geliş! Karan abimin gözleri şu an sadece onda."
Narin, meyveyi soyduğu bıçağı yavaşça masaya bıraktı. Ellerindeki o titreme tamamen durmuştu. Başını yavaşça kaldırıp Berfin’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir acı ne de bir utanç vardı; sadece buz gibi, sarsılmaz bir kararlılık vardı.
"Tahtım sallanmıyor Berfin," dedi Narin, sesi o kadar soğuk ve netti ki Berfin bir an afalladı. "O kadın benim evime, benim çatımın altına geldi. Bu konağın kurallarını da, kimin nerede duracağını da ben belirlerim. Sen kendine bak, benimle uğraşma."
Berfin, Narin’in bu cevabına şaşkınlıkla baktı. Beklediği o ağlayan, sızlanan Narin gitmiş; yerine her kelimesini bir kılıç gibi kullanan bambaşka bir kadın gelmişti.
"Sen... sen gerçekten delirdin," dedi Berfin kekeleyerek. "Karan seni görmüyor bile, farkında mısın?"
Narin ayağa kalktı. Karnını hafifçe öne çıkarıp, tüm zarafetiyle Berfin’in yanına kadar yürüdü. "Görmüyor olabilir. Ama hissettireceğim. Berna mı? O sadece gelip geçici bir rüzgar. Ama ben, bu konağın geliniyim."
Tam o sırada, mutfağın kapısında Berna göründü. Üzerinde şık ve pahalı bir ev elbisesi, elinde bir bardak suyla mutfağa giriyordu. Narin ve Berfin’in arasındaki o gerilimi hemen sezdi. Narin’in ona attığı o delici bakışları gördüğünde, Berna geri adım atmak yerine, Narin’in tam yanına gelip alaycı bir tavırla durdu.
"Narin Hanım," dedi Berna, sesi yapay bir nezaketle doluydu. "Karan, çalışma odasında çok yoruldu. Bize bir kahve yapmanızı rica etti? Gerçi hamilesiniz, yorulmayın diye düşündüm ama..."
Berna’nın "hamilesiniz" vurgusu, odaya yeni bir gerginlik dalgası yaydı. Narin, Berna’nın elindeki bardağa, ardından kadının o ukala yüzüne baktı. Hafifçe gülümsedi. Bu öyle bir gülümsemeydi ki, Berna’nın yüzündeki o sahte özgüveni bir anlığına yerle bir etti.
"Karan ne isteyeceğini çok iyi bilir Berna Hanım," dedi Narin, Berna’nın bir adım içine girerek. "Ve inanın bana, benden bir şey isteyeceği zaman araya başkalarını koymaz. Kahvenizi de kendiniz yapabilirsiniz, mutfağın yerini öğrenmeniz sizin içinde iyi olur."
Narin arkasını dönüp mutfaktan çıkarken, Berfin ve Berna mutfağın ortasında birbirine bakakaldı. Narin, yukarıya, yani Karan’ın olduğu odaya değil; doğrudan giyinme odasına yöneldi. Artık giyinme vaktiydi. O, Karan’ın zayıf düşürdüğü o "eş" rolünden çıkıp, Sancak Konağı’nda daha güçlü bir kadın gibi davranacaktı.