Sancak Konağı’nın üzerine çöken o ağır düğün sessizliği, gecenin ilerleyen saatlerinde kapıya dayanan o haberle dehşet verici bir çığlığa dönüştü. Kapıdaki korumaların soluk soluğa içeri taşıdığı o haber, taş duvarların arasında yankılanan bir idam fermanı gibiydi.
Aylar önce evden kaçıp ortadan kaybolan Avşin’in kiminle kaçtığı, nihayet gün yüzüne çıkmıştı.
Azad Karahan... Sancakların ölümcül düşmanı, kanlı geçmişin silinmeyen lekesi... Narin’in ablası Avşin’i kaçıran o adamdı.
Bu isim konağın içinde duyulduğu an, salondaki hava bir anda buz kesti. Cevdet Ağa’nın yüzü kireç gibi beyazlarken, Şahin Bey öfkeden ne yapacağını bilemeyerek yumruğunu duvara geçirdi. Çünkü bu sadece bir kaçış değilmiş gibi, geçmişin o karanlık defterini yeniden açan bir intikam hamlesiydi. Yıllar önce Azad Karahan’ın abisi, Karan’ın ablasını katletmiş, ardından trajik bir şekilde intihar etmişti. İki aile o gün bugündür kan davasının eşiğinde, diken üstünde yaşıyordu. Şimdi düşmanın eli, Sancakların en zayıf yerinden, Narin’in ocağından kan akıtıyordu.
Yukarıdaki odada ise henüz bu fırtınadan habersiz olan Karan ve Narin, aralarındaki o mesafeli ama yavaş yavaş yumuşayan buzları eritme çabasındaydılar. Karan, Narin’in yatağının ucunda sessizce otururken, ikisinin arasında ilk defa bu kadar gerçek ve hissedilir bir bağ kurulmuştu. Narin, kocasının gözlerindeki o sert duvarın hafifçe aralandığını hissedebiliyordu.
Ama kapı patlarcasına açıldığında, o anki tüm sıcaklık bir bıçak gibi kesildi.
Cevdet Ağa’nın hışımla odaya girmesiyle birlikte, arkasında duran Süreyya Hanım’ın yüzündeki o taşlaşmış ifade odaya kabus gibi çöktü.
"Karan!" dedi Cevdet Ağa, sesi öfkeden titreyerek. "Kalk ayağa! O düşman soysuz, aylardır aradığımız o itmiş... Avşin’i kaçıran Azad Karahan’ın kendisi! Sancakların kapısına sürülen bu lekeyi temizleme vakti geldi!"
Narin, duyduğu isimle kanının çekildiğini hissedip yatakta doğruldu. "Azad mı..." diye fısıldadı, sesindeki şok ve korku her halinden belliydi.
Karan yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o yumuşayan hatlar, yerini aniden pencerelerden vuran fırtına gibi karanlık ve acımasız bir ifadeye bıraktı. Gözleri, Narin’in yüzündeki şok ifadesine takıldı. Zihninde, yıllar önce ablasının o soğuk bedeni ve Azad’ın soyunun onlara yaşattığı o büyük acı canlandı.
Karan, adeta yabancı birine bakar gibi baktı Narin’e. İçindeki o yeni yeni büyüyen güven, bir anda yerini derin bir öfkeye ve nefrete bıraktı.
"Demek aylardır sakladığınız oyun buydu," dedi Karan, sesi odadaki herkesin kanını donduracak kadar kısıktı ama bir o kadar zehirliydi. "Senin kanın... o soysuzlarınkiyle aynı damarda akıyor demek. Siz bizi bitirmeden durmayacaksınız değil mi?"
Narin gözlerini kocaman açarak kocasının yüzüne baktı. Hemen kendisi ve bebeğinin geleceği için basit bir yalanı öne sürdü, mecburdu. "Karan... Yemin ederim haberim yoktu! Aylar önce evden kaçtığında kim olduğunu bile bilmiyorduk, beni bununla suçlayamazsın!"
"Kes sesini!" diye kükredi Karan, odanın tahta zeminini sarsacak bir öfkeyle.
Süreyya Hanım araya girip durumu yumuşatmak yerine, buz gibi bir sesle konuştu: "Gördün mü Karan? O yatağa aldığın düşman tohumu, bugün ocağımıza ateş düşürdü. Şimdi o kılıç çekildi; ya o soysuzların lekesini temizlersin ya da bu konak başımıza yıkılır."
Karan, Narin’e son bir kez, içinde bir gram merhamet barındırmayan o buz gibi bakışları fırlattı. Ceketini omuzlarına geçirdiği gibi arkasını döndü.
"Gidiyorum," dedi Karan, kapıya yönelirken. "O soysuzun kellesini almadan da, bu konağın eşiğinden içeri adım atmayacağım."
"Karan!" diye bağırdı Narin, yatakta doğrulup arkasından gitmek istedi ama sancısı ve yaşadığı şok onu yeniden yatağa mıhladı.
Karan kapıyı arkasından öyle bir çarptı ki, konağın taş duvarları inceden sarsıldı. Narin, arkasından akan gözyaşlarıyla yapayalnız kalırken; Karan, Sancak Konağı’nı terk edip o kanlı hududa doğru, içindeki o büyük öfkeyle ve atı üzerinde karanlığa karışarak uzaklaştı. Artık ne o eski yakınlık kalmıştı ne de ikisinin arasında kurulmaya çalışılan o ince köprü... Sancak Konağı, eskisinden çok daha karanlık bir savaşa uyanıyordu.
Karan’ın arkasından çarparak kapattığı kapının sesi, Narin’in kulaklarında bir çınlama gibi yankılandı. Oda, az önce aralarında kurulan o kırılgan sıcaklığı ve güveni emmiş gibi birdenbire buz kesti. Narin, yatağın üzerinde ellerini karnına siper ederek öylece kaldı; gözyaşları boğazına dizilmiş, ne nefes alabiliyor ne de yaşadığı bu kabusun gerçek olduğuna inat edebiliyordu.
Cevdet Ağa ile Süreyya Hanım’ın odadan çıkışındaki ağır adımları taş koridorlarda kaybolurken, Sancak Konağı’nın üzerine karabasan gibi çöken o sessizlik artık her köşeyi sarmıştı.
Aşağıda ise fırtına çoktan kopmuştu. Şahin Bey, konağın avlusunda silahları hazırlatırken, dilden dile yayılan "Azad Karahan ve Avşin" haberi konaktaki tüm dengeleri altüst etmişti. Herkes biliyordu ki bu, sadece bir kaçış değil; yıllardır kabuk bağlamayan o kanlı yaraya sıkılan kurşundu. Karan, arabasını geceye doğru sürerken, bu haber yüzüne bir bıçak gibi çarpıyor, zihninde ise yıllar önceki o acı dolu anılarla Narin’e duyduğu öfke birbirine karşı günler sürecek bir intikam yolculuğunu ateşliyordu.
Aradan geçen günlerde konak, Narin için adeta bir zindana döndü. Karan eve bir daha adım atmamıştı; sınır bölgesindeki holding şantiyesinde veya rahmetli dedesinin o bölgedeki diğer malikanesinde kalıyor, Azad’ın izini bulmak için adamlarıyla birlikte telefon üstüne telefon açıp tüm bağlantılarını devreye sokuyordu. Süreyya Hanım ve diğerleri Narin’e karşı kaprislerini ve suçlamalarını artırmış, onu adeta konağın içinde bir yabancı, hatta bir düşman casusu gibi dışlamışlardı.
Narin ise odasına kapatıldığı o günlerde, ne yalnızlığına ağlayabiliyor ne de karnındaki bebeğin sağlığından başka bir şey düşünebiliyordu. Karan’ın ona o gece baktığı o yabancı, nefret dolu gözler hafızasından silinmiyordu. “Demek aylardır sakladığınız oyun buymuş” sözü, kalbine saplanan bir hançer gibi her saniye yeniden kanıyordu.
Ancak Narin, Aslanbeylerin kızıydı; ezilmeye, köşeye sıkıştırılıp yok olmaya boyun eğecek kadınlardan değildi. Karan’ın öfkesiyle çekip gitmesi onu yıkmıştı belki ama aynı zamanda hayatta kalmak için içindeki o dik duruşu yeniden harlamıştı.
Bir sabah, konağın avlusuna giren siyah lüks ciplerin lastik sesleriyle Narin yavaşça ayağa kalktı. Pencereye doğru adımlarken kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Kapıda duran muhafızların telaşı ve aşağıdan gelen gürültüler, beklenen o büyük fırtınanın konağın eşiğine yeniden dayandığının habercisiydi. Karan dönmüştü. Ama getirdiği haber ya da konağa attığı bu sert adım, her şeyi daha da çıkmaza sokacaktı.
Karan’ın konağa dönüşü, avluya giren ciplerin kapılarının aynı anda sertçe kapanma sesiyle bütün binada yankılandı. Üzerinde günlerdir değiştrmediği takım elbisesi, gözlerinde uykusuzluğun ve öfkenin yarattığı o karanlık gölgelerle merdivenleri üçer beşer çıkıyordu. Arkasından gelen Şahin Bey ve aşağıda toplanan ihtiyar heyeti bile onun bu halindeki tehlikeyi sezip yaklaşmaya cesaret edememişti.
Yukarı kattaki odanın kapısına geldiğinde, koluyla kapıyı öyle bir ittirdi ki kilit mekanizması sert bir sesle sarsıldı.
Narin, pencerenin kenarında dikilmiş, ellerini karnına koruyucu bir refleksle siper etmiş halde ona bakıyordu. Gözlerinde ne bir korku ne de kaçacak bir yer arayan bir ifade vardı; sadece bu haksızlığa karşı bilenmiş o keskin inat duruyordu.
Karan, içeri adını atar atmaz kapıyı arkasından çarptı. Üzerine doğru birkaç adım attığında, nefesi öfkeden sert ve kesik kesik çıkıyordu.
"Beklediğin gibi gitmedi değil mi?" dedi Karan, sesi odanın içinde bir bıçak gibi keskin yankılandı. "O soysuzla kurduğunuz plan, o konaktan kaçıp ellerimi bağlayacağınızı sandığınız o oyun... Buraya kadarmış Narin."
Narin başını dik tuttu, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak kocasının gözlerinin içine baktı. "Ne saçmalıyorsun Karan ağa? Benim kimseyle bir planım yok, neyin intikamını alıyorsun benden? Benim ne günahım var?"
Karan, alayla karışık acı bir gülüşle yüzünü başka tarafa çevirdi, ardından hızla tekrar Narin’e döndü. Ceketinin cebinden çıkardığı bir zarfı ya da telefonundaki görüntüyü değil, çok daha ağır bir gerçeği fırlatır gibi konuştu.
"Azad’ı bulamadım zannediyorsun. Sınırda izini sürerken ele geçirdiğimiz adamlar konuşmaya başladı. O soysuzun arkasındaki en büyük destekçi, sizin taraftan bizzat sizin kökünüze kadar uzanan isimler... Ve o kaçış gecesi, sadece bir rastlantı değilmiş." Karan biraz daha yaklaşarak Narin’in gözlerinin içine baktı. "Senin ailen, o oransız gücü arkasına alıp Sancakları bitirmek için bu evliliği bir maske olarak kullandı. Sen de o oyunun tam merkezindeydin."
Narin duyduklarıyla ellerinin buz kestiğini hissedip geriye doğru bir adım attı. "Yalan... Yemin ederim yalan! Benim ailemin bir günahı yok, ailemin bu olanlarla zerre bir ilgisi yok"
"İnanayım mi?" dedi Karan, sesindeki o buz gibi mesafe Narin’in kalbine saplanmıştı. "O yatağa ilk geldiğin günden beri gözlerindeki o meydan okumayı gördüm. Ama bitti Narin. O soysuzun kellesini bu konağın eşiğine sereceğim gün, senin de bu odadaki mahkumiyetin şekil değiştirecek."
Karan arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde, Narin olduğu yerde kalıp soluğunun kesildiğini hissetti. Ama bu defa sadece Karan’ın öfkesiyle baş etmeyecekti; kapıda duran Süreyya Hanım, aralık duran kapıdan içeri süzülen o zehirli gülümsemesiyle durumu ele alıyordu.
"Gördün mü oğlum?" dedi Süreyya Hanım, içeri girerken bastonunu taş zemine sertçe vurarak. "Ocağımıza düşen ateş sönmez. Şimdi bu düşman tohumu bu odada nefes alırken, bizim huzur bulmamız haramdır. Eğer o soysuzlar bu konağa meydan okuyorsa, biz de karşılığını en ağır şekilde vereceğiz."
Süreyya Hanım, gözlerini Narin’in karnına diktiğinde, odadaki tüm hava tamamen çekildi. Narin geriye doğru kaçmak istedi ama sırtı duvara çarptı. Karan kapının eşiğinde durdu, arkasına bakmadı bile; ama attığı o sessiz onay, içeride kopacak olan asıl büyük kıyametin habercisiydi.