İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 14 · 9 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 14

13: Bebek

13: Bebek

Konağın odasındaki sessizlik, dışarıdaki fırtınadan daha şiddetliydi. Narin, ağırlaşan göz kapaklarını araladığında ilk hissettiği şey, burnuna dolan hafif gül suyu kokusu ve avucunun içindeki sert, sıcak bir baskıydı. Karan’ın eli, Narin’in elini tutuyordu. Narin, bir anlık şaşkınlıkla elini çekmeye çalıştı ama Karan’ın parmakları sarsılmaz bir kale gibi onu tuttu.

Karan’ın gözleri, Narin’in gözlerine değdiğinde, içindeki o yıkıcı öfkenin yerini, tanımlayamadığı bir koruma içgüdüsü almıştı. Ama bu, Narin’in bildiği "Karan" değildi. Bu, kendi içinde savaş veren, ne yapacağını bilemeyen bir yabancıydı.

"Bana bak," dedi Karan, sesi boğuktu. "Bunu neden söylemedin? Seni o hücreye kapatmaya zorlayacak kadar neden sessiz kaldın?"

Narin, yavaşça doğrulmaya çalıştı. Karnına düşen o tuhaf, yabancı sızıyla irkildi. Henüz ne olduğunun farkında değildi ama bedeni bir savaş alanından çıkmış gibi hırpalanmıştı. "Söyleseydim ne değişecekti Karan?" diye fısıldadı, sesi zayıf ve kırgındı. "Söyleyipte Ablamın hayatını hiçe mi sayaacaktım. Sen de gelip beni alkışa mı tutacaktın? Yoksa bu hayatı, zaten nefes almakta zorlandığım bu konağı daha mı dar edecektin?"

​Karan cevap vermedi. Narin, onun gözlerinde ilk defa gördüğü o kararsızlığı, o koruma içgüdüsüyle öfke arasında sıkışmışlığı fark etti.

​Kapı hızla açıldı. Süreyya Hanım ve Hacer içeri daldığında, Berfin’in öfkeyle parlayan gözleri arkalarından bir gölge gibi belirdi.

​"Doktor bir şeyler saçmaladı," dedi Süreyya Hanım, sesi zehirli bir soğuklukla doluydu. "Bu kızın hamileliği... Bu konağın üzerindeki kara bulutları daha da yoğunlaştırır. Avşin kaçtı, şerefimiz ayaklar altına alındı, şimdi de bu... Bu çocuk, o Karahanlıların oyununun bir parçası değilse, nedir?"

​Narin, o an duyduğu kelimelerle buz kesti. Hamile mi?

Süreyya Hanım’ın zehirli kelimeleri odanın içinde yankılanırken, Narin olduğu yerde donup kalmıştı. "Hamile mi?" diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, dışarıdaki fırtınanın uğultusunda kaybolacak kadar cılızdı. Avuç içlerini yavaşça karnına bastırdı. İçi titredi, sanki vücuduna ait olmayan bir yabancıyı orada, tam kalbinin altında taşıyormuş gibi hissetti.

​Karan, Narin’in yüzündeki ifadeyi izliyordu. Beklediği şey sevinç değil, bir kabulleniş veya belki bir parça yumuşamaydı. Ama Narin’in gözlerinde gördüğü şey, saf, katıksız bir dehşetti.

​"Ben..." dedi Narin, sesi bir anda ağlamaklı bir tona büründü. Gözlerinden akan ilk damla yaş, yanaklarından süzülüp çenesine düştü. "Ben hamile miyim?" Sesi titriyordu, kendi gerçeğine inanmak istemeyen bir kadının isyanıydı bu. "Bu... Bu olamaz. Burada, bu cehennemin ortasında, böyle bir şey olamaz."

Narin’in odadaki feryadı, taş duvarlarda yankılanıp konağın koridorlarına yayıldı. "İstemiyorum!" çığlığı, sadece Süreyya’nın değil, tüm Sancak ailesinin kulaklarına bir zehir gibi doldu. Narin yatakta hıçkırıklara boğulmuş, elleriyle karnını korumaya çalışırken aslında ona dokunmamak için direniyordu.

​Karan, Narin’in omzuna elini koymak için hamle yaptı ama duraksadı. Narin’in o ağlamaklı, isyan dolu sesi, Karan’ın zihnindeki bütün taşları yerinden oynatmıştı. O, Narin’den bir boyun eğiş bekliyordu, bir teslimiyet... Ama Narin, kendi varlığına bile bu kadar yabancılaşmışken nasıl teslim olabilirdi?

​"Sakin ol!" dedi Karan, sesi sertti ama içinde bir yerlerde titriyordu. Kapıdaki meraklı gözleri umursamadan, hızla odadan çıktı ve kapıyı sertçe üzerlerine kapattı.

​Konağın koridorunda Süreyya Hanım, elinde tespihiyle bekliyordu. "Ne diyor bu kız?" dedi Süreyya, gözlerinde tehlikeli bir ışıltıyla. "Kendi doğuracağı bebeği bile istemeyen bir kadın, bu konağa ne hayır getirir? Karan, bu bebeği düşünmen lazım. Bu kızın dengesi yerinde değil."

​Narin’in "İstemiyorum!" çığlığı odada yankılanıp sustuğunda, Narin dizlerini karnına çekmiş, kendi içine kapanmıştı. Karan, odanın içinde adımlarken onun bu hali karşısında bir an duraksadı. Narin’in o anki dünyası, yaşadığı hapis hayatının ve gördüğü baskıların ağırlığı altında ezilmişti. Karan için bu bebek bir bağ, hatta bir mirasın devamıydı; ama Narin için bu, özgürlüğünün elinden alınması, yaşadığı acıların mühürlenmesi demekti.

Karan, Narin’in yanına, yatağın ucuna oturdu. Narin, başını bile kaldırmadı.

​"Seni bu kadar yıkan ne?" dedi Karan, sesi şaşırtıcı bir yumuşaklıktaydı.

​Narin acı bir tebessümle başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. "Senin için bir ceza değil, çünkü sen bu konağın sahibisin Karan. Sen burada nefes alabiliyorsun. Ama ben? Ben burada sadece senin günahının bir bedeliyim. Bu bebek... bu bebek benim burada ebediyen kalmam için atılmış bir düğüm. Ben nasıl sevineyim? Kendi hapsimin mimarı olacak bir canı nasıl kucaklayayım?"

Karan, Narin’in bu isyanındaki haklılığı, kendi mantığıyla tarttı. O, bebeği bir "bağ" olarak görüyordu, Narin ise bunu bir "bedel" olarak algılıyordu. Karan, Narin’in elini tutmak için uzandı ama Narin elini geri çekti.

​"Senin için bir bağ olması, benim için burasının bir hapishane olduğu gerçeğini değiştirmiyor," dedi Narin, sesi titreyerek. "Bu evin, bu ailenin, senin üzerindeki bu baskının içine bir çocuk getirmek... O da benim gibi mi büyüyecek? O da mı bu taş duvarların arasında nefes almayı öğrenecek?"

Karan, Narin’in bu hırpalanmış ruhuna baktıkça bir şeyi anladı: Narin, bebeğe değil, kendi çaresizliğine ağlıyordu.

​"Bu çocuk senin dediğin gibi büyümeyecek," dedi Karan, sesi kararlı bir tona bürünerek. "Sana söz veriyorum Narin. Eğer bu konağın havası seni boğuyorsa, onun nefes alması için başka bir yer inşa ederiz. Ama şu an, senin bu öfkenin sebebi o bebek değil, senin omuzlarındaki bu yük."

Narin ona uzun süre baktı. Karan, onun bebeği bir ceza olarak görmesine asla izin vermeyecek kadar inatçıydı, ama Narin’in de bu ağır psikolojiden çıkması zaman alacaktı. Karan ayağa kalktı, odanın içinde bir süre duraksadı. Kapıya doğru yürüdü ama çıkmadı. Pencerenin önünde durup dışarıya, Mardin’in karanlığına baktı.

​"Kendi zihnindeki duvarları yıkmadan," dedi Karan, arkasına dönmeden, "bu konaktaki hiçbir duvarı aşamazsın. Sen bebeği bir engel olarak gördükçe, ona karşı da bir duvar öreceksin. Ama unutma bu duvar bana değil, en çok sana zarar verecek."

​Narin yatakta öylece kaldı, Karan’ın sözleri zihninde yankılandı. Karan, onun acısını görüyor ama bu acının bebeğe yönelmesini engellemeye çalışıyordu. Bu, ikisi arasında yeni, tehlikeli ve çok daha derin bir savaşın başlangıcıydı.

Narin odada bir başına, sanki bir suçlunun hücresindeymiş gibi oturuyordu. Karnındaki o varlık, ona sadece acı veriyordu. İçindeki kin, o kaçış gecesinden beri hiç eksilmemişti. Bebeğe dokunmuyor, ona dair tek bir söz söylemiyordu. O, bu hayatın değil, sadece kendi öfkesinin sahibiydi.

​Kapının önünde fısıltılar başladı. Sesler netti. Bu sesler doğrudan Narin’in canını yakmak için seçilmişti. Berfin ile Hacer’in sesi koridorda yankılandı.

​"Duydun mu ana?" dedi Berfin, sesi yapmacık bir neşeyle doluydu. "Kızın gözü kararmış, bebeği bile görmüyor gözü."

​Hacer kıkırdadı. "Ne bekliyorsun? Avşin kaçtı, bu da dellendi iyice. Sancak ailesinin soyu bu kadının eline mi kalacak? Erkek doğuramazsa, bu konak Narin’i taşır mı sanıyorsun?"

​"Süreyya yengem rahat durmaz valla," dedi Berfin, sesini biraz daha yükselterek. "Karan abim de anlar elbet. Erkek evlat gelmezse, kuma kapıya dayanır. Narin de gider, yediği o nane de yanına kâr kalır."

​Hacer’in sesi alaycı bir tonda devam etti: "Hele bir doğsun da, cinsiyeti belli olsun. Kuma, Narin’in odasına kurulduğunda görürüz o aslan kesilmelerini. Kendi evladı bile kurtarmayacak onu, yaptıklarının yanında az bile."

​Narin yatağın kenarında titremeye başladı. İçindeki öfke, bebeğe değil, o kapının ardındaki kadınlara yönelmişti.

​Kapı gürültüyle açıldı. Karan içeri girdiğinde, yüzünde her zamanki o buzdan ifade vardı ama gözlerinde bir gerginlik okunuyordu. Dışarıdaki fısıltıları duymuştu. Narin ona baktı, bakışları ne bir çağrı ne de bir yardım isteğiydi; sadece saf bir nefreti yansıtıyordu.

​"Duydun mu?" dedi Narin, sesi çatallıydı. "Kuma diyorlar. Oğlan doğurmazsam, beni bu evden söküp atacaklarmış."

​Karan ağır adımlarla ona yaklaştı. "Kimsenin gücü buna yetmez, merak etme" dedi, sesi sertti.

​Narin acı bir şekilde gülümsedi. "Yetmez mi? Sen aileni benden iyi tanırsın. Ben bu bebeği daha doğurmamışken, onlar çoktan yerime başkasını koydular bile."

​Karan, Narin’in omuzlarına dokunmak istedi ama Narin bir hamleyle geri çekildi. "Bana dokunma," dedi. "Senin soyunu devam ettirmek için bir kuluçka makinesi değilim ben. O dışarıdaki yılanların ağzına beni sen attın."

Karan bir an öylece kalakaldı.

​"Hâlâ o kapının ötesinde bir hayatın olduğunu mu sanıyorsun?" dedi Karan, gözlerini Narin’in gözlerine mıhlayarak. "O kapı artık sana sadece duvar. O çocuksa, bu konaktan tek bir yere bile adım atamayacağının, buraya ölene kadar çakılı kaldığının tapusu."

​Karan’ın sözleri odanın soğuk havasında asılı kaldı. "Tapu" sözü Narin’in zihninde bir çivi gibi çakıldı. Narin, yatağın üzerinde dikleşti, gözlerindeki o donuk ifade yerini saf bir öfkeye bıraktı. O çocuk, onun için bir bebek değil; özgürlüğünün üzerine vurulmuş en ağır mühürdü.

​Karan, Narin’in vereceği cevabı beklemeden arkasını dönüp kapıya yöneldi. Odadan çıktığı an, koridorda nöbet tutar gibi bekleyen Berfin ve Hacer’le burun buruna geldi. İki kadın, az önce kurdukları o acımasız cümleleri Karan’ın duyduğunu bile bile geri çekilmediler.

​Berfin, hafifçe başını eğip gülümsedi. "Abi," dedi, sesi yağ gibi akıyordu. "Narin yengem biraz gergin sanırım. Süreyya yengem, onun bu halini görünce... malum, soyumuzun bekası için endişeleniyor."

​Karan, duraksadı. Bakışları, ikisinin üzerinde bir bıçak gibi gezindi. "Narin’in ne yaptığı, ne hissettiği sizi ilgilendirmez," dedi sesi buz gibi. "Kimin, neyi doğuracağı da. Bir daha bu odanın önünde o pis sesinizi duymayayım. Eğer o kuma lafı bir daha geçerse, sadece sizin dilinizi değil, bu konağın tüm huzurunu keserim."

Hacer, Karan’ın öfkesinden korktuğu için geri adım atsa da Berfin geri durmadı. "Yalan mı abi? Süreyya yengem seni düşünüyor.."

​Karan kalplerini kırmamak hiçbir şey demeden, merdivenleri indi. Hoş bu iki acımasız kadına ne diyebilirdi ki? Biri amcasının karısı diğeri kuzeniydi.

Alt kata, avluya indiğinde, Süreyya Hanım’ın ağır, kendinden emin adımlarıyla kendisine doğru geldiğini gördü.

​Süreyya, avlunun ortasında durdu. "Oğul," dedi, sesi tüm konağın duyabileceği kadar keskindi. "O kadın bu konağın yükünü taşıyamıyor. Bakışlarında sadakat değil, kin var. Avşin’i kaçıran o, bebeği reddeden o. Sen neyi koruyorsun?"

Karan, avlunun ortasında, annesinin karşısında dimdik durdu. "Karnında bebeğimi taşıyan karımı, Ana. Benim olanı koruyorum."

​"Senin olan," dedi Süreyya bir adım daha yaklaşarak, " Asıl bu konak, bu topraklar senin, bunları koruyacaksın. Bunlara önem vereceksin. Eğer o kadın soyunu taşıyamayacak kadar zayıfsa, biz onu sağlamlaştırmayı biliriz. İstemiyorsa doğurmasın. Ondan daha hayırlı gelin getiririz."

Karan’ın yumrukları sıkıldı. Annesinin, Narin’in kırılganlığını bir silah gibi kullanması, içinde bastırdığı o ilkel öfkeyi tetikledi. Ama ne derse desin, Süreyya’nın zihninde kuma fikri bir kere filizlenmişti.

​Yukarıda, Narin ise kapının arkasında, duvarın dibine çökmüştü. Karan ile annesinin avludaki seslerini kelime kelime işitiyordu. Kuma... Berfin’in, Hacer’in, Süreyya’nın gözündeki o "kurtulma" ışığını hayal edebiliyordu. Kendi özgürlüğüne giden yolun, bebeğin varlığıyla nasıl uçuruma dönüştüğünü bir kez daha anladı.

​Elini yavaşça, karnına götürdü. "Beni de seni de yakacaklar," diye fısıldadı kendi kendine. "Senin günahın, bu konağa gelmiş olman. Benimki ise... senin gibi bir masumu , bu acımasız kaderin içinde doğuracak olmam."

Narin yavaşça aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altı çökmüştü. Avşin’i kurtarmıştı, evet. Ablası için bir özgürlük hikayesi yazmıştı ama kendi hayatı, birilerinin ağzından çıkan iki kelimeye, "kuma" dedikodusuna teslim edilmişti. İçindeki kin, o an bebeğe değil, bu evdeki o sinsi ellere döndü.

-----

Narin odada, pencerenin önünde tek başına oturuyordu. Kapının önündeki fısıltıları, Karan’ın o sert çıkışını, ardından gelen o derin sessizliği duydu.

​Berfin ve Hacer’in sözleri, bir rüzgar gibi odanın içine sızmıştı. Narin, bir kelime bile etmedi. Karan’ın içeri girmesini beklemedi bile; zaten gelseydi de onu görmek bile istemiyordu. O an ne Karan’ın merhametine ihtiyacı vardı, ne de diğerlerine karşı yaptığı savunmalara.

Bir süre sonra kapı yavaşça tıklandı. Zeliha abla, çekinerek içeri girdi. Elindeki tepsiyi, masanın üzerine sessizce bıraktı. Zeliha, Narin’in bu kadar solgun ve donuk halini görünce gözlerini kaçırdı; bir şey söylemek, hal hatır sormak istedi ama cesaret edemedi.

​"Narin Hanım," dedi Zeliha, sesi fısıltı gibiydi. "Karan Ağa göndertti. 'Bir şeyler yesin' dedi."

​Narin, Zeliha’nın sesini duymamış gibiydi. Başını pencereden ayırmadı, gözleri Mardin’in karanlık sokaklarında bir noktaya sabitlenmişti. Zeliha, Narin’in bu sessizliğinden ürktü; Tepsiye bir bakış atıp usulca odadan çıktı

​Narin, o masaya dönüp bakmadı bile. Zeliha’nın getirdiği yemek de, Karan’ın gönderdiği o emir de odadaki o boğucu boşluğun içinde kaybolup gitti. Aşağıda, avluda duran Karan, yukarıdan gelen en ufak bir hareketin bile yokluğunu hissediyordu. Narin artık sadece bir duvar gibi kendi içine çekilmişti. O duvarın ardında ne bir ses, ne bir nefes... Sadece, bir türlü soğumayan o büyük, dipsiz sessizlik vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.