12: Bela
Konağın avlusunda sabahın ilk ışıkları, taş duvarların üzerine soğuk bir bulut olarak çökmüştü. Narin, gün daha ağarmadan uyanmış, tüm konağın sessizliğinde kendi içindeki karmaşayla baş başa kalmıştı. Dün gece Karan’la yaşadıkları o sarsıcı yakınlık, zihninde hâlâ bir iz gibi duruyordu; ancak o anların etkisinde kalmak, Narin’in sonu olabilirdi. O, hayatta kalmak için hislerini bir kenara bırakmak zorundaydı.
Mutfağa indiğinde Süreyya Hanım ve Hacer, kahvaltı hazırlığıyla meşguldü. Narin içeri girdiğinde, ikilinin fısıldaşmaları bıçak gibi kesildi. Hacer, Narin’i görür görmez gözlerini devirip tabağı sertçe tezgaha bıraktı. "Yine geldi yüzsüz." diye mırıldandı, sesi Narin’in duyabileceği kadar yüksekti.
Narin, başını öne eğdi, "Günaydın," dedi ve hemen işe koyuldu. Sessizliği artık bir kalkan gibiydi. Hacer ve Süreyya’nın üzerine attığı zehirli oklar, Narin’in etrafında dolanıyor ama ona çarpmadan yere düşüyordu.
Konağın erkekleri sofraya oturduğunda, hava her zamanki gibi ağırdı. Karan, masanın başındaydı, gözleri yorgun ama bir o kadar da tetikteydi. Narin, elinde çay tepsisiyle yaklaşırken Karan’ın bakışlarını üzerinde hissetti. Narin, tepsideki fincanları yerleştirirken elinin ufacık bir titremesiyle çaydan bir damla masaya döküldü.
Cevdet Ağa’nın kaşları anında çatıldı. Karan, Narin’in bileğinden yakaladı. "Dikkatli ol," dedi, sesi o kadar soğuktu ki, masadaki herkes sustu. Narin, başını kaldırmadan, "Affederseniz," dedi, sesi pürüzsüz ve uysaldı. Karan’ın elini çekmesini bekledi, eli hâlâ onun avucundaydı ve Karan, Narin’in cildindeki o ürpertiyi hissediyordu.
O sırada Berfin, sofranın sonunda, elindeki tabağı kenara iterek sinsi bir bakışla Karan’a odaklanmıştı. Dün geceki o dedikodunun ağırlığı, dilinin ucunda bir zehir gibi bekliyordu. Berfin, bu bilgiyi daha fazla saklayamazdı; Narin’in artık tamamen bitirilmesini istiyordu.
Sofradan kalkıldığında Karan bahçeye doğru yöneldi. Berfin, sanki çok masum bir şey konuşacakmış gibi hızla onun peşinden gitti. Narin mutfaktan çıkarken, onları avlunun köşesinde dururken gördü.
Berfin, Karan’ın koluna hafifçe dokunup, "Karan Abi.. Sana bir şey söylemem lazım ama aile içinde huzursuzluk çıksın istemiyorum," dedi, sesi yapmacık bir endişeyle titriyordu.
Karan, arkasını dönmeden, "Ne diyeceksen de Berfin, lafı uzatma," diye kestirip attı.
"Avşin... Azad Karahan’la kaçmış Karan abi. Avşin ve Azad... O günden beri ikisi de ortada yok. Herkes biliyor, sadece bizden saklıyorlar. Narin’in yardım ettiğini herkes konuşuyor yemin ederim."
Berfin’in sesi, avlunun sessizliğinde bir bomba gibi patladı. Narin, mutfağın kapı aralığında donup kaldı. Kanının çekildiğini hissetti. Karan’ın o anki duruşu değişti, omuzları kasıldı, sanki bir anlığına nefes almayı bıraktı. Karan yavaşça arkasına döndü, yüzünde öyle bir ifade vardı ki, Berfin bile bir anlık korkuyla geriledi.
Karan, Narin’in mutfak kapısındaki gölgesini fark etti. Gözleri alev alev, doğrudan Narin’i buldu. Narin, o an ne kaçabiliyordu ne de gizlenebiliyordu.
Karan, ağır adımlarla Narin’e doğru yürümeye başladı. Her adımında, Narin’in o sahte "kedi" dünyası biraz daha sarsılıyordu. Narin, gözlerini Karan’ın gözlerinden kaçırmadı. O an, o "aslan" uyandı. Artık saklanacak bir şey kalmamıştı.
Karan, Narin’in tam önünde durduğunda, "Doğru mu?" diye sordu. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, bastıramadığı korkunç bir öfkedendi. "Berfin’in söyledikleri... Doğru mu Narin?"
Narin, omuzlarını dikleştirdi, başını yavaşça yukarı kaldırdı. O uysal, korkak kedi ifadesi, yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı.
"Evet," dedi Narin, sesi bir hançer kadar keskin ve netti. "Doğru."
"Evet."
Kelimelerin ağırlığı avluyu bir mezar sessizliğine gömdü. Karan, sanki kendi yüzüne bir tokat atılmış gibi sarsıldı. Gözlerindeki yeşil hareler, bir orman yangınına dönüşmüştü. Etraftaki hizmetliler, mutfaktaki fısıldaşmalar, konağın o ağır havası... Hepsi bir anda durdu.
Karan’ın eli, havada asılı kaldı. Bir an Narin’in boğazına yapışacakmış gibi gerildi, ama sonra o el yumruk olup yanına düştü. "Sen..." dedi Karan, sesi boğazından hırıltıyla çıktı. "Sen, Sancak ailesinin adını , şerefini bir Karahan soysuzuna mı sattın?"
Narin, omuzlarını daha da dikleştirdi. Artık kaçacak yeri, gizleyecek maskesi kalmamıştı. Korkak kedi çoktan ölmüştü. "Sattığım şey şeref değildi Karan," dedi, sesi titremiyordu bile. "Sattığım şey, ablamın hayatıydı. Kendi hayatımı, o hayatın bedeli olarak önüne attım."
Berfin, köşede zafer kazanmış bir edayla izliyordu. Süreyya ve Hacer ise konağın kapısına doğru adımladılar. Artık herkes oradaydı. Cevdet Ağa’nın bastonunun yere vurduğu o tok ses, avluda yankılandı.
"Karan!" diye gürledi Cevdet Ağa.
Karan, babasına dönmedi bile. Bakışlarını Narin’den ayırmıyordu. "Bana yalan söyledin," dedi Karan, fısıltısı bir çığlıktan daha korkutucuydu. "Her gece, yanımda yattığında... Bu sırrı o masum görünen gözlerinde taşıyıp, benimle oynamaya devam ettin."
Narin, bir adım ileri çıktı. Artık mesafeyi Karan belirlemiyordu. "Seninle oynamadım yemin ederim.," dedi. "Sadece bu cehennemde, senin öfkenden sağ çıkmaya çalıştım. Ama anladım ki, senin öfken cehennemin ta kendisiymiş."
Süreyya Hanım, elini göğsüne koyup sahte bir şaşkınlıkla, "Duydun mu Cevdet? Kendi ağzıyla itiraf etti! Sancak konağına bir haini gelin etmişiz!" diye bağırdı.
Karan, Narin’in kolundan tuttuğu gibi onu avlunun ortasına, herkesin önüne doğru çekti. Narin’in dengesi sarsıldı ama düşmedi. "Şimdi," dedi Karan, tüm konak halkına duyuracak bir sesle. "Şimdi o 'aslan' olduğunu sandığın yüreğinin bedelini ödeyeceksin küçük yılan."
Karan, arkasında duran adamlarına döndü. "Kilitleyin bunu odaya. Avşin ve o Karahan soysuzu bulunana kadar, kimse onunla konuşmayacak, yemek dahi verilmeyecek!"
Narin, adamların koluna girmesine izin vermedi. Karan’ın gözlerinin içine baktı; o an, Karan’ın gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir yumuşama vardı. Sadece derin, uçsuz bucaksız bir yıkım.
Narin sürüklenerek konağın en alt katındaki o karanlık, rutubetli odaya götürülürken, arkasına bile bakmadı. Kapı üzerine kilitlendiğinde, etraf zifiri karanlıktı.
Kapı üzerindeki o ağır, paslı kilit sesi, konağın geri kalanında yankılanan tek sesti. Narin, rutubetin ve eski tozun kokusuna bulanmış bu zifiri karanlık odada, betonun üzerine yavaşça çöktü. Dışarıdan gelen sesler, kapının önünde bekleyen korumaların hırıltılı nefesleri, Süreyya’nın hayali zafer dolu kahkahaları... Hepsi birer hayalet gibi duvarlarda yankılanıyordu.
Narin, elleri titremesin diye onları sıkıca kenetledi. Karan’ın ona attığı o bakış; nefreti, hayal kırıklığını ve derinlerde bir yerlerde hapsolmuş o gizli arzuyu hâlâ teninde hissediyordu. Karan, onu bu karanlığa gömmüştü ama asıl karanlığı, Narin’in kalbinde değil, Karan’ın kendi öfkesinde yarattığını bilmiyordu.
Yukarıda, avluda ise Karan adeta bir deli gibi yürüyordu. Elleri arkasında birleşmiş, gözleri avlunun orta yerindeki boşluğa kilitlenmişti.
"Karan oğlum," dedi Süreyya Hanım, yanına sokularak. "Bu kızın burada kalması bile hata. O Aslanbeylerin kanı zehirlidir, akıtılmadan bu ev temizlenmez."
Karan duraksadı. Başını yavaşça Süreyya’ya doğru çevirdi. O yeşil gözlerde, Narin’in görmediği bir başka fırtına vardı. "Ona kimse dokunmayacak," dedi Karan, sesi bir emir kadar sertti. "O, benim mahkumum. Günahının bedelini bana ödeyecek. Kimse, ama kimse o odaya girmeyecek."
Karan, hızlı adımlarla konağın dış kapısına yöneldi. Mardin’in serin rüzgarı, öfkesini biraz olsun dindirmek yerine daha da körüklüyordu. Arabasına bindiği gibi, toprak yollarda toz kaldırarak uzaklaştı. Aklında sadece Narin’in o anki dik bakışı ve "Sattığım şey, ablamın hayatıydı" deyişi vardı. Kendi kendine, "Neden?" diye soruyordu. Neden bir kadın, kendi sonu pahasına bir başkasına bu kadar sadık kalabilirdi?
O karanlık odada, saatler ilerledikçe Narin, kendi stratejisini kurmaya başlamıştı bile. Cebindeki küçük, keskin bir taş parçasını çıkardı. Bu, konağın duvarlarını kazıyabileceği kadar keskin bir metal parçasıydı; zayıf bir anında yere düşen bir şamdandan koparmıştı.
Narin, odanın tek küçük havalandırma boşluğuna baktı. Oraya ulaşamazdı ama kapının altındaki o dar aralık, dışarıdaki korumaların fısıltılarını duymasına yetiyordu. Korumalardan birinin sesi geldi: "Ağa'nın emri, kimse yemek su vermeyecek. Birkaç gün sonra kendi isteğiyle konuşacakmış."
Narin, hafifçe gülümsedi. "Konuşacakmışım..." diye fısıldadı karanlığa.
Karan, onu susturmak için karanlığa hapsettiğini sanıyordu ama bu karanlık, Narin için en büyük fırsattı. Burada, kimsenin onu izlemediği, o "kedi" maskesini takmasına gerek kalmadığı bu yerde, Mardin’in tüm oyununu bozacak planları kafasında tek tek dizmeye başladı. Yarın sabah Karan geri döndüğünde, karşısında o uysal Narin'i değil, tam aksine, her bir hücresiyle ona meydan okuyan bir kadın bulacaktı.
Odanın içindeki hava giderek ağırlaşıyordu. Açlık ve susuzluk, Narin’in bedenini yavaş yavaş teslim alıyordu. Narin, köşeye sinmiş, gözlerini kapıya dikmişti. İçindeki o aslanın pençeleri hala keskindi ama bedeni artık ona ihanet ediyordu. Başında şiddetli bir uğultu, midesinde garip bir bulanma hissetti. Sadece açlıktan değil, içinden yükselen o yabancı ağırlıktan kaynaklanıyordu bu.
Ertesi sabah, güneş konağın taşlarını ısıtmaya başladığında, kapının kilidi sertçe açıldı. İçeri giren Hacer’in gölgesi, Narin’in üzerine bir leke gibi düştü.
"Kalk ayağa. Oğlum, seninle görüşecek," dedi Süreyya hanım, nefretle. "Ama önce şu halini bir düzelt. Bir Sancak gelini gibi görün, daha da utancımızdan yerin dibine sokma bizi."
Narin ayağa kalkmaya çalıştı. Tam kapıdan çıkıp avluya doğru bir adım attığında, dizlerinin bağı çözüldü. Gözlerinin önü karardı. Dünya etrafında hızla dönmeye başladı. "Narin!" diye bir ses duydu, ama bu ses çok uzaktan, sanki bir kuyunun dibinden geliyordu.
Narin’in bedeni, taş zemine yavaşça yığıldı.
Avlunun ortasında bekleyen Karan, Narin’in cansız bir bez bebek gibi yere serildiğini görünce bir an için donup kaldı. Hızla ona doğru koştu. Narin’in başını kucağına aldığında, yüzünün bembeyaz olduğunu gördü.
"Doktoru çağırın! Hemen!" diye kükredi Karan. Sesi konağın dört bir yanında yankılandı. Herkes şaşkınlıkla avluya doluştu. Süreyya ve Berfin, şok içinde birbirlerine baktılar. Karan, Narin’in saçlarını alnından geriye doğru itti, parmakları Narin’in buz gibi teninde titriyordu. "Narin, aç gözlerini... Benimle oyun oynama!"
Dakikalar saat gibi geçti. Konağa gelen yaşlı doktor, Narin’i muayene ederken Karan odanın içinde bir kaplan gibi volta atıyordu. Berfin ve Hacer, kapı aralığından endişeyle izliyorlardı; çünkü bu bayılma, planlarını bozabilirdi.
Doktor sonunda odadan çıktı. Karan, onun yakasına yapışır gibi yaklaştı. " Neden bayıldı?"
Doktor, gözlüğünün üzerinden Karan’a baktı, yüzünde hem ciddiyet hem de bir tutam şaşkınlık vardı. "Ağa'm, hanım kızımız ağır bir halsizlik ve açlık çekmiş. Ama asıl mesele başka..."
Karan’ın nefesi kesildi. "Başka ne? Konuşsana be adam!"
Doktor derin bir nefes aldı. "Narin Hanım hamile, Karan Ağa. Ancak vücudu oldukça bitkin düşmüş. Eğer bu stres ve açlık devam ederse, bebeği kaybetme riskiniz çok yüksek. Narin Hanım’ın kesinlikle stresten uzak durması ve çok iyi beslenmesi gerekiyor."
Avlu bir anda ölüm sessizliğine büründü. Karan’ın yüzündeki o öfke, yerini şaşkınlık ve tarif edilemez bir karmaşaya bıraktı. Elleri havada asılı kaldı. Bir bebeği... Ona ait bebeğini mi taşıyordu?
Karan, yavaşça odaya döndü. Narin, yatakta yarı baygın bir halde yatıyordu. Karan’ın bakışları, Narin’in karnına indi. O an, o sert adamın yüzünde, ilk defa merhametle harmanlanmış bir dehşet belirdi.