11: Sessizliğin Dili
Mardin’in soğuk taş odasında, dün gecenin izleri henüz silinmemişti. Narin, yanağındaki o sızıyı saçlarıyla gizleyerek aynaya baktı. Kapıdaki sert tıklatma, Karan’ın eve döndüğünü değil, kendi dünyasının daha da daraldığını müjdeliyordu.
"Aşağı in, sofrada otur," dedi Karan. Sesi, dışarıdaki taş kadar soğuk, bir infaz kararı kadar kesindi.
Narin hiçbir şey demedi, sadece başını eğdi. Üstünü düzeltti, omuzlarını biraz daha çökertti. Karan’ın istediği o "korkak gelin" suretine büründü. Koridorda yürürken, her adımında Sancak Konağı’nın o boğucu havasını ciğerlerine çekti. Avşin’in Azad ile kaçtığı o günkü dehşeti, her saniye sırtında bir yük gibi taşıyordu. Eğer gerçek ortaya çıkarsa, sadece o değil, bütün Aslanbey ailesi silinirdi.
Sofraya ulaştığında Cevdet bey, Süreyya hanım, Şahin Bey, Hacer Hanım, gıcık Berfin(gıcık yazasım geldi hsakkd) ve diğer herkes çoktan yerlerini almıştı. Narin, en uçtaki sandalyeye, adeta görünmez olmak istercesine sessizce oturdu. Gözleri masanın üzerindeki zeytinlerde, elleri dizlerinde kenetliydi.
Cevdet bey, elindeki gazeteyi bir kenara bırakıp çayından bir yudum aldı. "Karan, bugün işler yoğun. O toprak meselesi başımıza iş açacak, dediğim gibi hallet," dedi.
Karan, yemeğinden başını kaldırmadan, "Hallederim baba, aklın kalmasın." diye cevapladı.
Masada derin bir sessizlik hakimdi. Narin’in varlığı sanki yokmuş gibi davranıyorlardı. Berfin, Karan’a bakarken gözlerinde o çocuksu ama zehirli aşkı taşıyordu. Süreyya ise Narin’e, bir avluda sıkıştırdığı zavallı bir hayvana bakar gibi bakıyordu.
"Karan," dedi Süreyya, sesi iğneleyiciydi. "Bugün yine aynı şeyi mi yaşayacağız oğlum? Karına mutfak işlerini hatırlatman gerekmiyor mu? Konağın düzeni, başıboş gelinin keyfine kalmasın."
Narin ağzını açıp tek bir kelime bile etmedi. Süreyya’nın bu aşağılaması, kalbinde bir yerleri kanatsa da yüzünde tek bir mimik değişmedi. O, Karan’ın yanında sadece bir "kedi"ydi. Sessiz, itaatkar, görünmez...
Karan, yemeğine devam ederken sadece başını salladı. "Mutfakta ki işlerini biliyor ana," dedi kısa bir cevapla.
Ailenin erkekleri bir bir sofradan kalkıp, arkalarına bile bakmadan tek tek konaktan ayrıldılar.
Karan çıkar çıkmaz, tüm konağı saran o baskı sanki biraz gevşedi ama Narin’in dünyasındaki fırtına tam da o an başladı.
Mutfağa geçtiğinde, Zeliha Hanım’ın yanına uğradı. Zeliha ona her zamanki gibi şefkatli bir bakış attı. Narin, o an o maskeyi indirdi; gözlerine bir parça samimiyet geldi.
"Zeliha abla, sen bugün çok yorulmuşsun ya. Gel şu ağır tepsileri ben dizeyim, sen dinlen," dedi içten bir sesle.
Ama mutfağın diğer ucunda Hacer hanım, Berfin ile fısıldaşırken Narin’e nefretle baktı. Narin bunu fark etti. Mutfağın kapısı kapandığı an, omuzları dikleşti. Artık hizmetli bir kızla konuşan "kurban" değil, evdeki tüm dengeleri değiştirecek olan "aslan"dı.
----
Mutfağın arka tarafında, kilerin loş ışığında Süreyya Hanım ve Hacer, kısık seslerle konuşuyorlardı. Hacer, elindeki gümüş tepsinin parlatılmasını beklerken gözlerini Narin’in mutfaktan çıktığı yöne dikmişti.
"Gördün mü Süreyya? O Aslanbey kızının gözünde hep bir hainlik var," dedi Hacer, sesi zehir gibi akıyordu.
Süreyya Hanım fincanını yavaşça masaya bıraktı. "Görüyorum Hacer, görüyorum. Karan onun üzerine titremese bile, o kızın bu konakta nefes alması bile hata. Avşin kaçtı, şerefimiz yerle bir oldu; bu kız ise hâlâ burada, sanki hiçbir şey olmamış gibi evimizin mutfağında dolanıyor."
"Berfin..." dedi Hacer, sesi biraz daha hırsla doluydu. "Kızım perişan oldu. Karan’ın yanında onun olması gerekirken, bu kız gelip her şeyi bozdu. Eğer Karan’ın gözünde bu kızı daha da düşürürsek, belki o zaman..."
Süreyya, Hacer’in sözünü kesti. "Karan’ın gözünde düşürmek yetmez. Onu bu evden, Karan’ın hayatından tamamen silip atmamız lazım. Sen Berfin’e söyle, Narin’in her adımını izlesin. En ufak bir açığını bulduğumuz an, Cevdet Ağa’ya gidip 'bu kızın bu evde durması Sancak şerefine hakarettir' diyeceğiz."
Narin, mutfak kapısının arkasında durmuş, her kelimeyi bir bir zihnine kazıyordu. Sessizliği artık bir savunma değil, bir silah gibiydi. Ellerini yumruk yaptı, tırnakları avuç içine battı ama yüzünde tek bir kırışıklık oluşmadı.
Berfin mutfağa girdiğinde, Narin’i tam kapının önünde buldu. Berfin’in bakışlarındaki o küçümseyici ifade, Narin’in yüzündeki donuk sessizlikle karşılaştı.
"Yine mi buradasın?" dedi Berfin, Narin’i omuzundan sertçe iterek. "Senin yerin mutfaktaki hizmetlilerin yanı, konağın hanımlarının yanı değil."
Narin, bir kedi gibi uysalca yana çekildi. Başını öne eğdi, "Haklısın," diye mırıldandı, sesi titrek ve korkak çıkıyordu. Tek bir itiraz etmedi, tek bir sert bakış atmadı.
Berfin, Narin’in bu kadar kolay boyun eğmesine sinirlenerek odadan çıktı. Narin, arkasından bakarken dudaklarında o belli belirsiz, acımasız gülümseme belirdi. Süreyya ve Hacer, Karan’ı ona karşı dolduradursunlar; Narin artık sadece bir gelin değil, bu konağın tüm kirli sularının aktığı mecrayı bilen bir gözlemciydi.
Mardin’in soğuk taş duvarları, akşamın karanlığıyla iyice ağırlaştı. Narin, odasından aşağı indiğinde konağın mutfağında hummalı bir çalışma vardı. Süreyya Hanım ve Hacer, misafirleri ağırlayacaklarmış gibi bir hazırlık içindeydi. Narin mutfağa girdiğinde, atmosfer bir bıçakla kesilmiş gibi değişti.
Narin başını öne eğdi, ellerini eteğinin kenarında birleştirdi. "Bir emir varsa buyurun, yapayım," dedi. Sesi, kupkuru ve itaatkardı.
Süreyya, başını çevirip Narin’i süzdü. "Hacer’in odasındaki eşyaların toparlanması lazım. Git, orayı tertemiz et. Bir toz bile kalmasın."
Narin itiraz etmedi, sadece "Baş üstüne," dedi ve sessizce Hacer'in odasına yöneldi. Odada işine odaklanmışken tek bir kelime bile etmiyor, kedi gibi sinmiş, sadece verilen işi yapıyordu. Hacer ve Süreyya salonda oturmuş, Narin’in odadaki varlığını yok sayarak, sanki o orada değilmiş gibi yüksek sesle kendi aralarında konuşuyorlardı.
"Aslanbeylerin şerefi, bu kızın bu konakta barınmasıyla düzelmez," dedi Hacer. "Karan hâlâ onun yüzüne bakmıyor, iyi yapıyor. Evin yükü Berfin’in omuzlarına kalıyor, kızım perişan oldu."
Narin, odanın içinde elinde bezle durdu. Duydukları yüreğini yakıyordu ama yüzü bir maske gibiydi. Ne bir mimik, ne bir sitem. Sadece toz almaya devam etti.
Karan, o saatlerde babası Cevdet Ağa ile bahçede oturuyordu. Narin, mutfaktan sofraya su götürmek için dışarı çıktı. Karan’ın bakışlarını üzerinde hissettiğinde, omuzlarını biraz daha düşürdü, adımlarını yavaşlattı. Karan’ın ona olan öfkesi, her bakışında bir tokat gibi yüzüne çarpıyordu.
Narin yanlarından geçerken Cevdet Ağa’nın, "Karan, şu Aslanbey meselesini artık kapat, herkesin diline düştük," dediğini duydu.
Karan cevap vermedi, sadece sertçe bir nefes aldı. Narin, sanki orada başka bir gölge yokmuş gibi, tek bir kelime bile etmeden geri döndü. İçindeki "aslan", Karan'ın o sarsılmaz otoritesine karşı sabırla dişlerini biliyordu. Berfin ise mutfak kapısının önünde durmuş, Narin’i aşağılayan bir bakışla izliyordu ama henüz elinde o koz yoktu; sadece kıskançlık ve nefretle Narin'in hatalı bir anını kolluyordu.
O gece Narin, yatak odasında Karan’ı beklerken pencereden avluya baktı. Berfin, mutfakta işlerini bitirmiş, annesi Hacer ile fısıldaşarak, kendi odalarına doğru yavaş yavaş yürüyorlardı.
Karan odaya girdiğinde Narin, sanki ondan korkuyormuş gibi bir adım geri çekildi ve başını yere eğerek köşeye sindi. Karan, Narin’in bu korkak halini izledi, gözlerinde acıma ile öfke arasında gidip gelen o tanıdık ifade belirdi.
Gece yarısı, konağın tüm ışıkları sönmüş, sadece avludaki kandillerin titrek ışığı pencerelerden içeri sızıyordu. Karan, odanın içinde ağır adımlarla yürürken Narin yatağın kenarına ilişmiş, nefesini tutmuş bekliyordu. Karan’ın her adımı, odanın içindeki havayı biraz daha daraltıyordu.
Karan, Narin’in tam önünde durduğunda elini uzattı. Narin, bir kedi ürkekliğiyle hafifçe titredi ama geri çekilmedi. Karan’ın parmak uçları, Narin’in yüzünün kenarında, saçlarının başladığı yerde ağır ağır gezindi. Bu dokunuş bir şefkatten ziyade, bir sahiplenme ve aynı zamanda cezalandırma arzusu taşıyordu.
Narin bakışlarını yere indirdi, bir heykel gibi kımıldamadan durdu. Karan, baş parmağıyla Narin’in dudağının kenarını yavaşça sildi, sanki orada bir leke varmış gibi. "Bu kadar sessiz olman..." diye mırıldandı Karan, sesi odanın karanlığında bir fısıltı gibi dağıldı. "Seni daha da gizemli yapıyor, Narin. Ama bu gizem, benim sabrımı sınıyor."
Karan, Narin’in yanına, yatağın üzerine oturdu. İkisi de bir süre sessiz kaldılar. Karan, Narin’in omuzlarından tutup onu kendine doğru, yavaşça çekti. Narin’in vücudu, Karan’ın sert duruşuna uyum sağlarken, o "kedi" maskesini bir an olsun düşürmedi. Bakışları hâlâ yerlerdeydi, sanki Karan’ın yeşil gözlerinin içine bakarsa, içindeki o aslanın pençelerini gizleyemeyecekti.
Karan, Narin’in boynundaki o teni, yavaş ve derin nefeslerle adımladı. Dokunuşları ağır, düşünceli ama bir o kadar da sarsıcıydı. Narin, Karan’ın ellerinin bedenindeki gezintisi boyunca gözlerini kapattı. Karan’ın parmakları Narin’in teninde iz bırakırcasına yavaş hareket ederken, Narin sadece aldığı nefesi kontrol etmeye çalışıyordu. Karan’ın öfkesi, teninde bir yangın gibi yayılıyordu.
"Bir kez olsun," dedi Karan, Narin’in kulağına doğru eğilerek, nefesi Narin’in saçlarını dalgalandırdı. "Bir kez olsun, o gözlerindeki kini, mefretini bana göster."
Narin, Karan’ın üzerine doğru büküldüğünde, elleri Karan’ın göğsüne yaslandı. Narin, teslimiyetin en saf halini oynuyordu ama o teslimiyetin içinde bile, Karan’ın bedenine dokunduğu her noktada, onu bir gün nasıl dize getireceğinin planlarını yapıyordu. Karan, Narin’in bu sessiz kabullenişinde, kendisine karşı olan bir meydan okuma arıyor, bulamayınca daha da hırslanıyordu.
Odanın içindeki sessizlik, bu yakınlığın ağırlığıyla iyice yoğunlaştı. Karan, Narin’in çenesinden nazikçe ama kararlı bir biçimde tutarak yüzünü kendine çevirdi. Narin, Karan’ın gözlerinin derinliklerine baktı. O an, Narin’in gözlerinde o kedi maskesinin altında sakladığı aslanın parıltısı, bir anlığına karanlıkta çakan bir şimşek gibi göründü ve hemen ardından kayboldu. Karan duraksadı, kaşlarını çattı, bir şeyler sezmişti ama Narin gözlerini kaçırıp tekrar o uysal haline bürünmüştü bile.
Karan, Narin’i yavaşça yatağa doğru çektiğinde, ikisinin arasındaki o görünmez duvarlar birer birer yıkılıyordu. Bu yakınlık sadece tenlerin birleşimi değildi; bu, iki düşmanın, kendi dünyalarında birbirlerini yenmeye çalıştıkları, öfke ve arzunun iç içe geçtiği çok tehlikeli bir savaştı.