İçeriğe geç

Sancağın Gelini

Bölüm 11 · 6 dk okuma

Sancağın Gelini

Bölüm 11

10: Yemin

10: Yemin

Karan, Narin’i merdivenlerden bir yük gibi sürükleyerek çıkardı. Odanın kapısını hırsla açıp onu içeri fırlattı. Narin, zemine düşerken dizlerinin acısını dişlerini sıkarak bastırdı.

"Kıyafetlerini değiştir," dedi Karan, kapıyı kilitlerken. Sesi bir emir kadar soğuk ve tartışılmazdı. "Burada, benim odamda, o avlu kirli paçavralarla gezmene tahammülüm yok. O basit elbiselerden birini giy. Sonra da köşeye geç, sesini çıkarma."

Karan odadan çıkıp gitmişti. Narin, titreyen elleriyle dolabı açtı. İçeride annesinin gönderdiği birkaç parça eşyadan başka bir şey yoktu. O açık mavi, eski elbiseyi giyerken aynada kendine baktı; saçları dağılmış, gözleri korkudan şişmişti. Karan’ın dediği gibi köşeye sinip beklemeye başladı.

Konağın büyük yemek salonu... Sancak ailesinin vazgeçilmez akşam ritüeli.

Masanın en başında Cevdet Ağa, heybetli duruşuyla oturuyordu. Onun yanında Süreyya Hanım, sağ tarafta ise Karan, amcası, kardeşleri ve masanın kenarında Berfin yerleşmişti. Masada sadece çatal-bıçak sesleri vardı. Cevdet Ağa’nın varlığı, odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu.

"Karan," dedi Cevdet Ağa, sesi bir taşın ağırlığı gibi odaya yayıldı. "Şirketteki durumları hallettin mi? Mardin’in toprağı bekletmeye gelmez."

Karan, başını babasına doğru eğdi. "Hallettim baba. Yarın sabah erkenden tekrar gideceğim, bütün detayları konuşacağız."

Berfin, Karan’ın tabağına özenle etlerden koyarken, "Karan abim bugün çok yorulmuş," diye söze girdi. Varlığını sürekli olarak Karan'a hatırlatmak istiyordu.

Süreyya Hanım, elindeki kaşığı yavaşça tabağa bıraktı. Gözlerini Karan’a dikti. "Yukarıdakinin sesi hiç çıkmıyor Karan? Akşama kadar ne bir ses, ne bir seda. Aç mı, susuz mu bilmeyiz. Aslanbeylerin kızı dedik ama, geleneklerimize göre bir gelin böyle odalara kapanıp kalmaz." Oğluna vicdanlı ana gibi görünmek istiyordu.

Karan’ın gözleri bir an karardı. Masadaki gerilimi hissedebiliyordu. Kardeşleri ve amcası sessizce yemeklerine odaklanmışlardı, ama hepsi kulak kesilmişti. Karan, yanından geçen hizmetliye, sanki bir eşyadan bahsediyormuş gibi soğukça seslendi:

"Yukarı gidin, o kıza yemek götürün," dedi Karan. "Açlıktan geberip başımıza kalmasın, sonra onunla uğraşmak zorunda kalmayayım."

Cevdet Ağa, Karan’ın bu soğuk tavrını tasdik edercesine başını salladı. "Kendi evin, kendi kuralların Karan. Ama unutma, Bu eve giren karının canı sadece senin sorumluluğun altındadır."

Berfin, Cevdet beyin bu sözlerinden aldığı cesaretle hafifçe gülümsedi. "Karan abim çok sabırlı, çok merhametli ama Narin alışık değil buralara sanki."

Karan çatalını sertçe tabağına bıraktı. Odanın sessizliğini bölen tek şey, saatten gelen tıkırtılardı. Karan’ın aklı yukarıdaydı, ama masadaki hiçbir şeyin o odadakinden farklı olmadığını biliyordu; hepsi birer oyun, hepsi birer güç gösterisiydi.

Yemekten sonra herkes dağılırken Süreyya Hanım, Karan’ın odasına giden merdivenlerin başında durdu. Karan yukarı çıkarken önünü kesti. Gözlerinde o sinsi, planlı bakış vardı.

"Karan" dedi Süreyya Hanım, sesi fısıltı gibiydi ama içinde bir zehir taşıyordu. "Sana söylemeyi doğru bulmadım sofrada, babanın canını sıkmayayım dedim. Ama yukarıdaki karının... hiç de senin sandığın gibi masum değil. Bugün o avludayken, ben ona 'hazırlan' dediğimde bana öyle bir karşılık verdi ki, sorma. 'Karan'ın karısıyımm ben, siz kimsiniz de bana emir veriyorsunuz. Ben Aslanbey kızıyım Karan'ın karısıyım, kimseye boyun eğmem' diye bağırdı. Seni hiçe sayıyor oğlum, ağalığını kullanıyor bize."

Karan’ın duruşu bir an dondu. Kasları gerildi, elini merdiven korkuluğuna öyle bir sıktı ki parmak boğumları beyazladı.

Karan’ın merdivenleri çıkarken attığı her adım, konağın taşlarında bir çatırtı gibi yankılanıyordu. Süreyya Hanım’ın zehirli sözleri, zihninde bir yangın gibi büyümüştü. Kapının önüne geldiğinde, içindeki o kontrolsüz öfke, boğazına bir düğüm gibi oturdu. Kapıyı sertçe iterek içeri girdi.

Narin, yatağın ucunda, o solgun mavi elbiseyle öylece oturuyordu. Karan’ın içeri girişiyle irkilip ayağa fırladı. Karan’ın yüzündeki o vahşi ifadeyi gördüğünde, içini bir korku dalgası kapladı.

Karan, kapıyı arkasından büyük bir gürültüyle kapattı. Narin’in üzerine doğru, bir fırtına gibi yürümeye başladı. Narin geriye doğru çekildi ama arkası duvara çarpınca kaçacak bir yeri kalmadı.

"Sen..." dedi Karan, sesi bir kükreyişten farksızdı. "Sen benim adımı ağzına almaya nasıl cürret edersin? Benim otoritemi, benim bu konaktaki sözümü hiçe sayıp o dille 'boyun eğmem' diye bağırmaya nasıl cesaret edersin!"

Narin şaşkınlıkla gözlerini açtı. Ne dediğini, hangi suçlamadan bahsettiğini anlamıyordu. "Karan... Ben... ben hiçbir şey yapmadım, hiç konuşmadım bile..."

"Yalan söyleme!" diye bağırdı Karan, Narin’in omuzlarından tutup onu duvara yaslayarak. "Anam gözümün içine baka baka anlattı! Avluda arkamdan çevirdiğin o sinsi oyunları, bana karşı o kibrini... Senin o masumiyet masken düştü Narin!"

"Karan, yemin ederim... Yemin ederim böyle bir şey demedim!" diye haykırdı Narin, gözlerinden akan yaşlar yanaklarını ıslatırken. "İnanma ona!"

Karan, Narin’in "inanma ona" deyişiyle iyice çıldırdı. Bir an için gözü karardı. Narin’in ona karşı olan bu "dik" duruşu ve inkarı, Karan’ın içindeki o karanlık öfkeyi patlattı. Eli havaya kalktı.

Sert, ani ve şiddetli bir tokat...

Narin’in başı aldığı darbeyle yana savruldu. Oda bir anlığına tamamen sessizliğe gömüldü. Narin’in dudağının kenarından sızan ince bir kan damlası, o solgun mavi elbisenin üzerine düştü. Karan’ın eli, vurmanın etkisiyle sızlamıştı; o fiziksel acı, kalbindeki öfke yangınını bir anlığına durdurur gibi oldu ama Karan geri adım atmadı.

Karan, eline bakarken nefes nefeseydi. Narin ise duvara tutunarak ayakta kalmaya çalışıyordu, yanağındaki o yakıcı acı ve ruhundaki o derin sızıyla kocasına baktı. Ama bu kez ağlamıyordu; gözlerinde ilk kez Karan’ın hiç görmediği o saf, soğuk bir nefret vardı.

"Artık biliyorsun," dedi Karan, sesi hala titriyordu ama otoritesini korumaya çalışıyordu. "Benim sözüme karşı gelenin, benim adımı kirletenin sonu budur. Yarın sabah uyanınca, Sancak Konağı’nda kime boyun eğmen gerektiğini çok iyi öğrenmiş olacaksın."

Karan odadan çıkmadan önce Narin’e son bir kez baktı. Dudaklarında o kan izi, gözlerinde ise yıkılmış bir dünyanın enkazı vardı. Kapıyı kilitledi ve kendini koridora attı. Karan, az önce elini vurduğu yerin sızısı ve içindeki o tuhaf pişmanlıkla duvara yaslandı.

Narin ise karanlık odada, duvara sinmiş bir halde, odayı dolduran sessizliğin içinde sadece kendi "ah"ını duymaya başladı. Artık bu evde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Karan, odanın kapısını dışarıdan kilitleyip koridorun soğuk loşluğuna adım attığında, eli hala bir kor gibi yanıyordu. Az önce vurduğu yer, sanki Narin’in yanağının acısını kendi tenine taşımıştı. Öfkesinin ateşi yavaş yavaş küllenirken, yerini o ağır, karanlık pişmanlığın sızısına bıraktı. Ama Sancak Konağı’nda bir erkeğin, hele ki bir ağanın pişmanlığı dile gelemezdi. Karan, duvardaki taşa yumruğunu vurdu; bu kendine olan öfkesiydi.

O sırada, koridorun sonunda Süreyya Hanım belirdi. Elindeki telefonla meşgulken Karan’ı görünce duraksadı. Yüzünde, amacına ulaşmış bir kadının o sinsi, zafer dolu ifadesi vardı.

"Oğlum," dedi Süreyya Hanım, sesi yumuşak ama bir o kadar da keskin. "Yukarıdan gelen sesleri duydum. Belli ki o kızla konuşman beklediğin gibi gitmemiş."

Karan, annesine dönmedi bile. Bakışları boşluktaydı. "İstediğini aldın ana. Şimdi çekil önümden."

Süreyya Hanım bir adım daha yaklaştı, Karan’ın elindeki o hafif kızarıklığı fark etti. "Senin iyiliğin için yapıyorum oğlum. O kızın gözü dışarıda, dili zehirli. Sen ona şefkat gösterdikçe o seni daha da küçümseyecek. Bugün sana söyledikleri sadece başlangıçtı. Eğer ona haddini şimdiden bildirmezsen, yarın öbür gün Aslanbeylerin adını getirip bu konağın tam ortasına serer, seni de babanın gözünde küçültür."

Karan annesine sert bir bakış attı. "Haddini bildirdim. Bir daha adımı ağzına alırken iki kez düşünecek."

"Yetmez," diye fısıldadı Süreyya Hanım, oğlunun yanına gelerek. "O kızın o başını tamamen eğmediğin sürece, bu konakta huzur bulamazsın. Git, biraz hava al. Yarın şirket işlerin yoğun, unutma."

Süreyya Hanım, İstediğini almış, kazanmış bir edayla yanından uzaklaşırken, Karan koridorun soğuk ışığında tek başına kaldı.

Odanın içindeyse zaman durmuştu. Narin, yere düşen başıyla duvarın dibine yığılmıştı. Dudağından sızan kan damlası, o solgun mavi elbisenin üzerine düştü. Yanağı sızlıyordu ama o sızı, kalbindeki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi.

"Ah..." diye bir fısıltı döküldü dudaklarından. Bir ağıt değil, bir isyanın sessiz haykırışıydı bu.

Narin ayağa kalkmaya çalıştı, dizleri titriyordu. Aynanın karşısına geçti. Yüzündeki o kızarıklığa baktı. Artık korkmuyordu. O tokat, Karan'ın ona olan nefretini, Süreyya Hanım'ın oyunlarını ve bu konağın ona olan düşmanlığını gözleri önüne sermişti. Narin, aynadaki aksine baktı; artık masum, korkan o genç kız gitmiş, yerine intikamın ilk kıvılcımlarını gözlerinde taşıyan bambaşka bir Narin gelmişti.

Pencereye doğru yürüdü, Mardin’in gece karası gökyüzüne baktı. Şehrin ışıkları uzaktan zayıf birer nokta gibi görünüyordu.

"Bana vurdun Karan Sancak," diye fısıldadı karanlığa. " Artık o vicdanın altında ezilmekten başka çaren yok."

Narin odanın ortasına geçti, yere oturdu. Bu kez ağlamıyordu. Yarın sabah güneş doğduğunda, Yemin etti. O odadan farklı bir kadın olarak çıkacaktı. Karan’ın istediği gibi "boyun eğen" değil, o boyunduruğu kıracak olan kadın...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.