9: Mardin'in Sessiz Ahı
Sancak Konağı’nın kalın taş duvarları, üzerine çöken o ilk sabahın soğukluğunu daha da acımasız kılıyordu. Narin, kapının arkasında ne kadar süre öylece yattığını bilmiyordu. Vücudundaki sızı, ruhundaki o derin çatlaktan sızan acıyla birleşmiş, onu nefessiz bırakmıştı. Gözlerini her kapattığında Karan’ın öfkeli sesi ve o karanlık gecenin kabusu zihnine bir kırbaç gibi iniyordu.
Odanın ağır sessizliği, koridordan gelen sert ve kararlı ayak sesleriyle bölündü. Narin ürpererek yerinden doğruldu, sırtını köşedeki duvara yasladı.
Kapı gürültüyle açıldı. İçeri giren Karan Sancak’tı.
Karan, odadaki darmadağın yatağa, yerdeki gelinlik parçalarına ya da köşede bir suçlu gibi büzüşmüş olan Narin’e dönüp bakmadı bile. Gözlerinde sadece dünyaya karşı duyduğu o bitmek bilmez öfkenin tortusu vardı. Ağır adımlarla banyoya doğru ilerledi. Birkaç dakika sonra içeriden gelen su sesi, odadaki o boğucu sessizliği doldurdu.
Narin yerinden kıpırdayamadı. Sadece bekledi. Kendini hiç bu kadar değersiz, hiç bu kadar görünmez hissetmemişti.
Karan banyodan çıktığında, üzerinde siyah kumaş pantolonu ve jilet gibi ütülenmiş koyu renk gömleği vardı. Islak saçlarını geriye doğru taramıştı. Kokusu odaya yayıldı; o sert, erkeksi kokunun altında Narin için sadece korku gizliydi. Karan saatinin kordonunu bileğine geçirirken, bakışlarını bir saniye bile Narin’e çevirmedi. Onu odadaki bir eşyadan, taş bir sütundan farksız görüyordu.
Tam odanın kapısına yönelmişti ki, elini ahşap kapının kulbuna koydu ve durdu. Arkası hala Narin’e dönüktü. Sesi, dışarıdaki zemheri ayazından daha soğuktu.
"Ben gelene kadar bu odadan dışarı tek bir adım bile atmayacaksın," dedi, her bir kelimesi emir kipiyle yoğrulmuştu. "Kimin karısı olduğunu, buraya niye geldiğini unutma. Gözümün önünde dolaşma."
Kapıyı arkasından sertçe çekip çıktı. O gürültü, Narin’in kalbinde bir şeyleri daha kopardı. Karan onun yüzüne bile bakmamıştı; ona acı çektirmek için varlığını bile yok sayıyordu.
Karan’ın gürültüyle konaktan çıkışının ardından, avludan yükselen o büyük demir kapının sesi duyuldu. Şirkete gitmişti. Onun gidişi, konaktaki diğer canavarların uyanışının habercisiydi.
Çok geçmeden kapı bu kez vurulmadan, hırsla açıldı. İçeri giren Süreyya Hanımdı. Arkasında ise dünden kalma bir öfkeyle gözleri kan çanağına dönmüş Hacer Yenge duruyordu.
"Kalk ayağa!" diye gürledi Süreyya Hanım Ağa. Bastonunu yere sertçe vurdu. "Kocan gitti, senin yatma vaktin bitti! Sancak Konağı’na gelin gelmek, o sıcacık baba ocağında yan gelip yatmaya benzemez!"
Narin titreyen bacaklarının üzerinde zorlukla doğruldu. Üzerindeki o koyu renk, alelade elbisenin içinde o kadar kırılgan duruyordu ki... "Ana..." diye fısıldayabildi sadece. Sesi boğazında düğümlendi.
"Bana ana deme!" diye çıkıştı Süreyya Hanım Ağa, gözlerini nefretle kısarak. "Sen buraya bir gelin olarak değil, ablanın namussuzluğunun bedeli olarak geldin! Şimdi temizle şu üstünü başını, tez elden avluya in!"
Hacer Yenge araya girdi, yüzündeki o sinsi, yapay tebessümle Narin’i süzdü. "Hadi bakalım küçük gelin. Aşağıda iş çoktur. Berfin kızım sabahtan beri ayaktadır, koca konağın kahvaltısını tek başına hazırladı. Senin o narin ellerin de biraz iş görsün. Görelim bakalım Aslanbeylerin kızı ne kadar becerikliymiş."
Narin başını öne eğdi. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanağından süzülüp elbisesinin yakasına düştü. İtiraz edecek, "Karan odadan çıkma dedi," diyecek tek bir dermanı yoktu. Zaten dese de kimsenin onu dinlemeyeceğini çok iyi biliyordu.
Aşağı indiğinde cehennemin ortasına düşmüş gibiydi. Avluda çalışan hizmetçiler, koridordan geçen koridorda geçen her kimse... Herkes ona acıyan ya da haddini bildirmek isteyen gözlerle bakıyordu. Narin, üzerine çevrilen o onlarca nefret dolu bakışın altında ezim ezim ezildi.
Mutfak kapısının önünde Berfin duruyordu. Annesinden o lekelenmiş kumaşın geldiğini, Karan’ın artık resmen Narin’in kocası olduğunu öğrendiğinden beri içindeki o kıskançlık zehri ruhunu kavurmuştu. Narin’in o darmadağın, acı çeken halini gördüğünde gözlerinde vahşi bir tatmin parıldadı.
"Sonunda inebildiniz, küçük hanım," dedi Berfin, sesini mutfaktakilerin duyacağı şekilde yükselterek. "Karan abimin koynunda uyanmak seni fazla yormuş herhalde? Ama burası Aslanbey Konağı değil. Öyle hazır sofraya oturmak yoktur."
Narin hiçbir şey söylemedi. Sadece elini önünde birleştirdi, dudaklarını birbirine bastırdı.
Süreyya Hanım Ağa mutfağın ortasına gelip büyük bir temizlik kovasını ve bezini Narin’in önüne fırlattı. İçindeki kirli su etrafa sıçradı.
"Bütün avlu, merdivenler ve yukarısı silinecek!" dedi Süreyya Hanım acımasızca. " Tek bir toz, tek bir leke kalmayacak. Bu konağın kirini temizlerken, kendi ailenin kirini de temizlediğini unutma."
"Ama ben..." diye yutkundu Narin. Vücudu o kadar bitkindi ki, o koca kovayı kaldıracak gücü bile yoktu.
"Ne aması?!" diye bağırdı Hacer Yenge arkasından. "Hadi, oyalanma! Yoksa kimse seni Süreyya'nın elinden alamaz valla."
Narin yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. O buz gibi taşa dizleri değdiğinde, dün gecenin acısı vücuduna bir kez daha yayıldı. Bezini buz gibi suya soktu, sıktı ve o koca avluyu silmeye başladı. Hizmetçiler bile arkasından fısıldaşıyor, ona bakıp başlarını onq acımış gibi sallıyorlardı. Berfin ise yukarıdaki balkona çıkmış, elindeki kahve fincanıyla Narin’in o çaresizce yerleri silişini keyifle izliyordu.
Narin yerleri silerken gözyaşları buz gibi suya karışıyordu. İçindeki o çaresizlik, o kimsesizlik hissi dibe vurmuştu. Ne sığınacak bir babası vardı artık, ne de onu bu cehennemden kurtaracak bir kocası...
Taş duvarlar üzerine üzerine geliyor, koca Sancak Konağı onun üzerine yıkılıyordu.
-------
Güneş, Mardin’in kızıl göğünde yavaş yavaş yükselip Sancak Konağı’nın avlusunu yakıcı bir sıcaklıkla doldururken, Narin’in dizlerindeki derman çoktan tükenmişti. Saatlerdir o buz gibi, sert taşları siliyordu. Üzerindeki elbisenin etekleri kirli suya batmış, elleri deterjanın ve soğuk suyun etkisiyle kızarıp çatlamıştı. Ama canını yakan bu fiziksel acı değil, yukarıdaki balkondan ona bir köleye bakar gibi tepeden bakan Berfin’in sinsi gülüşleri ve avludan gelip geçenlerin o iğneleyici bakışlarıydı.
"Yavaşlama! Kaytarasın diye mi indirdik seni aşağıya!" diye seslendi Hacer Yenge, mutfak kapısından kafasını uzatarak. "O taşlar ayna gibi parlayacak, yoksa Süreyya’dan çekeceğin var, bilesin!"
Narin, gözünden akan ve az önce sildiği taşa düşen yaşını elinin tersiyle sildi. Dudaklarını kanatır dilercesine ısırdı, ağlamamak için direndi. "Allah’ım..." diye fısıldadı içinden. "Dayanacak gücüm kalmadı, sen bana sabır ver..."
Tam o sırada, konağın o devasa demir kapısı büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
Gelen, siyah lüks arabasıyla Karan Sancak’tı. Şirketteki işlerini erkenden bitirmiş, içindeki o anlam veremediği, ruhunu sıkan öfke yüzünden konağa erken dönmüştü. Arabadan indi, ceketini tek eliyle omuzuna attı. Sert ve kararlı adımlarla avluya adım attığı an, bakışları direkt o noktaya kilitlendi.
Narin, dizlerinin üzerinde, elinde kirli bir bezle yerleri siliyordu. Darmadağındı. Saçları yüzüne yapışmış, o narin bedeni hırpalanmaktan bitap düşmüştü.
Karan’ın adımları bıçak gibi kesildi. Kara gözleri öfkeyle, adeta bir yangın yeri gibi kısıldı. Şok ve ardından gelen o devasa hiddet dalgası tüm yüzünü kapladı. O sabah bu kıza ne demişti? "Ben gelene kadar bu odadan dışarı tek bir adım bile atmayacaksın!" demişti. O ise onun emrini çiğnemiş, yetmez gibi Sancak Konağı’nın avlusunda, hizmetçilerin, korumaların gözü önünde diz çökmüş yer siliyordu! Karan Sancak'ın karısı, kim olursa olsun, hangi günahın diyeti olursa olsun bu konakta böyle ezilemezdi! Bu onun gururuna, erkekliğine, adının ağırlığına indirilmiş bir darbeydi.
"Narin!" diye gürledi Karan. Sesi koca avluda yankılandı, taş duvarlara çarpıp herkesin yüreğine bir korku gibi indi.
Narin sesle birlikte irkilerek başını kaldırdı. Karan’ın gözlerindeki o vahşi öfkeyi gördüğünde korkudan nefesi kesildi. Elindeki bez yere düştü.
Karan, sanki bastığı yeri yakacakmış gibi büyük adımlarla Narin’in başına dikildi. Ceketini hırsla yere fırlattı. Narin’in ince bileğini öyle bir kavradı ki, kızı tek bir hamlede ayağa dikti. Narin acıyla inledi ama Karan’ın gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
"Ben sana ne dedim?!" diye kükredi Karan, yüzünü Narin’in yüzüne yaklaştırarak. Dişlerinin arasından konuşuyordu, çenesi kasılmaktan taş kesilmişti. "Bu odadan çıkmayacaksınız demedim mi ulan ben sana?! Sen kimsin de benim lafımı çiğnersin?! Benim emrime karşı gelmek ne demek gösteririm ben sana!"
"Karan... B-ben istemedim..." diye hıçkırdı Narin, titreyen sesiyle kocasına bakarak. Bileğindeki acıdan gözlerinden yaşlar boşanıyordu. "Süreyya Hanımım... Zorla..."
"Kes sesini!" diye bağırdı Karan, onu susturarak.
O sırada yukarıdaki balkondan keyifle izleyen Berfin ve mutfaktan çıkan Süreyya Hanım ile Hacer Yenge avluya doğru ilerledi. Süreyya Hanım bastonunu yere vurarak öne çıktı.
"Ben indirdim aşağıya Karan!" dedi Süreyya Hanım, otoriter sesiyle. "Sancak Konağı’na gelen kadın öyle yan gelip yatmıyor. Günahının bedelini ödeyecek, bu konağın hizmetini de yapacak!"
Karan, anasına doğru döndü. Gözlerindeki öfke o kadar büyüktü ki, Süreyya Hanım bile bir an irkilip geri adım atmak istedi. Karan, Narin’in bileğini hala sımsıkı tutuyordu.
"Ana!" dedi Karan, sesi yer altından gelen bir uğultu gibi derindi. "Sana da, bu konaktakilere de son kez söylüyorum! Bu kız benim odama girdi mi? Girdi! Benim nikahım altında mı? Altında! Onun cezasını da, hükmünü de ancak ve ancak ben veririm! Benim sözümün üstüne söz söyleyen, benim karımı bu avluya indirip el alem içinde diz çöktüren karşısında beni bulur!"
Karan’ın bu çıkışıyla Berfin’in yüzündeki o pis gülüş bıçak gibi kesildi, kıskançlıktan dudaklarını ısırdı. Hacer Yenge ise korkudan yutkundu. Karan, Narin’i koruduğu için değil, kendi otoritesine ve gururuna dokunulduğu için çıldırmıştı.
Karan bakışlarını tekrar Narin’e çevirdi. O gözlerindeki buz, Narin’in ruhunu dondurdu.
"Yürü!" dedi sertçe. Narin’i arkasından sürükler gibi çekerek merdivenlere yöneldi. "Sana laf anlatmanın, o lafı kafana sokmanın yolunu ben çok iyi bilirim!"
Herkesin sessiz ve şoke olmuş bakışları arasında Karan, Narin’i zorla yukarıya, o karanlık taş odaya doğru sürüklemeye başladı. Narin’in arkasında bıraktığı tek şey, avludaki kirli suyun içinde kalan o masum ahıydı...