Soğuktu. Tugay daha önce soğuktan pek haberdar olmazdı. Ancak bir haftadır anlaşma yapmış gibi uzak durduğu ve karşılığında sükunet aldığı Tabip Hanım'da bu yolculuğa çıktığı için, soğuk daha keskin geliyordu. Dizili sıranın ortasına baktı. Askeri botları yoktu ancak kendine uygun rahat botlar giymiş görünüyordu. Yine de, beyaz ellerini örtecek eldivenler takmayı akıl edememişti. Çantayı tutan ellerinden kan çekilmiş gibi görünüyordu. Öfkeyle yeniden önünü döndü. Son sözlerini hatırladı. Onu düşünmek, Tugay'ın görevi değildi. Ağabeyi düşünmeliydi. Sonra o kısmet diye adlandırdığı isimsiz ancak nefretle hatırladığı adamlar düşünmeliydi. Burada, dağ başında, soğuk ve bir grup askerle kamp yapıyor oluşunu, o çok değer verdiği ağabeyi düşünmeliydi!
Tugay daha fazla dayanamadı ve çantasının yanından bir çift eldiven çıkardı. Çok büyüklerdi ama Tabip Hanım'ı ısıtırdı. Yanında ki askeri çevirdi. Sesi gür olduğu için muhtemelen kız onu duyacaktı. Onun için yanıp, tutuştuğunu düşünmemesi için kalkanlarını kelimeleriyle kurdu. Bir de, onu buradan uzaklaştırmazsa aklını oynatacağına artık emindi.
"Şunu Tabip Hanım'a ver. Ve de ki, eğer donarak ölmek istemiyorsa, bir dahaki eğitime daha hazırlıklı gelsin!"
Onun bu eğitime katılmasına kimin aracı olduğunu öğrenememişti. Öğrendiğinde, o kişi pençelerinden kurtulamayacaktı.
Eldiveni götüren asker yeniden elinde eldivenle döndü. "Tabip Hanım teşekkür ediyor. Üşümüyormuş komutanım."
Tugay genç askerinden elinden eldivenleri çekti ve askerlerin ona bakışının altında, hızla yürüyüp Yüsra'nın önünde durdu. Yüzüne buz gibi bir ifadeyle bakmaya çalıştı. Askerleri en ufak şüphe duyarsa, bu oldukça uygunsuz olurdu. Görevinden bile kovulabilirdi. Zaten, şüphe duyulacak bir şey yoktu da. Tugay, kızın aslında ne kadar hazırlıksız olduğunu ona da, herkese de gösteriyordu.
"Burada komutanın ne emrederse, ona uymak zorundasın Tabip Hanım. Şimdi şunları tak da, bizim için en işe yarayan elleri kaybetmeyelim."
O kızgın ela gözler... Tugay biraz daha bakmaya devam ederse, bir grup asker görüş alanından silinecek, yalnızca bu kız ve güzel gözleri kalacaktı. Üstelik sadece ellerinin üşüdüğünü sanıyordu genç adam. Beyaz teni pembe, yanakları ve burnunun ucu kıpkırmızıydı. Çantasından boyunluğu çıkarmak istedi ancak aşırıya kaçmaktan korkuyordu. Zaten hâlihazırda, bir grup gencin dikkatini çekmiş bulunuyordu.
Genç kız etrafına baktı. Belli ki, neden itiraz ettiğini merak eden insanlardan çekiniyordu çünkü elinden eldiveni söker gibi aldı. Tugay, halinden memnun çantasını düzeltti ve kokusunun vurduğu yeri terk etti. Yol oldukça engebeliydi. Kızın cesaretine hayret etmeden edemedi. Demişti ya işte, ne soğuktan haberdar olur, ne yolun zorluğundan şikayet ederdi. Aksine, kanı daha bir hızlı akar, daha çok heyecan duyardı. Şimdi sadece içinde garip bir endişe filizleniyordu.
Bu seferki görev sadece eğitim amaçlıydı. Elbette bulundukları bölgede tehlike vardı ancak, daha çok tatbikat niteliğinde olan çadır kurma, tulumla uyuma, tırmanma ve akabinde atış eğitimini vereceklerdi. Tabip Hanım da muhtemelen kendi tatbikatını yapacaktı. Çünkü daha önce hiçbir talimat olmadan, direk tehlike bölgesine gelmiş ve işitme problemi yaşamıştı.
Kaşlarını çatarak önünde omuzlarını dikmiş yürüyen Çetin'e baktı. Adam sanki evvelde beri bu bölükteymiş gibi kasılıyordu. Üstelik, ayrılmaya da niyeti yok gibiydi. Bir haftadır Tugay, Yüsra'dan ne kadar uzak duruyorsa, Çetin o kadar yakın duruyordu. Çetin'i revirin önünde her gördüğünde, ona bir görev yüklemek zorunda kalıyordu.
Amacı elbette böyle yapışkan bir adamdan kızı kurtarmaktı. Zaten, kendi kurtarmasa Yüsra kurtulmak isterdi. Kaşlarını çatarak somurttu. Bu sadece kendi dileğiydi. Yüsra, Yusuf ağabeyinin bahsettiği gibi fazla iyimserdi. Belki de Çetin'in hain planlarından habersiz, onun görüntüsüyle ve esprileriyle fazla mutluydu.
O gün, güneş yerini kızıl bir serinliğe bırakana kadar yürüdüler. Tugay arkaya bakmamak için dirense de, askerleri kontrol ettiğini düşünerek devamlı arkaya bakıyordu. Gözleri hemen genç kızı buluyor, ona uzanamayan elleri titriyor ve kalbi ağırlaşıyordu.
Tabip Hanım, çantasını tutamayacak kadar yorgun olsa da öyle dik yürüyor, kimseden bir şey ummuyordu ki, Tugay istemsizce ona hayranlık duydu. Bu yolu çaylak erkek subaylar bile çok zor yürürdü. Askerler bazen pes eder, zor toparlanırdı. Yüsra, üç erkeğin gücünü o narin bedeninde taşıyordu.
İşte burada Tugay da, o ağabey denen adam da haksız çıkıyordu. Yüsra, kimsenin korumasına ihtiyaç duymayacak kadar inançlı ve güçlü bir karakterdi.
En nihayetinde, kamp kurulacak alana vardılar. Herkes sırtında taşıdığı çadırını, uyku tulumunu hazırlamaya girişti. Bu işte asla dinlenmek yoktu. Üşümek, acıkmak yoktu. Öncelik, tüm ekipmanı kurmak ve sonrasında nöbetleşe uyumaktı. Bir kısım askeri inzibatları kurmaya başladı. Çevre güvenliğini kontrol etmek için çuvallar doldurulup, dürbünlü tüfekler yerleştirildi.
Tugay, herkesin işi ele aldığından emin olduğunda, kendi çadırının kurulmasını izleyen Yüsra'ya göz attı. Çadırı kimin kurduğunu görünce sinirden kaynayan midesini bastırdı. Kendi çadırını, nispet yaparak ya da istemsizce yakına kurdu. Oldukça hızlı bitirip alayla Çetin'e sordu.
"Hanımefendi donmadan önce yardım gerekiyor mu?"
Çetin ona karanlıkla bile parlayan sinsi gülüşünü attı. "Merak etme Devrem. Tabip Hanım'ı ısıtmak için elimden geleni yapacağım."
Tugay kelimedeki anlamı yakaladı. Onu tutan bir alay asker bakışı olmasaydı, bu adi herifi oraya gömene kadar döverdi. Düşünüyordu da, neden yıllar önce onu dövmemişti? Eline bir çok fırsat geçmişti.
Yüzünde bakışlarını hissetti. Dönüp ona bakarsa içinin parçalanmasından korktu. Ne kadar inkar ederse etsin, onu düşünmeden edemiyordu. O güzel teninin mahvolmasından, bedeninin pes etmesinden, hasta düşmesinden korkuyordu. Çantasından termos matarasını çıkardı. Matara bu günlere özeldi. Yanında taşıdığı hazır kahveyi mataranın kafasına boşalttı ve sıcak sudan ekledi. Önemsizmiş gibi bunu ona bakmadan, ellerine uzattı. Eli havada kalınca, ısrarla önünde doğru itti. Almamasından, onu bunca askerin önünde küçük düşürmesinden korktu.
Ancak, daha felaket bir şey oldu. Aldı. Ve elleri ellerine dokundu. Tugay, kahve dökülmesin diye tüm kaslarını kastı. Elleri buz kesmişti. İçini nasıl böyle yakabiliyordu?
Tugay kahveyi alan kıza göz attı. "Üşümüşsün," diye mırıldandı. "Eldivenleri neden çıkardın?"
Kız kahveden bir yudum alırken, soğuktan nemlenen gözleriyle ona baktı. Üstünde parka benzeri bir ceket, onun da üstünde muhtemelen Çetin'e ait olan askeri şişme mont vardı. Tugay onu kızın üstünden söküp atmak istedi.
"Çadıra yardım etmeye çalışırken çıkardım. Kirlenmesinler diye."
Tugay zorlukla yutkundu. Anlam çıkarması aptallık olurdu. "Kirlensinler, bir şey olmaz," dedi. Kız kafasını iki yana salladı. Belli ki, gelgitlerinden yorulmuştu. Tugay da bu gelgitlerden yorulmuştu.
"Çadırın bitmiş bakıyorum," dedi alayla. Tugay bu ses tonunu seviyordu. Öfkeden iyiydi.
Kollarını bağladı. "Eh, senelerin yardımı."
Yüsra gözlerini Çetin'e kısacık bir an çevirdiğinde, Tugay öksürerek onun tekrar kendine bakmasını sağladı. Yüsra yeniden konuştuğunda, gururu okşandı. "Bence tamamen yetenek."
Tugay omuzlarının aniden kabardığını hissetti. Övgüyü başkalarından aldığında bu pek hoşuna gitmezdi. Kendini daha çok geliştireceğine inanırdı. Ancak Yüsra'dan duymak... Kendini gerçekten yetenekli hissettiriyordu.
Kahvesi bitti ve matarasını Tugay'a uzattı. Tugay bardağı elinden alırken, kasıtlı olarak eline dokundu. Yüsra hızla elini çekse de, Tugay'a bir ömür yetecek olan o hissi vermişti. Genç adam nasıl unutacaktı? Ellerine dokunmak, gözlerine bakmak kadar, hatta daha da güzeldi.
...
Tugay uyuyamıyordu. Birinin dişleri birbirine çarpıyor, sızlanıyordu. Tugay bu sesi duyup nasıl uyurdu? Kulakları bir kurdunki kadar keskindi, asker olarak geçirdiği seneler algılarını vahşileştirmişti. O algılar, genç kadının bu soğuğa dayanamayacağını söylüyordu.
Uykuya dalamadığı tulumunu açtı ve çadırında oturup, sanki görebilirmiş gibi yan tarafına baktı. Karanlıkta yalnızca nöbet tutan askerlerin ve genç kızın üşüme nidalarının sesi yükseliyordu. Kalbi ağırlaştı. Ellerini birbirine sıkıca bağladı, dizlerini topladı ve başını, dizlerinin arasında sıkıştırıp, bu sesi bastırmaya çalıştı. Çenesi kasılmaktan acıyordu. Onun acı çekiyor olmasından nefret ediyordu. Böyle bir yere görev için gelmesinden nefret ediyordu. Dirayetliymiş gibi davranmasından da nefret ediyordu çünkü böyle bir soğuğa ve zorlu yürüyüşe, Tugay bile genellikle zor dayanırdı. Genç kız itiraz edebilirdi. Görevden çekilmek isteyebilirdi. Neden halen inatla direniyordu?
Bir tangırdama sesi daha duyunca, elini öfkeyle tuluuna vurdu ve doğrulup, çadırdan çıkarken kendi tulumunu da çekip çıkardı. Nöbet tutan askerler çok uzaktaydı, yine de dönüp Tugay'a kısa bir bakış attılar. Tugay, sorun yok, der gibi bir el işareti yaptı. Askerler derhal önünü döndüler.
Tulumunu kolunun altına sıkıştırıp, kimsenin görmediğinden emin olunca çadırın ağzında durdu. İçeri seslendi.
"Uyuyor musun?"
Bir süre ses kesildi. Üşürken çıkardığı o garip sesleri kesmek için eliyle ağzını kapatmıştı muhtemelen. Tugay gözlerini devirdi. "Biraz daha ses vermezsen, müsait olup olmadığını umursamadan içeri dalacağım. Dondun mu, yoksa hayatta mısın?"
"Hayattayım," dedi aksi çıkarmaya çalıştığı sesiyle. Ama sesi öyle titriyordu ki, Tugay boğazına acı suyun yükselmesine engel olamadı.
"Bir dakikaya içeri gireceğim."
Hışırtı sesi geldi. Homurdanma peşini izledi. "Gelemezsin," dedi ancak Tugay içeri gireceğine emindi. Tugay, söylediğini yapan biriydi. Muhtemelen kız kıyafetini düzeltiyordu. Tugay, içinin yeniden sızlamasına engel olamadı. Onun, kendine haram olduğunu düşünen genç kıza kırılmadan edemiyordu. Onun için inanırdı. Onun için, inançları doğrultusunda evlenirdi. Onun için, helal olan olurdu. Ancak burada, iki yabancı birbirini ne kadar sakınırsa, kendini o kadar sakınıyordu Tugay'dan. Ve donarak ölmek üzereydi. İnancının böyle durumlar için ne diyeceğini bilemiyordu Tugay. Ancak, Allah'ın, böyle iyi niyetli ve gayretli bir kulunun ölüme terk edilmesini istemediğini biliyordu.
İçeri girdi. Karanlık olduğu için onu seçemedi. Yanında getirdiği şarjlı lambayı açmaya başladığında, kız kısık sesle itiraz etti. "Çok fazla açma."
Tugay söylenerek loş bir şekilde çadırı hafifçe aydınlattı. Gördüğü manzarayla kan beynine sıçradı. Bağırmamak, ona yeniden kötü sözler sarf etmemek için yanağını ısırdı. Ancak şunları söylemeden içinin zehri geçmek bilmedi:
"Kendini öldürmeye mi çalışıyorsun?" Elindeki tulum çadırın zeminine düştü, üstüne yığdığı termal montu da...
"Fermuarı bozuk bunun," derken, adeta donmanın verdiği o sakinliğe teslim oluyor gibiydi. "Çekemedim."
Tugay, kızın itirazlarını dinlemeden tulumun fermuarını kontrol etti. Gerçekten de bozuktu. Ağız dolusu söylendi. Kendi tulumunu açtı ve içine termal montunu yerleştirdi. Kıza döndü.
"İçine gir."
Panik dolu gözleri gözlerini buldu. "Sen nerede yatacaksın?"
Adam onu dinlemedi. Sadece tulumdan çıkması için gözlerine bakmaya devam etti. Yüsra iç çekti. "Seni vazgeçiremeyeceğim, değil mi?"
"Neyse ki, birimiz karşısındakini çok iyi tanımış." Kız bu darbeyi ya umursamadı, ya da öyle üşümüştü ki, hali kalmamıştı. Bu Tugay'ın hoşuna gitmedi. Onun kendine cevap vermesini, canlı bakmasını istedi. Ayrıca, buradan ayrıldıklarında ilk işi Yüsra için rapor yazmak olacaktı. Kim ne derse desin, onun için uygun bir meslek olmadığı ortadaydı.
"Işığa kapat," diye fısıldadı kız. Tugay onun utandığını bildiği için ışığı kapattı. "Kız doğrulurken, sarsılıyormuş gibi düşüp durdu. Genç adam karanlıkta iyi görürdü, Yüsra elbette bunu bilmiyordu. Ona doğru elini uzattığında, kız sersemledi.
"En azından tuluma ulaşıncaya kadar elimi tut."
Eli havada, karanlıkla bekledi. Yüsra'nın avuçları kalktı ve onun eline bakarak, avucunu büyük ellerine bıraktı. Tugay'ın elleri bir aslanın pençesi gibi küçük ellerine kapandı. Bu zıtlığın verdiği hoşnutluğu içine çekti. Ellerinin donmaya yakın olduğunu anlayınca, genç kızı aceleyle tuluma yönlendirdi. Yüsra tuluma uzanıp, üstünü kapattı ancak fermuarı donmuş elleriyle çekemiyordu. Parmak uçları morarmaya yakındı.
"Onları içeri koy," dedi Tugay. Uyku tulumunun ayak ucuna geçti ve fermuarı çekmeye başladı. Bedeni içinde kaybolana kadar çekti. Eğilerek, karanlıkta zorlukla görünen yüzüne bakmaya çalıştı. Onun da kendine baktığını hissediyordu. Nefesi suratına çarpıyordu.
"Daha iyi misin?" diye fısıldadı. "Isınamıyorum," diyen kızın sesi neredeyse ağlamaklı geliyordu. "Ayak uçlarım karıncalanıyor."
Tugay ayaklarını tulumun üstünden ovaladı. Genç kız itiraz bile etmedi. Tugay bu durumdan hiç hoşlanmadı. Onu konuşturmaya karar verdi. Uykuya hemen dalarsa, şok geçirebilirdi.
"Arada İzmir'i hatırlıyorum," dedi içinin ne kadar dolduğundan habersiz. "Sen de hatırlıyor musun İnci?"
Kız umduğu gibi söylendi. "Bana böyle seslenme."
"Eskiden itiraz etmezdin," derken sesi kırık döküktü. "Eskiden, yalnızca benim incim olacağını söylerdin." Onu öfkelendirmeye çalışırken, kendinin de fokurdadığını fark etti. Ancak ayaklarını ovalamaya devam etti. Onların ısınıp ısınmadığı tulumun dışından hissedemezdi ancak işe yarayacağını biliyordu.
"Eskiden..." dedi kız ve sustu. Tugay onun bu sersemlemiş halinden faydalanmaktan nefret etse de, zorladı.
"Eskiden?"
Kız üzgün bir sesle söylendi: "Eskiden, sen de yalnızca benim olacağını söylerdin."
Hala seninle doluyum, diyemedi Tugay. "Bir şeyler değişti," diyebildi.
"Güzel mi?" diye sordu kız. Tugay anlayamadı. Yüsra öfkeyle güldü. "Güzeldir elbette. İzmir'de reddettiğin kızların hepsi de güzeldi. Bir o kadar da sırada bekliyordu muhtemelen. İçlerinden biridir."
Tugay, kalbi çırpınarak Yüsra'nın kıskandığını fark etti. Ama bu neyi değiştirirdi? Asla olmayacağını söylemişti. Tugay da buna inanmıştı. Gelecekleri olmadığı halde, neden onu kıskanmaya devam ediyordu?
Onu taklit ederek şakacı bir tonla sordu. "Kıskandın mı?"
Kız sızlandı. "Kıskandım." Tugay bazen Yüsra'ya neden aşık olduğunu düşünüyordu. Böyle anlarda anlıyordu. O görüntüsünün ve inanılanın aksine, hazırcevap ve ne istediğini bilen bir kızdı. Ağabeyinin gölgesi üstlerine düşmeden önce de, ne hissetse silahtan çıkan mermi gibi ağzından çıkarıverirdi kelimeleri.
Tugay sessiz kalınca, genç kız söylendi. "Biraz ısındım artık. Teşekkür ederim ama çadırdan çıkman gerek."
"Bu ilk ısınma. Ardından gelecek olan titreme var. Bu hale gelene kadar neden bekliyorsun ki? İnatçılığın o kadar önemli ki, asla yardım istemiyorsun."
"Haklısın," dedi kız asilikle. "Yardım isteyeyim de, benim güçsüz olduğumu söyleyip dur."
Tugay acı acı güldü. Demek ki tavırları genç kızı oldukça etkiliyordu. Sırf onun sözlerinden kaçınmak için yorgunluğunu gizliyordu.
"Sana güçsüz diyecek tek asker bulamazsın burada Tabip Hanım. Çaylar askerler bile şimdi donmamak için tulumlarının içine gömülmüş durumdalar. Kemikleri ağrıyor, sabah nasıl kalkacaklarını düşünüyorlar. Kadınların doğası gereği daha naif olduğunu düşünürsek, sana güçsüz demekten çok, şaşkınlıkla dirayetini izliyorlar."
"Bunları beni sakinleştirmek için mi söylüyorsun?" Tugay üşümeye başladığını fark etti. Çadırın içi dışarıdan daha iyiydi ancak yine de buz gibi soğuk aşağıdan çekiyordu. Hafifçe irkildi ve kızı cevapladı.
"Sakinleşmezsen ne olacak İnci? Beni askerimin önünde azarlayacak mısın?"
Kız "Hıh" çekti. "Buna çok az var."
Tugay artık dayanamayacağını anlayınca, "Sanırım bende donmak üzereyim," diye kıza bildirdi. "İki dakika senin tulumunda ısınayım, sen de uyumamaya çalış."
"Ne kadar düşüncesizim. Sen de üşümüş olmalısın. Çadırına gidebilirsin, ben uyumam."
"Hı hı," dedi Tugay alayla. Kızın sesi şimdiden uykulu geliyordu. "Yalnızca bir saat daha Tabip Hanım. Sonra uyuman için izin vereceğim."
Kelimelerinin samimiyeti ortaya derin bir sessizlik düşürdü. Onunla uyuyacakmış gibi bir his verdi. Şuan aslında, ona yakın bir şey yapıyorlardı. Yüzünü ateş bastı. Çok tehlikeli sularda yüzüyorlardı. Üstelik, Tugay'ın Yüsra gibi süzgeci yoktu. Ona bir kere yakın olursa, tüm kuralları yıkmaktan korkuyordu.
Tuluma girdi. "Fermuarı kapanmıyor," diyen Yüsra'yı cevapsız bıraktı. Işığı yakınına getirdi ve hafifçe açtı. Fermuarı tamir etmek bir dakikasını aldı. Sonra tuluma girdi ve boynuna kadar çekti. İçine girince, çok büyük bir hata yaptığını fark etti. Kendine, Yüsra'nın kokusuyla dolanmış bir koza örmüştü. Baldan tatlı, çiçeklerden daha güzel kokan ancak zehirli bir koza... Derin derin soludu ve yan döndü. Bu da bir hataydı. Yüsra dönmüş ona bakıyordu. Koca tulumun içinde küçücüktü. Başına başlığa benzer bir şey takmıştı. Genellikle tesettürlü polislerde gördüğü, kaymayan bir tür eşarptı. Yüzünü sarmalamış ve o güzel gözlerini daha büyük gösteriyordu. Üşümekten kızarmış burnunu tuluma gömmüştü, sadece gözleri açıktaydı. Ve ona bakıyordu.
Bir süre sessizce birbirlerine kısa bakışlar attılar. Her seferinde ikisinden biri gözlerini kaçırdı. Tugay en sonunda gözlerini kaçırmaktan vazgeçti ve onun güzelliğini yudum yudum içti.
"Feneri kapatman gerek," dedi kız uykulu bir sesle. Genç adam itiraz etti.
"Kapatırsam ikimizde uyuruz."
"Uyumam," kız itiraz ediyordu ama sesi uykulu geliyordu. Tugay onun donma tehlikesini atlattığını biliyordu artık, çünkü nefesi normale dönmüştü. Ama çadırı terk etmek istemedi. Bu kozayı sevdi. Onunla yan yana uyumayı sevdi.
"Biraz daha açık kalsın," diye mırıldandı Tugay, onu biraz daha görmek istediğini söyleyemedi. "Soruma cevap vermedin."
"Kaçıncısına?" diye alay etti Yüsra. Tugay gözlerini devirdi ve küskünlükle sırtını ona döndü. Yüsra iç çekip fısıldadığında, bütün kemikleri ısındı.
"İzmir'i bana hatırlatmana gerek yok Komutan. Tek bir anını bile unutmadım."
Tugay nemlenen gözlerini tuluma sürdü. "Her şeyin orada biteceğini bilseydik nasıl davranırdık sence?"
"Her şey orada bitmedi," diye fısıldadı kız. "Her şey, bitmedi."
Tugay anlayamadı ama irdelemedi de. Bitmişti işte. O ağabeyini seçmiş, Tugay'ı geçmişte bırakmıştı. Ve bahsettiğine göre, yeni adayları bekliyordu. Tugay bu fikirden nefret etti. Üstelik, o bahsi geçen aracılar bir haftadır Yüsra'nın kapısını aşındırıyorlardı.
Tugay onun uyuduğunu ayrımsadı. Tulumda güçlükle döndü. Kendi gibi iri bir adam için ufaktı. Fenerin hafif beyaz ışığı yüzünü okşuyordu. Kafası hafifçe yana kaymış, gamzesinin bulunduğu yanağını gizlemişti. Tugay o gamzeyi en son ne zaman gördüğünü anımsayamadı. Eskiden ona her baktığında gülümseyen kız, bu aralar öfkesiyle baş etmekle öyle çok uğraşıyordu ki, somurtmadan Tugay'a bakamıyordu.
Tugay hüzünle gülümsedi ve yanağını, sanki onun elleriymiş gibi tulumun kenarına dayadı ve iç çekti. Üç sene boyunca özlediği, göremeyeceğini düşündüğü, asla aklından silinmeyen ve ona eziyet etmeye devam eden gizli rüyası, şimdi sahibi ve hemen yanındaydı. Bu ya düşlerin en güzeli, ya da kabusların en beteriydi. Tugay uykuya dalarken gülümsüyordu. Uykuya daldığını bile fark edemiyordu. Özlediği koku ve özlediği görüntü, onu huzurlu bir uykuya çağırıyordu.
...
Erkek sesleri. Bir grup erkek sesi yükseldikçe yükseldi. Çadırın kapısı çalınıyormuş gibi hışırdadı. Yüsra telaşla doğruldu. Tulumun içinde olduğu için bunu yapamadı ve yere geri yuvarlandı. Bir solucan gibi sarmalanmış ellerini içeriden çıkarmaya çalıştı ama altına sıkıştığı için daha çok döndü. Sert bir şeye çarpınca durdu ve soluklandı. Çadırda ne aradığını, dün gece neler olduğunu hatırlamak için o anı seçmişti. Aniden çığlık atmak istedi. Çarptığı beden Tugay'a mı aitti!
"Sana da Günaydın Tabip Hanım."
Yüsra zorlukla doğruldu. Kollarını çıkaramadığı için oturmuş solucanı andırıyordu. "Senin halen burada ne işin var!" derken suratının kıpkırmızı kesildiğine emindi. Hem çabalamış, hem de utanmıştı. Üstelik herkes uyanıktı! Onların çadırda olduklarını anlamışlar mıydı?
"Komutanım," dedi kendini doğrulayan asker kapının dışında. "Bugün ilk kez geç kaldınız."
Tugay önce ona, sonra kendine, sonra kapıya baktı. Aynı anda Yüsra ellerini içeriden kurtarıp kulaklarına kapattı çünkü adam lanetler yağdırıyordu. Asla uykuya dalmadığını, nasıl böyle bir hata yaptığını da devamında kendine soruyordu.
Yüsra onun hızla tulumdan çıkmasını, karışık kısa saçlarını karmasını izledi. Sinek kaydı tıraşı hafifçe kirli sakala yer bırakmış, uykudan kızarmış gözleri her ne kadar yeni uyanmış olsa da şimşek gibi bakıyordu. Belli ki erken uyanmaya oldukça hazırlıklıydı.
Yüsra hafifçe çadırın kapısına baktı. Hava daha aydınlanmamış görünüyordu. Geç mi kalmıştı? O sırada, telefonunun alarmı uyardı. Yüsra ekrana baktığında, sabah ezanı vaktini gördü. Tugay da onun gibi telefonun ekranına göz atmıştı.
"Şimdi kolaysa bu çadırdan çık," dedi Tugay kendi kendine iç çekerek. "Ve onlara neden burada olduğumuzu anlat."
"Hepsi senin hatan," dedi Yüsra dişlerini sıkarak. "Hani uyumayacaktın?"
"Seni zatürreden koruyan adama ne güzel latifeler ediyorsun. Üstelik seni ben de suçlayabilirdim: 'Merak etme, uyumam'"
Onun sesini garip bir alayla taklit edince Yüsra onu taklit ederek gözlerini devirdi. İçindeki paniği susturmaya çalıştı. "Onları uzaklaştıracağım," dedi Tugay anlamış gibi. "Önce seni şu kozadan kurtaralım."
Yüsra'nın yanına çöktü. Tulumun ucunu açmak içinde eğildiğinde, Yüsra başını geriye çekmek zorunda kaldı. Bonesi ve boyunluğu takılı olsa da, oldukça garip göründüğüne emindi. "Solucana benziyorum," diye adamı da bu durumdan haberdar etti. Adamın dudağı hafifçe seğirince, kendi dudağı da seğirdi. "Amacım size hakaret etmek değil. Aksine konforlu ve en sıcak yolu bulmuşsunuz ancak belli ki uyku tulumunu öğrenmem zaman alacak."
Adamın tebessümü soldu ve gözlerini kaldırıp, gözlerine baktı. Yüsra onun bir şey diyeceğini anladı ve gözlerini kaçırmaya çalıştı. Adam çenesini kaldırarak yalvarır gibi itiraz ederek, onu karalarına kitledi. "Öğrenmesen Yüsra," dedi ciddiyetle. "Keşke öğrenmesen."
Yüsra boğazı düğümlense de gözlerini kapatarak itiraz etti. Onun neden kendini uzakta istediğini artık daha iyi anlıyordu. Genç adam onu öyle bir geride bırakmıştı ki, artık önüne bakmak istiyordu. Yüsra'nın izin vermesini, uzaklaşmasını istiyordu. Genç kızın içi öfkeyle köpürdü. Kendisi unutmak şöyle dursun, geleceğini bile kaybetmişken, onun başka bir kadınla mutlu olacağını bilmek içini kavuruyordu.
Eskiden aşıkların sözlerini okurdu. "O mutlu olsun, bensiz olsun," gibi saçma aşık sözleri. Bu aşk değildi. Bu yalnızca vazgeçiş olurdu. Yüsra onu başkasıyla görmektense, kızgın yağlara atılmayı tercih ederdi. Eğer öyle bir şey olacaksa, işte o zaman bu diyarı terk ederdi. Onun gözlerinin önünden ancak başka bir kadının yüzüğünü parmağına takarsa, giderdi.
Adam iç çekerek çadırdan çıkmadan önce mırıldandı. "Benden on beş dakika sonra çık."
Yüsra öyle yaptı. Ancak maalesef şüphelendiği gibi aynı çadırdan çıktıklarını gören bir dizi asker oldu. Hatta içlerinde Çetin bile vardı. Oldukça öfkeli görünüyordu.
Devam edecek...