

3. Yıl Önce
Tugay ona tartan gözlerle bakan, sevdiği kadına bariz şekilde benzeyen anca sevgiden çok, öfke ve nefret saçan ela gözlere baktı.
Öfkeli olduğu gözlerinden değil, soluğundan, duruşundan, daha doğrusu kaskatı bedeninde oynayan sağ ayağından belliydi. Kız kardeşi yanında olmadığına göre, Tugay onun korumacılığını hafife almıştı. Genç adamı oracığa yığmak istiyor gibiydi.
"Buyurun," dedi Tugay ellerini nereye koyacağını bilemeyerek. Babası katı bir askerdi, annesi de aynı katılıkta iş kadınıydı. Tugay kimsenin önünde korkmamayı, onlara hesap vererek öğrenmişti. Seneler sonra ilk kez, oldukça tedirgin hissediyordu.
Orta yaşlarında olması gereken adam, oldukça genç görünüyordu. Öyle dinç bir duruşu vardı ki, Tugay subay arkadaşları arasında bile böyle tehditkar duruşa sahip kimsenin olmadığını düşündü.
"Tugay Öncü değil mi?" Adam çenesini kaşıdı. Gözleri kan çanağıydı. Tugay ona soy ismini söyleyip söylemediğini hatırlamıyordu, ancak adam sonradan konuşmaya başlayınca, söylemese bile bu paranoyak ağabeyin bulacağına kanaat getirdi. "Nerede okuduğunu, kaç yaşında olduğunu biliyorum. Gittiğin yolu biliyorum. Karakterini bile az çok çözdüğüme eminim. Şimdi söyle bakalım, senin gibi bir adamın, benim kız kardeşimle ne işi olur?"
Bu aşağılama mıydı? Yoksa aralarında ki sınıf ve inanç farklılığına mı değiniyordu? Tugay ağzını açarsa, çok kötü kelimelerin çıkmasından korktu. Öfkesine sık yenilirdi. Ağzının filtresi yoktu. Sevdiği kızın ağabeyi karşısında- ne kadar öfkeli bir ağabey olursa olsun- kelimelerine dikkat etmek zorundaydı. Derin bir nefes aldı.
"Onu tanımak istedim," dedi en basit tabirle.
"Tanımak?" Adam çenesini kaşırken, tehditkar bir tavırla gülümsedi. "Hangi sıfatla?"
"Bir erkek, bir kadına alaka duyduğunda nasıl tanımak istiyorsa, öyle." Eyvah, diye düşündü Tugay. Sesi şimdi öfkeli çıkıyordu ve buna engel olamıyordu. İçinden bir ses, İncisinin sadece ona ait olduğunu haykırıyordu. Günü gelecek, onu kollarına alacak ve ağabeyi dahil, kimseye hesap vermeyecekti. Ancak bir sorun vardı. İnci, bu ağabeye öyle çok değer veriyordu ki, onu aşmaktan çok, takdirini kazanmak zorundaydı.
"Bakın efendim," dedi terli ellerini silmemeye gayret göstererek. Bu zayıflık gösterisi olurdu. "Amacım kardeşinizle eğlenmek falan değil. Onu gördüm, kendime yakın hissettim ve tanışmak için peşine takıldım."
Oradaki ayrıntıyı anlatmak istemedi. Aslında, Yüsra da en az Tugay kadar konuşmaya istekliydi. Ama bu ağabeyin, böyle konularda katı olduğu belliydi.
Parktan geçenlerin garip bakışları altında, adam telefonunu çıkardı. Hızlı hızlı mesaj attı ve telefonu yeniden cebine iliştirdi. Tugay, Yüsra'nın ne durumda olduğunu merak ediyordu. Ona zarar vermeyeceğini söylemişti ama buraya getirmemiş, onlarla beraber yüzleşmemişti.
"Yüsra'yı zan altında bırakmayın," diye sözlerini sürdürdü sırtından ter boşalırken. "Tamamen benim taşkınlığımdan o mesajlar."
Ona ona doğru öyle bir yaklaştı ki, Tugay eğer eğitimini almamış olsaydı, geriye doğru tökezlerdi. Yerinde dimdik bekledi. Adamın kızaran ela gözleri kendi gözlerini delerek bakıyor, çenesinin gıcırtısı kulaklarına doluyordu.
"Benim adım Yusuf," dedi kelimeleriyle suratına sille atıyormuş gibi keskindi ses tonu. "Yusuf! Benim Demir yanımı görme. Sözcüklerini ona göre seç delikanlı. Ben ömrümdeki en değerli varlığıma, kız kardeşime ne el kaldırır, ne de bir yabancının sözcükleriyle onu zan altında bırakırım."
"O zaman neden onu da getirip, bizi beraber yüzleştirmediniz?" diye cesaretle sordu Tugay. Adam da bu cesarete şaşırmış gibiydi. Belli ki, genellikle karşısında sinen insanlar görmüştü.
"Sence kız kardeşimi apaçık gizli saklı ilişkilere alet etmeye çalışan bir adamın gözleri önüne ellerimle getirir miyim?"
"Gizlemek istemedik," Tugay tam ona, zorba bir ağabey gibi davranmasa, ona cesaret edip anlatacaklarını söyleyecekti ki adam sözlerini kesti.
"Seni Yüsra tanıyamaz." Geriye çekildi ve yeniden telefonunda bir şeyler yazarken, onu hafife alıyormuş gibi yüzüne bakmadan konuştu. "Yüsra, ömründe pek çok insanı tanımadan sever. İlk iyi taraflarını görür. Herkesi kendi gibi sanır. Bir meleğin kalbine sahiptir, karşısında kurt sürüsü dursa, avuçlarına aş doldurup onları beslemeye girişir."
Tugay ne demek istediğini anlıyordu. Yüsra'yı seviyordu. Sevdiği gibi, onu tanıyordu da. Ağabeyi kız kardeşini ne kadar iyi tanıdığını Tugay'a apaçık göstermişti. Ama sonraki sözleri zehir gibiydi.
"Karşında ne görüyorsun bilmiyorum ama ben on ömre bedel bir ömür yaşadım. O ömrün içinde vaktiyle senin gibi bir adamdım." Tugay'a tartarak baktı. "Yüsra naziktir, sevgi doludur; ahlaklıdır ve öyle dengeli, güzel bir hayatı hak ediyordur ki, benim gibi bir ağabeyi olduğu için bile zamanında acı çekmiş olması, onun bu hayatta ki son acısı olmalı. Anlıyor musun beni?"
Tugay anlıyordu. İşte bu canını daha çok yakıyordu. Ama kalbi bağırırken, sözcükler de kalbinin yankısı gibi dudaklarından çıktı.
"Onu hak edeceğim."
Adı Yusuf olan bu adam, ellerini arkasında bağladı ve sabır diler gibi gözlerini yumdu. "Seni önce ben tanıyacağım," dedi emir verir gibi. Tugay öfkelense de çenesini kasarak sustu. "Aileni de mümkünse. Tabi niyetin 'sadece eğlenmek' değil diye tahmin ediyorum."
"Değil." Tugay bile keskin cevabına şaşırdı. Evlenmeye ne ara böyle istekli olmuştu? Hele ki ucunda böyle bir adamın saçma sınavlarından geçmek varken.
"Şimdi telefonunu çıkar. Kardeşimin numarasını sil."
Tugay, öfkeyle avuçlarını sıktı ve kaskatı bekledi. "Ben emirleri yalnızca Komutanlarımdan alırım."
"Bir de subaysın değil mi?" Sanki bu daha da kötü bir kapıya yol açıyormuş gibi şakaklarını sıkıştırdı. "Neyse, onu sonra konuşacağız. Eğer şimdi gidip kardeşime rızam olmadığını söylersem, seni bir kalemde sileceğini biliyorsun değil mi?"
Tugay öfkeyle adama saldırmamak için daha çok kasıldı. Ama doğruyu söylediğini biliyordu. Yüsra için baba figürü olan bu adam, ne derse genç kız o yola girerdi. Tugay, İncisinin onu öyle çok sevmesini isterdi ki, ağabeyinden bile çok. Öyle çok ki, kim ne derse desin onu seçsin...
Hışımla telefonu çıkardı ve numarayı sildi. Aklında, ezbere bildiğini söylemedi. Muhtemelen ağabeyi de tahmin ediyor ancak güç gösterisinde bulunuyordu. Tugay'a nerede durması gerektiğini hatırlatıyordu.
"Peki ya beni tanıdığınızda sevmezseniz?" diye sordu.
Yusuf denilen ağabey ona dik dik baktı. "Benim yaşattığımı, kız kardeşime yaşatmana izin vermem. O kadar güçlü değil."
"Kim kadar?" diye sordu şaşırarak. Adam onu geçiştirdi.
"Haftaya ailenle gelirsin, bizlere kendini tanıtırsın. Yüsra gizli kapaklı şeyler yapacak bir kız değildir. Onu hasta eder. Onun hatırı için sana bu yolu açıyorum. Ama açıkça sana baktığım her dakika, eski kendimi görüyorum ve bu beni daha çok şüpheye düşürüyor."
"Şüphelerinizle bu işe başlarsak, bu yolun sonu nasıl iyi bir yere çıkacak?" Tugay bazen dürüstlüğünden nefret ediyordu. Adamın eski hali nasıldı ki? Neden Tugay'a ciğerini biliyormuş gibi davranıyordu.
"Eh, on ömür yaşamak da adamı bu hale getiriyordu. Daha sen bir gün öncesine bakarken, ben senin beş yıl sonraki halini tahmin edebilirim. Ama Yüsra asla bana karşı böyle bir harekette bulunmazdı. Umuyorum ki, benim görmediğim bir şey görmüş olsun."
Tugay ömründe hiç bu kadar zedelenmeyen onurunu ayaklar altından topladı ve adamla kısa bir baş selamıyla vedalaştı. Adam o gidene kadar arkasından baktı. Tugay, kendini kapağı açık bırakılmış, herkesin okuduğu ve ezbere bildiği bir kitap gibi hissediyordu. Üstelik içeriği de pek beğenilmemişti. Tekrar rafa kaldırılmak üzere, sayfalarının kenarı katlanmaktan zarar görmüş, sayfalar da tutkalından ayrılmak üzereydi. Annesi ve babasını o eve götürmek mi? Tugay, şimdiden kaybedeceği savaşa adım atmak üzereydi.
Telefonunu çıkardı bir tane bile resmi olmamasının öfkesiyle, eski mesajları açtı. Onun, "Seninim," dediği son mesajında parmağını gezdirdi. Umuyordu ki, bu son sözleri olmayacaktı.
...
Yüsra, Tugay onlara ziyarete gelmeden önce yabancı bir numara tarafından arandı. Heyecanla telefonu açtı çünkü günlerdir ne mesajlarını okumuş, ne sesini duymuştu. Ağabeyinin onu tehdit ettiğini tahmin ediyor, bir yandan da bu haftanın sorunsuz geçmesi için dua ediyordu. Görüşmeleri pek olumlu geçmemiş gibiydi ama yine de ağabeyi onlara bir şans vermişti.
Koşarak ahırların arka tarafına ilerledi ve telefonu cevapladı. "Efendim?" dedi heyecanla, o olmasını umarak. Ancak profesyonel diksiyonda bir kadın sesi onu şaşırttı.
"Yüsra Soylu ile mi görüşüyorum?"
"Buyurun," dedi Yüsra tedirgin olarak. Karşı taraftan bir iç çekiş yükseldi. Tahammülsüz ve adeta kükremeye hazır bir sesti.
"Nasıl oluyor bilmiyorum ama oğlumun daha önce dönüp bakmadığı tipte bir kızın ağabeyiyle tanışmaya zorlanıyorum."
"E-efendim?" Yüsra titreyen elini kalbine iliştirdi. Onunla ilgili pek bilinmeyen bir şey vardı. Çocukken maruz kaldığı şiddet görüntüleri yüzünden, kavga etmeyi sevmezdi. Kavga edilen yerlerde titrer, kaygı nöbetleri geçirir ve konuşamazdı. Gözleri dolmaya başladı ve bir kolu, üşüyormuş gibi titredi. Kadın, ondan apaçık hoşlanmayan anneydi.
"Ben Tugay'ın annesi Perihan Öncü." Yüsra, sanki bu ismi bir yerden duyduğunu anımsıyor ama bir türlü çıkaramıyordu. Üstelik sesi de tanıdıktı. "Ömrümde senin gibi kaç kız gördüğümü biliyor musun sen? Oğluma yanaşmaya çalışan, bizi basamak gibi kullanan kaç kız gördüm biliyor musun? Üstelik, onların standartları bize yakındı."
Kadın onu dinlemeden konuşmaya devam ediyordu. Sözcükleri göğsünü tokatlıyormuş gibi Yüsra yavaş yavaş çöküyordu. Sırtını ahırın duvarına yasladı. Atlar, onun acısını hissediyormuş gibi kişnemeye başladı. Ağabeyinin çiftliği onu genelde ferahlatırdı. Şimdi kasvetli ve karanlık hislerle, bütün olumlu hisler gölgelendi.
"Üstelik kılığını da gördüm. Onun mesleğini biliyorsun değil mi? Seni kafana taktığın o bez parçasıyla nasıl yanında taşıyacak hiç düşündün mü? Onunla alay etmelerini mi istiyorsun? Bizim çevremizde bir tane bile sen gibisi yok. Nasıl yanımda götürür, bu benim gelinim derim aklın alıyor mu?"
Yüsra yutkundu. "Tugay beni böyle gördü." Cesaretine şaşırdı ama ona hayranlıkla bakan Tugay'ın gözlerini anımsayarak, burukça gülümsedi. "Siz nelerden hoşlanıyorsunuz bir gelinde bilmiyorum efendim ama Tugay'ın kendi eşine karar verme hakkı var. O da beni seçti."
"O seni sahiden tanıyor mu?" Yılgınca bir şeyleri çarpıyordu. Belli ki kadın da en az Yüsra kadar bu konuşmadan hoşnutsuzdu. "Sen onu tanıyor musun? Hiç elini tuttun mu? Gözlerine adam akıllı baktın mı? Nasıl uyur, ne yer biliyor musun?"
"Hislerim bana doğru bir adam olduğunu söylüyor. Geri kalanını ancak onunla evlenirsem öğreneceğim."
"Oğlumu kumarına alet mi edeceksin?"
"Evlilik kumar değildir efendim. Haktır. Üstelik, kim eşini büsbütün tanır ki? Onunla yaşlandıkça, huylarınız şekillenir ve harmanlanır."
"Annesi olmayan, babası mahpusta yatan, toy bir kızın sözcükleri bunlar."
Yüsra gözlerinden akan yaşı elinin tersiyle silerken fısıldadı. "Ben ne istiyorsunuz?"
"Oğlumu bu işten sadece sen vazgeçirirsin. Belli ki onun aklı bir karış havada asılı kalmış. Acı ama gerçek bu sözcüklerim. Senin aile tipin de, karakterin de bize uygun değil. Üstelik o kılığınla oğlumun yanına yakışacağını gerçekten sanıyor musun? Aklını başına al genç hanım. Bu kitaplarda okuduğun masalsı bir hikaye değil. Oğlumu mutsuz etmene izin vermem. Git kendine kumar oynayacak daha sığ, gelişmemiş bir adam bul. Birbirinizi paklarsınız."
Telefonu üstüne kapattı. Yüsra oraya çöktü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Ne kadar süre ağladığını bilmiyordu. Onu yengesi buldu. Sarıp sarmaladı ve acısını dindirmeye yetmeyecek ama hafifletecek sözcükler fısıldadı. Yüsra ona kadının söylediklerini söylemedi. Ama yengesi anlamış gibiydi. Yüsra'yı hep anlardı. Son günlerde aklını başından alan adamı da hissetmiş olmalıydı. Hatta ağabeyinin korumacılığını mantıksız bulduğu anlarda hep Yüsra'nın tarafında olurdu. Ancak Yüsra düşününce, ağabeyinin haklı çıkmaya başladığını gördü. Tugay'ı gerçekten tanıyor muydu? Onun böyle bir annesi olduğunu bile bilmiyordu.
O gün şiş gözlerle yemeğini yerken, ağabeyi muhtemelen neden ağladığını anladı. Onu sıkıştırmadı ama Erva yengesinden öğreneceğini biliyordu. Umuyordu ki, bu Tugay'ın gelişini etkilemesin. Yüsra ağabeyinden hiçbir şey saklayamazdı. Saklamak da istemiyordu. Bu hayatı beraber aşmışlar, beraber bu yaşa gelmişlerdi. O Yüsra'nın en güvenilir merdiveniydi. Yüsra'nın kötülüğünü asla istemezdi.
Yemek bitti, Yüsra yeğenleriyle oynarken ağabeyinin onları seyrettiğini hissetti. Adamın gözleri hüzünlü bakıyordu. Yüsra böyle anlarda, ağabeyine annesini hatırlattığını biliyordu. Yeğenleri oyuna dalmışken sordu.
"Neye benziyordu?" Bunu arada sorardı. Ağabeyi de onun önüne bir resim çizerdi. Babası tüm resimleri yakmıştı. Annesini anımsayacağı hatıraları yoktu.
"Saçları seninki gibi altın gibiydi. Kirpikleri de."
"Sana da benziyor muydu?"
"Gözlerimizi ondan almışız." Zorlukla yutkundu. Koca bedenini yanına getirdi ve yerde, çocuk odasının halısı üstünde bağdaş kurdu. Kızının oyuncaklarından birini eline alıp, uğraşmaya başladı. Ama aklı başka bir yerde gibiydi. "Saçlarım da biraz benziyor ama seninki kadar değil. Ben daha çok, o adama benziyorum."
"Sadece görüntün ağabey." Yüsra eklemleri beyazlayana ellerini birleştirdi.
"Eskiden karakterimde de iz bırakmıştı." Pencereden yansıyan güneşe bakarken burukça gülümsedi. "Erva'ya çok acı çektirdim."
Yüsra bundan neden bahsettiğini anlamayarak kaşlarını çattı. "Ondan bir ömür özür dilesem de, yaptıklarımın telafisi olmazmış gibi geliyor. Öyle dik kafalı bir adamdım ki, aklım başıma gelene kadar önce ona, sonra çevremdeki herkese zarar verdim."
"Öyle deme ağabey. Çocuktuk. Bir pusulamız yoktu."
"Ama sen hep içinde annemi taşıdın," diye sözlerini sürdürdü ağabeyi. "Hep usluydun. Anlayışlıydın. Affediciydin. Benim taşkınlıklarımın seni değiştirmemesi Allah'ın bana hak etmediğim halde verdiği bir ikramdı."
"Sen olmasaydın, ben olmazdım," dedi Yüsra ağlamak üzereydi. Yusuf onun şiş göz kapaklarına bakarak gözlerini tekrar pencereye çevirdi.
"Annemizin gözleri de sürekli şişerdi. Bu halinle bana onu daha çok hatırlattın."
Yüsra, ağabeyi ona vursa canı daha az yanardı. İma ettiği şeyi anlamamak imkansızdı. Tugay'ın ve ailesinin, Yüsra'yı yiyip bitireceğinden korkuyordu. Yüsra apaçık Tugay'la ilgili konuşmazdı. Utanır, korkardı. Bu sebepten sessiz kaldı. Ağabeyi mırıldandı.
"Parmakların da ona benziyor. Resim çizmekten midir, yoksa doğuştan mı bilmiyorum damarları seçilecek kadar inceydi. Bir de şu..." dedi göz kenarımdaki gamze yerini gösterirken. "Gülünce, kimsede görmediğim bu gamze. Bir tek sende ve onda var. Elmacıklarınızın üstünde. Öyle güzel ki, sen güldüğünde hep annem gülüyormuş gibi geliyor." Yüsra'ya uzun uzun baktı ve kararlılıkla gülümsedi. "Senin hep gülmeni istiyorum."
"Hayatta her daim mutluluk yoktur ağabey," dedi Yüsra dürüstlükle.
"Eğer ben de Yusuf'sam, seni derin mutsuzluklardan korurum."
"Senin bir ailen var. Çocukların, sevdiğin eşin. Her daim beni gözetemezsin."
"Yeterim. Sana da onlara da. Ben sizin için nefes alıyorum."
Yüsra, "Yapma ağabey," demek istedi ama hüzünle gülümsedi. Ağabeyinin sırtında kambur olmak istemiyordu. Kendi kamburunu kendi taşırdı, ağabeyi vaktiyle yeterince onu taşımıştı. Artık sırtından inmek zorundaydı. Artık kendi yüklerini sırtlamak zorundaydı.
İki gün sonra, ağabeyi karşısında durmuş bu ilişkiyi tasvip etmediğini söylemişti. Tugay, tek başına gelmişti. Yüsra her şeyi mutfak kapısından izlemişti. Ağabeyi oturup onun gözlerine, "Bunu diyordum," der gibi bakarken, Tugay'ın çaresizliğini tüm bedeninde hissetmişti.
"Ailen kabul etmezken nasıl onaylamamı bekliyorsun?" diye sordu ağabeyi.
"Yüsra kabul ederse ailem olmadan da onu yaşatırım." Yüsra gözlerinin nemiyle, onun güçlü sırtını izledi. Güçlü görünüyordu ama Yüsra onun gerginliğini kemiklerine kadar hissediyordu. Kız çocukları, babalarına benzeyen adamlara aşık olur, sözü şimdi anlam kazanıyordu. Yüsra için babası ağabeyiydi. Tugay da, tıpkı ağabeyi gibiydi. İyi özellikleri kadar, inatçılığı ve katılığı da benziyordu. Yüsra muhtemelen kendi yerine konuşacak, kendini koruyacak, güçlü karakterde birine çekilmişti. Ama şimdi bu çekim korkunç bir çarpışmaya sebebiyet verecekti. İki inatçı adam, asla sözünden vazgeçmezdi.
"Annenin ve babanın gelmeyerek bizi hor görmesini bir kenara atarsak; onu nerede yaşatacaksın? İlk görev yerin muhtemelen sınır olacak. Önünde güzel bir meslek ve gelecek varken, seninle tehlikenin içinde yaşamasını mı istiyorsun?"
"Ne demeye çalışıyorsunuz?"
"Ben kız kardeşimi tehlikenin içine atmak için büyütmedim. Senin ailenin hiçe saydığı o kıza, benim korkumdan asla yaklaşamayan ne adamlar var biliyor musun sen?"
"O adamları değil, beni kabul etti."
"Öyle mi?" Yusuf ağabeyi ağaya kalktı ve elini arkasına bağlayarak bağırdı. "Yüsra!"
Onları aralıktan izleyen Yüsra yerinde sıçradı. Asla olmasını ummadığı o an geliyordu ve genç kız ne yapacağını bilmiyordu. Titrek bacaklarıyla ağabeyine doğru yürüdü. En güzel, yeşil elbisesini giymişti. Görünüşünü o kadar özen göstermişti ki, umutları ayaklar altına serilirken bile, Tugay'ın onu görüp, takdir etmesine, beğenmesine ihtiyaç duymuştu. Zamanla onun da annesi gibi düşünmeye başlamasından korkmuştu. Böyle korktuğu için de kendinden utanıştı. O Allah için örtünmüş, en doğru şekilde kendini muhafaza etmişti. Kendini üstün görmeliydi, böyle küçümsemelere mahal vermemeliydi. Ama kadınlık duyguları sözcükleri sindirememişti. Tugay'ın bir çok seçenek arasında, neden onu seçtiğini sorgulatan duygular...
Yüsra ağabeyinin önünde, Tugay'ın bir insan boyu mesafe yanında durdu. Sağ kolu karıncalandı çünkü ona daha yakındı. Teni ısındı. Yanakları yanıyordu. Onu günlerdir görmemiş, sesini işitmemiş, mesajlarını almamıştı. Genç adam ağabeyi her ne dediyse, ona uymuştu.
Ağabeyine bakamadı. Eliyle eteklerinin katlarıyla oynadı. Ağabeyi boğazını temizledi. "Sana dürüstçe fikrimi söyleyeceğim. Sonra karar senin," dedi. Yüsra ağlayarak kaçmak istedi. Kararı ona bırakamazdı. Üstelik içinden bir ses, oldukça kötü kelimelerin geleceğini söylüyordu.
"Annesi ve babası seni kabul etmeyen, daha bir meslek sahibi bile olmayan bu adamı kabul etmene rızam yok. Üstelik inançlarına saygı bile göstermiyorlar. Çevresinde kabul görmeyeceğin de ortada. Üstelik, ben de onların çevresinde kabul görmeni istemiyorum. O sığ insanların arasına girmeni istemiyorum. Senin için daha iyi gelecekler, daha onurlu seçenekler var."
"A-ağabey?" Yüsra çatlak sesle, itiraz eder gibi sordu. Yusuf kendinin aynası gözlerini ona dikti.
"Şimdi, burada karar ver," dedi ağabeyi. "Ne dersen dinleyeceğim Yüsra ama benim rızam yok."
Yüsra yutkundu. Ömrünün en zor günü, bu gündü. Daha önce karar vermek zorunda kalmamıştı. Ağabeyi genelde onun için en doğru kararları verirdi. Kolay yönelendirilir, bulduğuyla mutlu olurdu. Kalbi böyle ağrımazdı. Mutlulukla hayatını ellerine teslim ederdi. Gözlerini hafifçe kenara çevirdi. Bir el yumruk olmuş, onun cevabını bekliyordu. Ağlamak üzereydi. Başka bir çare olmadığı için, arada kaldığı için hiçbir seçenek ona mantıklı gelmiyordu. Ama ağabeyi ona bakıyordu.
Gözlerinin önünden çocuklukları geçti. Annesinin yüzünü anımsamasa da, ağabeyini hep iyi hatırlardı. O saçlarını tarardı. Ateşlendiğinde onunla ilgilenirdi. Ona ihtiyaç duyduğu kucaklamayı verirdi. Büyüdüklerinde onu elleriyle okuttu. Geleceğini inşa ederken, tüm olumsuzlukları ondan uzak tuttu. Babaları hapse girene kadar, Yüsra'ya asla yaklaşmasına izin vermedi. Yüsra kalbinin çığlıklarını geçmişin daha gürültülü çığlıklarıyla bastırdı. İçindeki karmaşa dışarıya sadece su sözcüklerle yansıdı.
"Sen ne dersen, o ağabey."
Yusuf omuzlarını kaldırdı ve başıyla onayladı. Kardeşiyle gurur duyar gibiydi. Yüsra, içinin kıyametini ağabeyinin nasıl görmediğini anlamadı. Normalde onu iyi tanırdı. Kardeşi üzüldüğünde, dünyaları yıkardı. Genç kız şimdi kahrından ölmek üzereydi ama ağabeyi, bu iş olmadığı için mutlu görünüyordu. Onu suçlayamazdı üstelik. Bu iş olmadı diye sevinecek bir anne-baba daha tanıyordu. Onu kabul etmemiş, ailesinin onurunu ezmişlerdi. Yüsra, ne göreceğini bile bile hafifçe yan döndü.
Kapkara gözler gözlerine acıyla bakıyordu. Yüsra onun daha önce bu hissi onda görmemişti. Aşık, hayran, sevgi doluydu gözbebekleri eskiden. Şimdi öfke ve nefret dipsiz bir kuyuymuş gibi kaşlarının altından, onu vefasızlığın kör karanlığına çekiyordu.
"Bunu unutma," dedi Tugay, ağabeyinin önünde. "Bu yaptığını sakın unutma."
Yüsra'yı elleri bomboş ve tüm hayalleri paramparça olmuş halde bıraktı. Üstelik haklıydı da. Yüsra, onu karşısına alarak bunu hak etmişti.
...
3. Yıl sonra
Ummadığı misafirler evine geldiğinde, Yüsra anlayışla karşılamaya çalıştı. Ancak kadınların amacını anlayınca, sersemlemişti.
"Oğlum polis," dedi kadın heyecanla ellerini sallayarak anlatıyordu. "Boylu, poslu. Tam birbirinize yakışırsınız. Görev yeri de burası. Gül gibi beraber yaşarsınız."
Yüsra ne diyeceğini bilememişti. Üstelik, bu ilk kez karşılaştığı bir durum değildi. Takıntı derecesinde isteyen çok talibi çıkmıştı. Hakka ağabeyinin bizzat önerdiği biri vardı ki, neyse ki o kişi kendi gönlünün kalemine uygun kişiyi bulmuştu da, Yüsra'yı bu külfetten kurtarmıştı. Çünkü genç kız kimle evlenirse evlensin, onu da kendisini de asla mutlu etmeyeceğini biliyordu.
"En azından bir görüşün. Evlilik yolunun önünü açmak sevaptır, biz de vesile olalım dedik."
Türkçeleri diğerlerine nispeten daha net olan öğretmen hanım onu şaşırttı. Hevesli görünüyordu. "Açıkçası beni çok şaşırttınız," dedi dürüstlükle. "Evlilik niyetim yok. Buraya görevimi layıkıyla yapmak için geldim."
"Görev elbet mühimdir ancak aile çok önemlidir Tabip Hanım." Köyü öğretmeni sanki onun inadını anlıyormuş gibi gözlerine bakarak konuştu. Kırklı yaşlarında, görmüş geçirmiş bir hanımı andırıyordu. "Çocuk istemiyor musunuz? En azından evinizi şenlendirecek çocukların hayalini kurmalısınız."
Yüsra zorlukla yutkundu. Midesine taş oturmuş gibi hissediyordu. Çocuk özlemi içini tüketirken, zorlukla gülümsemeye devam etti. Çocuk istemez miydi? Yeğenleri gibi tatlı, sevecen, kucaklamak istediği çocuklar. Sevgi ihtiyacını gidereceği, onları asla sevgisiz bırakmayacağı çocuklar... Ancak onları hayal ederken hep bir kişiye benziyordu. Bu da demekti ki, çocukları bile sadece o adamla hayal edebiliyordu. Kendinden nefret eden adamla...
"Bir konuşsanız?"
"Konuşsak bile fikrim değişmeyecek, üzgünüm." dedi Yüsra utançla. Başka birini görme fikri bile ihanet gibi geliyordu.
"Yine de emin konuşmayın. Ben zamanla fikrinizin değişeceğini umuyorum."
O gün misafirler gittiğinde, Yüsra düşünce deryasında kaybolmamak için tüm bahçeyi temizledi. Çok sevdiği Ece ablasıyla konuştu. İkiz kızları Erva ve Zeynep'le konuşurken güneşin batışını izliyordu. Bir gurup askeri üniformalı adam bahçe kapısını açana kadar gülümsüyordu. Adamların elleri silahlı, yüzleri katıydı. Yüsra kızlara çaktırmadan telefonu kapattı.
"Buyurun?" dedi aralarında Ramazan'ın da bulunduğu askerlere.
Ramazan öne çıktı. "Bugün ihbarlar aldık. Karakol bugün güvenli değil ancak sizi uyarmamız gerekiyordu. Evden çıkamayın. Çok fazla devriye görevde, evinizin civarında olacak ancak gene de pencereye bile çıkmamanızı istiyoruz."
"Çok mu ciddi?" Yüsra eldivenlerini çıkardı. "Eğer durum buysa, aksine benim karakolda olmam gerek. Bir yaralanma olursa?"
"Ekipmanınızı buraya getireceğiz. Saldırı karakola yapılabilir."
Yüsra bacakları boşaldığı için bir elini evin kolonuna yasladı. Tugay'ın yüzü gözünün önüne geldi. Ramazan anlamış gibi iç çekti ve askerlerine, devriye gezmeleri için bildirdi.
"Onun bu sabah karakoldan ayrılması olanaksız. Özellikle beni görevlendirdi. Sen eve gir, ben bahçede duracağım."
"Bugün hava serin. Nasıl duracaksın?"
"Bunun için eğitildik Tabip Hanım." Burukça gülümsedi. Yüsra kendini işe yaramaz hissetti. GÜn boyunca Ramazan'a yiyecek taşımak istedi. Çay ikram etmek. Ama kafasını pencereye yaklaştırdığında genç adam tıpkı ağabeyinin yapacağı gibi onu azarladı.
Yüsra en sonunda pes etti. Hava zifiri karanlıkken, uyuyamayacağına kanaat getirdi. Üstelil ev buz gibiydi. Neyse ki içeriye bir kova kömür ve odun taşımıştı. Sobasını yaktı, kahve suyu koydu ve yanında getirdiği plakları yere serdi. Güneşlik kapalı olduğu halde, üstüne tuniğini ve başörtüsünü giymişti. Dışarıdan gelen asker sesleri de tedirginliğini artırdığı için, müzik dinlemenin en iyi fikir olduğuna kanaat getirdi. Sanki dünya yanıyor ama Yüsra müzikle teselli buluyordu. Kendini biraz gamsız, sorumsuz hissederek plağı taktı.
Cızırtı sesinin verdiği o huzur, yerine Kamuran Akkor'un sesine bıraktı. "Bir ateşe attın beni, alev alev yaktın beni," diyen sözlerini dinlerken halıya uzandı ve sobanın ışığının yansıdığı tavanı seyretti. Dışarıdan gelen ayak sesleri arttı. Plağın sesini bile deliyordu. Yüsra, anlamaya çalışarak cama yaklaştı. Perdeyi azıcık araladı.
Şarkı, "Umudumdun, dilediğimdin, sen benim gözbebeğimdin." diyordu ki, oldukça tanıdık olan o beden evin çevresinde adeta volta atarken, kendi kendine konuşuyordu. Yüsra pencereye yaslandı ve onun şarkıyı mırıldandığını anladı. "Seni kimler değiştirdi, yüreğinden atın beni."
Gözleri birbirine çarptı. Adam sanki duvara çarpmış gibi durdu. Perişan görünüyordu. Ayakkabıları çamur içindeydi. Saçları kısa olmasına karşın, eliyle defalarca karıştırmış gibi karışmıştı. Uykusuz gözleri buradan bile seçiliyordu. Yüsra, ay ışığında nasıl bu kadar ayrıntıyı fark ediyordu? Artık onu bu kadar iyi mi tanıyordu?
İçinde bir şeyler koptu. Onu bu cesarete itti. Camı kapattı ve dış kapıya gitti. Kapıyı açtı. Adam onu bekliyormuş gibi dış kapının tam karşısında, biraz ileride duruyordu.
"İçeri gir," dedi sesi çaresiz çıkıyordu.
"İçeri gel," dedi Yüsra. Utanmazlığına kılıf uydurarak mırıldandı. "Sıcak kahve var. Üstelik beni içeride de koruyabilirsin. Görevini terk etmiş olmazsın."
Adamın göz kapakları düştü ve çenesi kasıldı. Kendiyle savaştığı her halinden belliydi. "Kapıyı kapatın Tabip Hanım," dedi aynı katılıkla. "Sizin için güvenli değil."
"İnat etme. Beni korurken sıcak kalabilirsin."
Tugay arkasına baktı. Öyle yorgun görünüyordu ki, göz kapakları zor açılıyordu. Orada devriye gezen askerler, Tugay'a göz ucuyla bile bakmadan ilerliyordu.
"Bu uygun olmaz," dedi adam en sonunda. Yüsra aralarına bir çizgi çektiğini hissetti. Normalde Tugay'ın kuralları olmazdı. Kuralları olan Yüsra olurdu. Şimdi genç kıza, onuruna laf edilecek, inancına ters düşecek diye uyarı veriyordu.
"Sadece azıcık ısınacaksın," dedi Yüsra adeta ahmak gibi yalvararak. Ne yapmaya çalışıyordu? Seneler önce yıktığı o hevesi mi uyandırmaya çalışıyordu? Hayır, dedi. Bu adamın inadı asla soğumayacaktı. Sadece... Sadece onu halen sevdiğini kabul etmek zorunda kaldı. Onun acı çektiğini görmek istemiyordu. Saldırıya uğrama ihtimali olan karakolda değil de, yanında olduğu için şükürler etmek istiyordu. Varsın eşi olmasın, varsın gelecekteki çocuklarının babası olmasın. İyi olsun, istiyordu. Tüm bunlarla beraber, şuan sadece ısınmasını istiyordu. Silahı tutan elleri morarmıştı. "Bu görevi terk etmek olmaz Komutan," dedi tatlı bir alayla. "Sadece görevine daha sıkı sarıldığını gösterir."
Sözcükler aralarından süzüldü. Tugay, tek kelime etmeden botuna uzandı ve onları çözmeye başladı. Tozlu ayakkabılarını çırpıp kapının ağzına koydu. Yüsra botlara bakakaldı. Orada. Evinin önünde. Sanki kocası eve gelmiş de, kapı ağzına ayakkabılarını koymuş gibiydi. Sanki, tüm aleme bu evde bir erkeğin, Yüsra'nın erkeğinin yaşadığını gösteriyordu. Yüsra içe çekerek, yanından geçen adamın kokusunu aldı. Adam geçerken ona öyle bir baktı ki, daha demin ki sarılma gafını anımsadığını hissetti Yüsra. Görev Yüsra'yı korumaktı. Şimdi Tugay bu göreve sarılıyordu.
Genç kız dış kapıyı kapatmaya biraz korktu. Kapattığında ise neden korktuğunu anladı. Onunla asla bir evde, bir odada yalnız kalmayı hayal etmemişti.
Bu sebepten biraz mutfakta oyalandı. Kahveyi yapmak için cezveyi hazırlarken, plağın yeniden, en baştan çalmaya başladığını hissetti.
İçeri girdiğinde, adamı plağın başında eğilmiş, şarkılara bakarken buldu. Hafifçe kafasını kaldırdığında şarkı şu sözleri söylüyordu. "Dost üzülür düşman güler, böyle derde gülünür mü? Bilseydim hiç sever miydim, aşkın sonu bilinir mi?"
Alaycı ancak biraz da hüzünlü bir tavırla, sol dudak ucu yukarı kıvrıldı. Bunu genelde zorla gülerken yapıyordu. Yüsra o dudağının kalktığı yanağına dokunmayı nasıl da istiyordu. Cezvenin kulpu elini hafifçe yaktı. Yüsra sızlandı.
Adam aniden kalktığında, elini önüne sakladı. "İyiyim hafif yandı."
"Çekil, ben yaparım."
"Seni ben davet ettim, kahveyi sana mı yaptıracağım?" Tugay ona kaşlarını kaldırarak baktı. Yüsra, onun becerikli bir adam olduğunu hep biliyordu. Eskiden onunla alay ederdi. Derdi ki: "Muhtemelen mutfak işleri hep benden sorulacak."
Yüsra da, "Öğreneceğim," derdi. "Öyle güzel öğreneceğim ki, bu sözlerini geri alcaksın." Elinden geldiğince öğrenmişti de. Ama çalışan bir kadının öğrenebileceği kadar... Üstelik, daha önce soba üstünde kahve yapmamıştı. Bu da bir eksiydi. Yüsra fincanları getirdi. Sobanın başında, kahveyi karıştıran adamı izlerken fincanları öylece elinde tuttu. İçeride mum yanıyordu. Bugün elbette elektrik gitmişti. Böyle ihbarlar alındığında hep giderdi. Mumun ışığında daha yakışıklı görünmesi de, kaderin Yüsra'ya ne kaybettiğini gösterme biçimiydi.
Sobanın deliğinden yansıyan kırmızı-sarı ışıklar burnunda, saçlarında ve dudak kıvrımında dans etti. Üniforması güçlü boynunu ve omuzlarını saklıyordu ancak kahve pişirirken, hiç de korkunç görünmüyordu. Becerikli tavırlarla köpüğünü bile topladı. Kahveyi fincanlara döktü.
"Fincan bulmuşsun," dedi şaşırarak.
"Komşular hediye getirdi," dedi Yüsra bugünü hatırlayıp, suçlulukla kızararak. Neyin suçluluğu? Bu adama bir bağlılığı yoktu. Neden suçlu hissediyordu?
"Komşular seni seviyor." Bunu bilmesi Yüsra'yı şaşırttı. "Bazen bizi görüyorlar ve hep seni soruyorlar."
"Sağ olsunlar." Yüsra, fincanı tutan elleri titremesin diye gayret gösterdi. Ancak adamla çok yakınlardı. Cezveyi dökerken, kafası üstüne doğru eğilmişti.
"Uykusuz musun?" Yüsra gözaltlarını fark ederek sordu.
"Kırk sekiz saat."
"Ne?" Şaşırarak yüzüne baktı.
"Nöbetten sonra ihbar geldi. Herkes diken üstündeydi. Uyuyamazdım."
"Bende burada sana kahve yaptırıyorum. Kahveyi boşverelim. Birazcık uyursan kimseye söylemem."
"Koruduğum bir can varken uyumam." Ona gözlerini dikti. Plak durmuştu. Sessizlikle, sobanın çıtırsında birbirlerine bakarken Yüsra gözlerini kaçırdı. Fincanını aldı ve en uzak uca oturdu. Adam yeniden plakların başına geçti. Halıya oturdu. Kahvesini yanına koyarak, sırtını kanepeye yasladı ve ayaklarını sobaya doğru uzattı. Çok üşümüş ve yılgın görünüyordu. Elleri sessizce plaklarda dolandı. Bir tanesinin üstünde takıldı. Yüsra, onun kendisine hediye ettiği plak olduğunu bakmadan bile anlardı. Kahvesini içerken gözlerini kaçırdı. Adam pikapın çengelini kaldırdı ve plağı taktı.
"Nilüfer- Son Arzum" şarkısı küçük odayı doldurdu. Şarkı bitene kadar Yüsra kahve fincanına, o sobanın yansıdığı duvara baktı. Arada ona baktığı için bunu fark ediyordu genç kız ancak adam asla Yüsra'y. Yüzünde hissizlik vardı. Kafasını arkaya yasladı. Plak sustuğunda mırıldanmaya başlamasa, genç kız onun uyduğunu sanırdı.
"Sadece yalnızken dinliyorum artık."
Yüsra şaşırdı. Genelde dinlemeyi çok sevdiğini biliyordu. "Üstelik radyo dinleyecek halim bile kalmıyor. Kafamı yastığa koyduğumda yorgunluktan bayılıyorum."
"Zor bir mesleği icra ediyorsun. Onurlu ancak çok zor."
"Sen de öyle."
"Ben senin kadar yorulmuyorum." Adam içe çekerek dibi kalmış fincanını salladı. İçinde sanki başka bir dünya varmış gibi uzun uzun seyretti. "Seninle böyle oturacağıma kimseler inandıramazdı."
Yüsra yutkundu. "Kader," dedi.
"Kader..." İç çekti genç adam. "Bana anlattığın her şey, kadere inanmaktan geçiyordu."
Hatırlaması genç kızın yüreğini burktu. İçinde biraz olsun inanca sevgi kalmış mıydı? "Kadere inanmak insanı ferahlatır," dedi genç kız. "Bir teslim olma durumdur. Bu da, seni pişmanlıklarından soyutlar."
"Ancak kaderle beraber, irade de vardır." Adam ona öyle bir baktı ki, Yüsra yerin dibine girmek istedi. "Öyle dememiş miydin? İnançta iradeye yer vardır. Allah, yollar çizer. İradeyi sana vermiştir ki, bu yollara kendi iradenle karar verip, ahiretini şekillendiresin."
Hatırladığı ayrıntılarla Yüsra sersemledi. Belli ki, göstermese de inanıyordu. Hatta çok fazla... Yine de bahsini geçirdiği bu irade, Yüsra'nın seneler önce verdiği karara gem vuruyordu.
"Tugay ben..."
"Bu plağı atarsın diyordum." Lafını kesti. Muhtemelen diyeceklerini biliyordu. Dinlemek istemiyordu. Hüsranla iç çekti genç kız.
"Neden öyle diyordun? Ben hatıralara değer vermeyen biri değilim."
Tugay yerdeki halının deseninde elini gezdirdi. "Bir gün evlendiğinde, onu dinlemen eşinin hoşuna gitmeyecektir."
Bir gün evlendiğinde... Yüsra, bu sözleri ondan duyunca hem içi hayal kırıklığıyla doldu, hem de öfke duydu. Evleneceğini mi düşünüyordu?
"Evlenmeyeceğim," dedi Yüsra. Tugay şaşırarak ona baktı. Sonra kaşlarını çattı. "Elbette evleneceksin. İnançların, doğan, seninle ilgili her şey seni evliliğe götürecek. Bu zamana kadar evlenmemiş olmana şaşırıyorum."
"Sen?" diye sordu Yüsra öfkeyle titrerken. "Sen neden evlenmedin? Ailenin sevdiği ve sana uygun biri çoktan çıkmıştır karşına."
Tugay sustu. O susarken Yüsra omurgasında bir huzursuzluk hissetti. Öyle bir aday vardı. Vardı, Yüsra hissediyordu.
"Belli ki önünde evlilik var." Boğazı acıyordu ama alayla güldü. "Şimdiden tebrikler. Umarım annen gelinin giyimini, kuşamını beğenir."
"Ne demek istiyorsun?" Tugay kaşlarını çatarak ona baktı.
"Hiç," dedi genç kız içi titrerken. Biriyle görüşmüştü. Yüsra ondan sonra enkaza döndüğü halde, Tugay evlilik yoluna girmişti. Allah affetsin, içinde kabaran öfkeyi tanıyamıyordu. Şimdi üstüne atlayıp yüzünü tokatlamak istiyordu. Kalbini yerinden sökmek istiyordu.
"Bana böyle suçlayıcı sözler sarf edip, hiç diyemezsin!"
"Seni suçlamıyorum. Hayatını devam ettirmek en doğal hakkın."
Adam inanamıyormuş gibi bir ses çıkarınca, Yüsra "Ne?" diye bağırdı.
"Ne bekliyordun? Beni arkanda bırakırken oldukça kararlıydın ama şimdi hayatıma devam etmiş olmam fikri bile seni delirtiyor!"
"Beni ne delirtiyor biliyor musun? Benimle uğraşmaya devam etmen. Seni evime, mahremime davet ettim. Sana kahve ikram ettim. Oturdum seninle insan gibi konuşmaya çalışıyorum ancak sen!"
"Senin kahır olasıca nezaketini istemiyorum!" Şimdi o da bağırıyordu. "Yorgunluktan geberiyorum ama kokunun sindiği bu odada huzura dair hiç bir şey bulamıyorum! Varlığın bile bana ıstırap verirken, ev sahibini oynamana katlanamıyorum. Burasının bizim evimiz olabileceği o geleceği paramparça ettiğin için sana duyduğum öfkeyle kavrulurken, kendimi kurtarmaya çalışırken kurduğum geleceğe ettiğin sözlere katlanamıyorum."
Genç kız elleri iki yanında ona hayal kırıklığıyla bakmaktan başka bir şey yapmadı. Kendine de böyle bakmak isterdi. Adamın bir çok siteminde haklı olduğunu biliyordu. Ancak inanamadı şuydu ki, onu da sözcüklere döktü:
"Beni başkaları için işe yaramaz hale getirip, kendi hayatını kurduğun için seni tebrik etmemi mi istiyorsun?"
"Seni mi?" Adam inanamıyormuş gibi delicesine bir kahkaha attı. "Bunu bize sen yaptın! Sen! Şimdi bana mağduru oynama. Önüne yüzlerce şans çıkmıştır eminim. Sadece kıymetli ağabeyin onay vermediği için evlenmemişsindir. O seni öyle bir yukarıya koymuş ki, feriştahı gelse sana layık olamaz."
"Aslına bakarsan onayladığı biri oldu," dedi Yüsra acıtmak isterken. "Gençliğimizde değer verdiği biriydi ve onu bana uygun buldu. Şansa bak ki, o beni değil, bir başkasını tercih etti. Yoksa şimdiye evli ve çocuklu..."
Yüsra susmak zorunda kaldı. Adam üstüne yürüdü ve kafasının üstünden ona baktı. Genç kız korkmaktan çok kalbinin kaçırdığı ritimlerle bayılmamaya çalışıyordu. Onun yakınlığı genç kızı tüketiyordu.
"O zaman yoluna baksaydın," dedi o yakınlıkta, zehir gibi sesiyle. "Burada ömrünü bitirmek yerine, yoluna baksaydın. O çok istediğin eşe ve çocuklara sahip olmak için geç değil. Nefret ettiğin benden ve bu dağ başından git ve aileni kur inandığın Allah'ın için!"
"Aslına bakarsan, onu burada da yapabilirim." Yüsra, adam arkasını dönüp gidecekken son sözü söyleme ihtiyacıyla konuştu. "Daha bugün bile benimle izdivaç isteyen biri izin istedi. Belki de kabul eder, dediğin gibi o aileyi burada da kurabilirim."
Adam hareket etmedi. Yüsra itiraza dair, öfkeye dair bir iz aradı. Arkasını dönmeyen adam bir süre sessiz kaldı. Yüsra onun omuzlarını sarsmak, "Hayır," demesi için yalvarmak istedi. Adam odadan çıkmak üzere hareketlenirken konuştu.
"Nasıl istersen, öyle yap."
Yüsra inanamayarak, kahrolarak ve kendine acıyarak oturup kaldı. Adam onu korumaktan vazgeçmedi. Kapının önünde, yerinden bir milim hareket etmeden sabaha kadar nöbet tuttu. Yüsra pencerenin arkasından onu seyrederken, boynuna koyduğu küçük yastığın üstünde, şafağa doğru uykuya daldı. Rüyasında Tugay'ı ve yüzü olmayan o kızı gördü. Evlenmeye niyeti olduğu o kızı...
Uyandığında aptallığına inanamadı. Onu sonsuza kadar kaybetmişti ve dünkü sözlerinden sonra, geri kazanamayacaktı. O adamla görüşecek değildi. Bunu onu sinirlendirmek için söylemişti. Ama asla itiraf edemezdi. O böyle kan kusan öfkesiyle Yüsra'yı zehirlerken, ondan nasıl sevgi, merhamet ve kıskanmaya dair izler arardı?
"Bunu unutma," demişti Yüsra'ya. "Bu yaptığını asla unutma."
Yüsra, ömrünün son demine kadar unutamamaktan korkuyordu.
