Bu bölüm sizlerden yorum bekliyorum! Okuduktan sonra lütfen yorumlarınızla hikayemi şenlendirin. Ayrıca @seymademirhikayeleri instagram adresinde hikayelerle ilgili kesitler, videolar paylaşmaya başladık. Bizi takip etmeyi unutmayın. >
Hayat ağacından koparılan genç meyvelerin, kendi dallarını korumak için verdiği mücadeleye ilk elden tanık oluyordu. Bu da onu daha güçlü olmaya itiyordu.
Kulağı ne kadar az işitirse işitsin, o gençler kadar ruhu da, bedeni de zarar görmemişti. Onlara şifa vermek için görevinin başında olması gerekirdi. Garip bir şekilde "Zehir Komutan" onu rahat bırakıyordu. O kadar rahat bırakıyordu ki, Yüsra pencerede onu anımsatan siluetleri görünce bile heyecanlanıyor ve özlemle kalbi sızlıyordu.
Kendine şunu her gece söylemeye başlamıştı. "O adamla bir sonun yokken, neden özlemini duyuyorsun?" Bunu kendine söylediği geceler oldukça kararlı oluyordu Sabahları bu kararlılıkla soğuk evinden çıkıyordu ve sonucunda, onu kısacık gördüğü anlar bile kalbi söz dinlemeyen aç gözlülüğüyle özlemle görüntüsünü içiyor, daha yakınında olmak için günahın kollarında kıvrandırıyordu.
"Beni özledin mi?" diye fısıldıyordu hayallerinde. "Mesai bitti, hadi evimize gidelim," de diyordu. Korkunç ve büyük hayal dünyası ona eziyet ediyordu.
Neyse ki, bugün izin günüydü. Bugünü evini düzene sokarak harcamak istiyordu. Başkalarına bel bağlamaktan vazgeçmesi gerekiyordu. Bu sebepten, her şeyi kendi başına yapmaya karar verdi. En önemli iş, bahçeydi. Bahçeyi temizlemesi gerekiyordu. "Bir müslüman evinden anlaşılır," derdi yengesi Erva. Onu ağabeyi ve Erva yengesi yetiştirmişti. Onların evlerini, evliliklerini, insanlarla iletişimini gıptayla izlerdi. Evleri ise çiçek gibiydi. Yüsra çiçekleri severdi.
Sorun şuydu ki, pek ekmeyi beceremezdi. Yine de temizlemekte iyiydi. Arka kömürlükte kürek, tırpan, çalı süpürgesi buldu. Bahçeye giriştiğinde öğlen saatleriydi. O güne kadar tanışmadığı bir kaç köylüyle tanıştı. Kadınların çoğu Türkçe konuşamıyordu. Yüsra onların sıcak kanlı insanlar olduğuna kanaat getirdi. Yüsra çalışırken birisi çay, diğeri ise çörek benzeri bir tandır ekmeği getirmişti. Dışarıya koyduğu sandalyede oturdu ve çayını içerken, onu inceleyen kadınlara kızararak baktı. Dillerini anlamasa da, yüzlerindeki gülümseme samimiydi.
El işaretleriyle bir kaç sorularını cevapladı. Bekar olduğunu söylediğinde, ikisi de şaşırmış, hatta meraklı görünüyordu. Yüsra omuz silkti. Onlar için Yüsra'nın yaşında birinin evli olmaması garip olabilirdi ancak Yüsra için gayet normaldi. O "Doğru" kişi hayatına bir kez girmiş ve sonsuza kadar çıkmayı seçmişti. Bundan sonra da başka ihtimalleri aklına bile getirememişti.
Kadınlar biraz daha oturdu, Yüsra'ya çiçek ekmek konusunda yardımcı oldular. Hatta kendi tohumlarından getirdiler. Bahçesinden topladığı otları el arabasıyla köyün içinde bulunan nadir çöp kovalarından birine taşıdı. Oldukça uzaktaydı. Kolları uyuşsa da, engebeli yollardan ilerledi.
Çöpü boşaltırken genç bir adam yardımına geldi. Yüsra kibarca teşekkür ettiğinde, adam düzgün bir Türkçe ile "Rica ederim," dedi.
Göz göze geldiklerinde, Yüsra kaşlarını çatarak adamı nereden tanıdığını düşünmeye çalıştı. Oldukça hoşnutsuz hissediyordu ama neden böyle hissettiğini anlayamadı. Adam da kaşlarını çattı.
"Yok artık," dedi kaşlarını kaldırarak. "Burada görmeyi umduğum son insan sensin!"
"Affedersiniz? Beni nereden tanıyorsunuz?"
Yüsra, adam çapkınca ve arsız bir edayla sırıtınca, aniden nefesi kesilerek fısıldadı. "Çetin?"
"Ta kendisi!" Daha olgun, daha büyük ve daha oturaklı görünse de, o sırıtışı nerede olsa tanırdı. Yüsra'ya kendini pek iyi hissettirmiyordu.
"S-senin burada ne işin var?" diye sordu.
"Geçici göreve çağrıldım." Gülümsemesi yüzünden düşmüyordu. Sırtında ki çantayı gösterdi. "Bugün geldim. Tam karakola giderken seni görme! Burada ne işin var?"
Yüsra bu samimi konuşmadan hoşlanmadı. Eve dönmek istiyordu ama nezaketsizce adamı kovmak, sebepsiz yere öfke gösterisi olurdu. Onunla büyük bir kavgası olmamıştı. Sadece bakışlarından hiç hoşlanmazdı. Alakasını asla gizlemezdi, bu alaka masum bir alaka değildi.
"Ben de burada görev yapıyorum."
El arabasını çevirdi. Gitmek istediğini belli ediyordu. Adam teklifsizce el arabasını elinden aldı. Yüsra geriye çekilmek zorunda kaldı. "Zahmet ediyorsun."
"Ne zahmeti? Ayrıca senin ellerine böyle işler layık değil."
Yüsra irkildi. Apaçık edilen bu iltifata sessiz kalmak zorunda kaldı. Nasıl baş edeceğini bilemedi. Söz konusu kişi Tugay olsaydı, aynı alayla söze girer ve özgüvenle cevap verirdi. Karşılaştırmaya devam ettiği için kaşlarını çattı.
"Şu taraftan," Yüsra taş evi dönmesi için eliyle gösterdi. Beraber yokuş aşağı yürüdüler. Yolda koyun sürüsüyle, taşlarla oynayan çocuklara rastladılar. Yüsra garip bir anda, patlamanın bu kadar yakınında oynayan çocukların yerine koydu kendini. Her an başında uçuşan insan yapımı bir ateşle, eğlenmeye çalıştığını hayal etti. Gerçi onlar böyle bir dünyaya doğmuştu. Daha önce Yüsra'nınki gibi bir dünyaya tanık olma şansları olmamıştı.
Yüsra hüzünle yutkundu. Onun çocukluğu da pek matah sayılmazdı.
"Ne tesadüf," adamın sesi iğneleyiciydi. "Onca yer içinde Tugay'ın bulunduğu yerde misin?"
"Öyle." Yüsra kısa kesmeye çalıştı. Yakayı ne kadar erken kurtarırsa, o kadar iyiydi.
Adam sessiz kalınca memnun oldu ama kafasında dönen tilkileri duyuyordu. Ondan saklamışlardı. Tugay özellikle rica etmişti. Çünkü eğer Tugay'ın Yüsra ile ilgilendiğini öğrenirse, bu Çetin için meydan okuma olurdu. Yüsra başta bunu çocukça bulmuştu ama arkadaşları Ramazan da bunu destekleyince, onaylamak durumunda kaldı. Onlar arkadaşlarını kendinden iyi tanırdı. Yapışkan bir tipe de benziyordu.
Arabayı evin önüne getirdiğinde, "Geldik," diye bildirdi Yüsra. "Teşekkürler, zahmet verdim."
"Rica ederim. Sana yardım etmek benim için şeref."
"Şey, rica etsem bundan sonra resmi bir dille konuşsak? Teğmen Tabip olduğum için, artık üstüm sayılırsınız."
Adam sırıttı. Omzunu eliyle yokladı. "Burada, şuan rütbe yok."
Yüsra dili tutulmuş gibi baktı. Adam evini inceledi. "Burada mı kalıyorsun?"
Yüsra isteksizce onayladı. Adam "Cık cık" çekti. "Tugay sana adam akıllı bir yer ayarlayamadı mı? İçeride kalman daha güvenli olurdu."
Yüsra inatla samimi dil kullanan adama karşı iç çekti. "Boş yatakhaneleri yoktu. Çoğunluğu erkek olduğunu için..."
"Anlıyorum." Onu baştan aşağı süzünce, Yüsra büzülmek istedi. "Zorlandığında bana haber ver lütfen. Hemen yardıma koşarım."
"Ne kadar süre buradasınız?"
Adam sırıttı. "Görünen o ki uzun zaman."
"Sizi tutmayayım." Yüsra el arabasını içeri taşıdı. Adam kapıda durmaya devam edince, dönüp bakmak zorunda kaldı."
Sırıtışını koruyan adam bahçeye şöyle bir göz gezdirdi. "Aslında uzun yoldan geldim. Erkek sürüsünün içine girmeden önce, bir bardak çayı bahçende içmeye hayır demezdim."
"Imm." Yüsra kuruyan boğazını temizledi. "Yalnızım ve pek uygun olacağını düşünmüyorum."
Adam ellerini havaya kaldırdı. "İstersen sen içeride bekle. Bacaklarımı dinlendirip, bir bardak çay içip gideceğim. Şuradaki sandalyede otururum." Bahçeye daha yakın sandalyeyi gösterdi. Yüsra tedirgince etrafı gözetti. Mecburen onayladı. Her yanı toprak içindeydi, etrafa dökmeden çay demlemeye çalıştı. Çayın demlenmesini beklerken, yanına atıştırmalık bir şeyler koydu ve çayı doldurup, genç adama götürmek için kapıdan çıktı.
Ve olduğu yerde kaldı.
Ellerini arkasında bağlamış, kara gözlerini ona dikmiş duran kişi, "Zehir Komutan"dan başkası değildi. Ayrıca sanki dünyanın en büyük günahına ortak olmuş gibi, ona hayatı zehir edecekmiş gibi bakıyordu. Yüsra, korkusunu gizledi.
"Geleceğinizi haber etseydiniz, size de çay doldururdum."
"Burayı aş evine çevirdiğinizi bilseydim, arada bende uğrardım."
Yüsra bu hakaretle boğazının yandığını hissetti. Çetin alayla söze karıştı. "Sen onun kusuruna bakma. Meslek hastalığına yakalandı."
"Siz," diye uyardı Tugay aynı ses tonuyla. "O bir Tabip ve böyle samimi bir dili, askeriyede kabul etmem."
"Şuan dışarıdayız devrem. Biraz sakin mi olsan?"
"Dışarısı veyahur içerisi. O aynı zamanda sana yabancı bir hanım. Onunla nasıl böyle rahat konuşabiliyorsun?"
"O bana yabancı mı?" Çetin, Yüsra'ya göz kırptı. "Onunla ve arkadaşıyla tanıştığım günü unutmuyorum."
Yüsra bir an için kendini iki koca köpek tarafından iki yana çekilen kemik gibi hissetti. "Kavganız bittiyse eğer Komutanım, yapacak işlerim var. Eğer gerçekten istiyorsanız size de çay getireyim, için ve rica ediyorum izin günümde beni işlerimle başbaşa bırakın."
Tugay o anda, sanki yeni farkına varmış gibi Yüsra'yı inceledi. Genç kız nasıl göründüğünü biliyordu. Yanakları ve kıyafetleri toprak içindeydi. Eşarbı da öyle. Botları çamura bulanmıştı. Bahçeye göz attığında, onun takdir dolu bakışlarıyla birazcık şımardı. Ama sonunda hiç bir iltifat etmeden, Çetin'e geri döndü.
"Demek görevlendirme çıktı."
"Evet," Arkasına keyifle yaslandı. "Gerçi burayı şimdiden sevdim. Görevi uzatmak için dilekçe yazabilirim."
Tugay'ın çenesi kasıldı. Yüsra, ikiliyi bir arada bırakarak bahçedeki işine geri döndü. Ektiği çiçekleri sulamak için tulumbadan su çekmeye başladı. Oldukça zahmetli bir iş olsa da, şuan bahçesinde duran adamı düşünmesini engelliyordu. İkili her ne tartışıyorsa, Yüsra'nın duymayacağı kadar kısık sesliydi.
Yüsra doldurduğu kovayı kaldıracağı sırada, büyük bir el kovaya uzandı. Yüsra kim olduğunu anında anladı ve bir adım geri çekildi. Adam ona bakmadan bahçeye ektiği çiçekleri yavaş yavaş suladı. Hayal kurmak ne kolaydı. Allah bu adamı bildiği gibi yapsın ki, kalbini yumuşatması ne kolaydı... Yüsra sızlayan gözlerini yumdu ve geri açtı. Adam çiçekleri sulamayı bitirdi, tulumbanın başına geçti.
"Ben yaparım," diyen Yüsra'yı duymadı bile. Sadece koca elleriyle kulpunu tuttu ve suyu Yüsra'dan daha hızlı doldurdu. Üzerinde askeri forması vardı. Belli ki bugün tatil değildi. O zaman neden buradaydı? Haftalardır ondan kaçıyordu ve onu görecek gün olarak, izin gününü mü seçmişti? Belki de yine eziyet etmeye gelmişti. Genç kız kızararak onun güçlü kollarıyla suyu taşımasını ve kibarca çiçekleri sulamasını izledi. "Zalim görünmüyor," diye fısıldadı. "Aksine, çok evcimen görünüyor."
Onu izleyen başka bir göz fark ettiğinde, irkilerek soluna baktı. Sandalyede oturmaya devam eden Çetin gözlerini kısmış onları izliyordu. Yüsra bu çocuksu oyundan bıkmıştı. Neden adamların arasındaki rekabete ortak olmak zorundaydı. Üstelik, Yüsra'nın gözünde rekabete değer bir rakip bile yoktu. Tugay'la eş değer kimse yoktu.
Tugay çiçekleri sulamayı bitirdi, ellerini yıkamak için tulumbayı bir koluyla çekmeye, bir eliyde de su toplamaya çalışıyordu. "B-ben yaparım." Yüsra onun yanında kekelemekten nefret ediyordu. Yüzüne bile bakamadan, tulumbanın başına geçti. Onun için su çıkarırken, ne kadar yakınında durduğunu görmezden geldi. Adam avuç dolusu suyla kollar kalın bileklerini ve büyük ellerini yıkadı. Yeniden avuçlarını açtı. Yüsra o kadar dalmıştı ki, adam ona bakana kadar daldığını fark etmedi bile. Adamın ellerine bakarken yakalanmıştı!
Hızla yeniden su çekti, Tugay kendi kendine mırıldanarak suyu yüzüne çarptı ve saçlarını arkaya taradı. Çok kısa olsalar da, gür ve simsiyah saçları, gümüşi ışıltılarla parıldadı. Yüsra adamın kendine halen eziyet ettiğine kanaat getirdi. Neler kaybettiğini gösteriyordu. Ya da, bilmeden Yüsra'ya bu eziyeti ediyordu.
...
"Hadi alaya gidelim," Tugay, Çetin'e hitaben konuştu.
"Bugün benim tatil günüm." Çetin bacak bacak üstüne attı. O kadar çekilmez görünüyordu ki, Tugay arkadaş katili olmak istiyordu. Üstelik, uzun zamandır arkadaş da sayılmazlardı.
"Burada duramazsın. Uygun değil."
"Kim için?" Kafasını eğdi ve kızın tepsiye koyduğu atıştırmalıklardan ağzına attı. Tugay kalbini kavuran hisle, avuçlarını sıktı. Yüsra adama muntazam bir tepsi hazırlamıştı. Belli ki kendi elleriyle pişirdiği kekten de koymuştu. Adam keke uzandığında, Tugay önce davrandı. Kek tabağını tepsiden aldı ve itirazını dinlemeden, neredeyse bir lokmadan ağzına tıktı.
"Hey, o benim kekimdi!" Çetin'i duymazdan geldi. Boş tabağı Yüsra'ya götürdü. Çetin bağırdı. "Başka var mıydı?"
Tugay, Yüsra tabağı çekmeye çalışırken tabağı sıkıca tuttu. Yüsra ellerinden alamadığı için şaşkınlıkla yüzüne bakmak zorunda kaldı. Tugay zehir gibi bir sesle fısıldadı.
"Başka kek kalmadı, değil mi Tabip Hanım?"
Yüsra uyarıyı anladı. Onu dinledi. Tugay, neden dinlediğini sorgulamadı. Yüsra da, neden adamın böyle yaptığını sorgulamamıştı. Sanki üç sene öncesindelerdi ve fikirlerine önem veriyorlardı. Genç kız yalan söyleyemediği için, sessiz kaldı. Tugay onun şimdiden kızaran yüzüne bakıp, Çetin'e hitaben bağırdı.
"Kek kalmamış devrem. Hadi artık, alaya dönelim. Aşçı bugün iyi iş çıkarmıştı."
"Aman be!" Çetin en sonunda pes etti ve doğruldu. Tugay tabağı tutan Yüsra'nın önünde durmaya devam etti. Sırtını dönmüştü, ama önündeydi. Onu Çetin'in gözlerinden ne kadar koruyabilirse, o kadar koruyordu. O sahil kenarında girişilen iddia halen yadındaydı. Çetin, karakteri sabit bir adamdı. O iddiayı unutmadığına emindi.
"Ellerine sağlık," dedi inatla samimiyeti koruyan Çetin. "İçtiğim en güzel çaydı."
Tugay gözlerini devirdi. İçinde surat asan çocuğa aldırmadı. O hiç Yüsra'nın ellerinden çay içmemişti. Sonra anımsadı. "Ama daha demin kek yedim." Çirkin yanı güldü. Buruk ve tatsız bir gülüş... Çünkü bunun bir anlamı olmadığını biliyordu. Daha ne kadar diğer adamları uzaklaştıracaktı?
Diğer adamlarla ilgili düşünmeyi reddetti. Şimdilik Çetin'i uzak tutmalıydı. Çünkü onun amacını biliyordu.
Tugay gitmeden önce yan gözle Yüsra'ya göz attı. Suratı çamur içindeydi, elleri ve ayakları da öyle. Kumun içinde yuvarlanmış gibi görünüyordu. O kadar tatlı görünüyordu ki, demin yediği kek gibi onu bir lokmada yutabilirdi. Tugay kaşlarını çattı.
"Kulakların iyi mi?" diye fısıldadı. "Eğilmemen gerekirdi."
Yüsra eşarbıyla örtülü kulağına dokundu. "İyi," dedi sadece. Asık suratına bakılırsa, Tugay'ın ani duygu değişimleri onu da şaşırtıyordu. Bir de Tugay'a sorsaydı. İçi adeta karmaşa içindeydi. Kendini artık tanıyamıyordu.
"Ondan uzak durmanı söylemiştim."
Yüsra suçlayıcı gözlerini ona çevirdi. "Senin de benden uzak durman gerekiyordu."
"Deniyorum." Tugay zorlukla yutkundu. "Sen gözümün önüne gelmeden önce, gayet de başarılıydım." Oradan uzaklaşmadan önce fısıldadı. "Ondan uzak dur. Amacını bilmiyorsun."
"Emriniz olur Komutanım." Tugay alaylı sesi duymazdan geldi. Neden onu dinleyecekti? Tugay ne kocasıydı, ne de nişanlısı...
Çetin'le karakolla ilgili konuştu, görevleriyle ilgili bilgilendirdi. Askeriyenin içine girdikleri an, arkadaşı parlak gözlerini ona çevirdi.
"Şansa bak. Onun buraya düştüğüne inanamıyorum! Üstelik, eskisinden daha yakın görünüyorsunuz."
"Onunla yakın olmadığımı biliyorsun." Tugay titreyen ellerini cebine iliştirdi. "Ondan uzak dur Çetin. Kimselere ilişmeyen, mesleğinde bir kız sadece."
"Parmağında yüzük falan görmedim. Üstelik tek başına yaşayacak kadar da cesur. O tam bana göre."
Tugay, adamı tutup ağaca fırlatmamak için var gücüyle direndi. "Bunun yasak olduğunu biliyorsun. İş yerinde böyle şeyler kabul edilemez," dedi.
"İş yerinde dikkatli olacağım." Sanki amacına ulaşmış gibi gerindi. "Burada çok sıkılacağımı sanıyordum."
Onları kantinin önünde karşılayan Ramazan dili tutulmuş gibi görünüyordu. Tugay, Yüsra'yı koruyan askerlerden ihbar aldığında, adeta uçarak kızın evine gitmişti. Orada yabancı bir adam göreceğini sanmıştı, yakasından tutup atabileceği bir adam... İkisi de, Çetin olacağını sanmıyordu.
Ramazan'ı taşkınlıkla kucakladı. Genç adam kolları sarkık, ayrık gözleriyle Tugay' baktı. İkisi de, felaketin farkındaydı.
...
Yüsra o gün oldukça yoğundu. Tugayda hasta olan bir çok genç asker vardı. Salgın olduğunu tahmin ediyordu. Onuncu hastadan sonra, yerinden kalkmak zorunda hissetti kendini. Bu işin sadece ilaçla çözülemeyeceği ortadaydı. Belirtiler benzerdi.
Nöbetçi askerlerden birini çevirdi. "Yatakhaneleri görmek istiyorum."
Çocuk ona şaşkınlıkla bakmadan hemen önce, "Emredersiniz Komutanım," dedi. Yüsra'yı arkasına takıp, yatakhanenin olduğu binaya ilerlediler. Yüsra daha önce görmediği bu binayı incelerken şaşkın ve meraklıydı. Her kadın, askerlerin nasıl yaşadığını merak ederdi.
Umduğunun aksine çok dağınık görünmüyordu. Yataklar nizami bir şekilde yapılmıştı. Örtüler düzgünce katlanmış ve temiz görünümlüydü. Ama bu temizliğe aldanması Yüsra.
"Örtülerin tamamen değişmesi gerek," diye bildirdi yanında duran askere. "Yenileriyle. Üstelik her hafta çok yüksek sıcaklıkta yıkanmalı ve ütülenmeli."
"Bunlar da ütüleniyor Komutan'ım."
"Beni yanlış anlama ama muhtemelen bu şekilde düzenlenmeden önce, yani sabahları siz kontrol etmeden önce böyle göründüklerini zannetmiyorum. Burada genç erkekler yaşıyor. Hepsi iç içe yaşıyor. Burada atıştırıyor ve nefes alışverişi yapıyorlar.
Gidip çöp kovasına baktı. Henüz alınmamıştı, orada gördüğü ambalaj atıklarına baktı. "Tahmin ettiğim gibi."
O kadar da sağlıklı beslenmiyorlardı. Atılmış sigara ambalajlarına bakılırsa, aralarında oldukça sık sigara tüketenler de vardı.
"Dediklerimi uygulayın lütfen." Çocuk suratı düşse de onayladı. Belli ki o da bu yatakhanedendi. "Şimdi bana mutfağı gösterir misin?"
Çocuk şaşırsa da, mutfağa götürme teklifini kabul etti. Yüsra mutfağa girdiğinde gördüğü manzarayla şaşırıp kaldı. Üç asker, önlerinde duran torbadan aldıkları patatesleri soyup, yığın halinde ki soyulmuş patateslerin arasına atıyordu. Diğer grup asker ise ağlayarak soğan soyuyordu.
"Kolay gelsin," dedi. Askerler anında ellerindeki işi bırakarak ona selam verdi. Yüsra bu anı kalkışlara halen hazırlıklı değildi. Elini göğsüne koyup kalp atışını dengelememek için çaba gösterdi.
"Emredin Komutanım!" diye hepsi bir ağızda bağırınca, yerinde zıpladı.
Hepsi ona tedirgin ve biraz da eğlenerek bakıyordu. Yüsra'nın tecrübesizliği kırk adım öteden belli olurdu.
"Bugün ne yemeği yapıyorsunuz?" Oturmalarını işaret edip sordu. Bir tanesi Yüsra için temiz bir sandalye getirdi. Yüsra karşılarına oturduğunda, askerler işine döndü.
"Patates yemeği." Hepsi ezberlemiş gibi bir ağızdan söyledi.
"Peki dün ne yemiştiniz?"
"Şey... Dün de patatesli köfte yemiştik."
Yüsra not defterini cebinden çıkardı ve not almaya başladı. "Bir haftalık takvimi bana söyleyebilir misiniz?"
"Komutanım?" İçlerinden biri tedirgince sordu. "Yemeklerimizin tadını beğenmediniz mi?"
Yüsra aslında genelde evden getirdiklerinden yiyordu. Askeriyenin yemek saatleri onunkiyle uyuşmuyordu.
"Onunla ilgili değil. Sadece bir haftadır ne pişiriyorsunuz onu öğrenmek istiyorum."
"Komutanım..." Gözlüklü ve daha utangaç görünen sarışın genç söze karıştı. "Açıkçası aşçımız gideli çok olmadı. Aramızdan en iyi yemek yapanı seçip, yemekhanenin başına koyuyoruz. Ben ve Şemsettin lokantada çalışmıştık ama çok fazla yemek bilgimiz yok."
Yüsra arkasına yaslandı. Çocukların yüzlerine bir bir baktı. Hepsi çok genç ve tecrübesiz görünüyordu. Kendinin beş, altı sene önceki hali gibiydiler... İçi sızladı. Muhtemelen annelerinin sıcak yemeğini özlemişlerdi. Sıcak yataklarını... Bir hafta önceki manzara gözlerinin önünden gitmiyordu. Allah korusun, bu parlak yüzlerden herhangi biri o yerde yatıyor olabilirdi. Yüsra hepsini korumak için nelerini vermezdi. Gençleri ve çocukları bu acımasız dünyadan korumak isterdi. Ama aksine onlar öyle cesur, öyle sevgi doluydular ki, vatanlarını ve insanlarını korumak için koca koca adamlara dönüşüyorlardı. Zalimleri hanelerine yaklaştırmıyorlardı.
"Size bir takvim oluşturacağım," diye bildirdi.
"Ama komutanım, patatesleri soyduk bile."
Patetes katarak yapılan sağlıklı yemekler de var. Bana erzak dolabınızı göstermenizi istiyorum."
"O konuda kaygınız olmasın Komutanım. Çok şükür erzak dolabı ağzına kadar dolu."
Yüsra gülümsedi. "Her gün, öğlen saatlerinde sizi ziyaret edeceğim o zaman."
Yüsra onlarla beraber oturup liste oluşturmaya başladı. Bu öğlen yapacakları yemek için en güvendiği kişiyi aradı. Yani yengesi Erva'yı... Erva'ya doğu köylerden birinde hekimlik yaptığını söylemişti. Ağabeyi de atandığını düşünüyordu. Yüsra ömründe ilk kez onlara yalan söylemişti. Ama bunun iyi bir amaç için olduğunu düşününce, suçluluğu birazcık azalıyordu. Yengesine, hekimlik yaptığı yerde, bir çok kişiye hazırlanacak yemek tarifleri sordu. Neyse ki yengesi onu sorgulamadı. Tarifleri yazarak göndereceğini söylediğince, Yüsra minnetle iltifatlar yağdırdı.
Bugün için bezelye yemeği yapmaya karar verdiler. Patatesli ve ufak köfteli yemeğin tarifini yazıcıdan çıkardı ve duvara astı. Üstelik yengesi bir haftalık takvim şeklinde oluşturmuştu. Erva gerçekten ağabeyinin de, Yüsra'nın da ilacıydı. O olmasaydı ne yaparlardı?
Muhtemelen ağabeyim parmaklıklar ardında olur, bende onu ziyaret eden işe yaramaz biri olurdum.
Askerlere emirler vermeye alışıyor gibiydi. Bir an için kendini Tugay gibi kocaman ve kalın sesli hayal etti. Kıkırdadı. Bezelyeleri torbayla boşaltan askerlerden biri ona bakarak güldü.
"Aylardır burada askerim Komutanım ama ilk kez, adam akıllı bir şey yiyeceğiz gibi görünüyor."
Yüsra eliyle itiraz etti. "Ben de pek becerikli sayılmam. İyi yemek yemeyi severim sadece. Bu da, lezzetli yemeklere düşkünüm demektir."
"Nasıl oldu da sizin gibi biri karakolumuza geldi? Büyük hayır işlemiş olmalıyız."
Yüsra güldü. "Beni çok fazla şımartmayın, sonra baş edemezsiniz."
"Baş edemediğimiz ortada!" Gür bir ses, tüm gülüşmeleri kesti. Hepsi hazırola geçti. Yüsra elinde tuttuğu kaşıkla, ne yapacağını bilemez bir şekilde tezgahın arkasından gelen sese döndü. Tezgah büyük olduğu için adamın ne tarafta olduğunu göremiyordu. Kafasını hafifçe eğdi, böylelikle kapının ağzında durmuş onları seyreden adamı gördü.
Yüsra ellerini önlüğüne silip tezgahın arkasından çıkarken, askerlerden birine çorbayı karıştırmasını söylemişti. Üç farklı çeşit yaptıkları için yemekleri yetiştirmeleri gerekiyordu ama şu aksi, koca ayının kıdemini düşünürse, muhtemelen askerlerin önünde emirler yağdıracaktı.
"İyi öğle saatleri Komutanım," dedi Yüsra nezaketle.
Tugay çatık kaşlarının ardından ona ve önlüğüne baktı. "Neden işinizin başında değilsiniz de burada askerlerle kıkırdıyorsunuz Tabip?"
Yüsra öfkeyle kızaran yanaklarını ısırdı. Sesi nazik çıksın diye özellikle bir kaç saniye bekledi. "Aslında işimi yapıyorum."
"Sizin işiniz önce yatakhaneleri boşaltmak, sonra da mutfağı el atmak mı?"
"Yargılamaya devam edecekseniz, ona göre konuşacağım Komutanım."
Tugay derince soludu ve gözlerini yumdu. İçeri girdi. Sandalyelerden birini çekip oturdu. Bacaklarını ayırdı ve kollarını bağladı. Onun önünde hep kollarını bağlıyordu. Yüsra bunu gözdağı vermek olarak görüyordu. Güçlü kollarını sergiliyordu ki, söylediklerine dikkat etsin. Genç kız diğer sandalyeye oturmayı reddetti ve kollarını bağlayamadığı için, beceriksizce ceketinin cebine koydu.
"Dinliyorum," dedi burun delikleri genişleyen adam. Yüsra arkasına göz attı. Askerler sanki aslanın inine atılmış ceylanı izliyorlarmış gibi tedirgin görünüyorlardı. Yüsra omuzlarını kaldırdı.
"Ortalıkta bir salgın var. Bugün gelen hastalarımla bunu fark ettim. Onları sadece ilaçla iyileştiremem. Salgın böyle bir şeydir, önce yattıkları yerden başlamak gerekir."
"Sen de tüm örtüleri atmalarını emrettin?"
"Emretmedim. Rica ettim."
Tugay sabrı tükenmiş gibi iç çekerek öne eğildi. Dirseklerini dizine yasladı. Böyle daha tehditkar görünmeyi nasıl başarıyordu? Kaşlarının altından ona baktı.
"Rütben, rica değil, emir verir." Ona anladın mı, der gibi baktı. Yüsra hiç böyle düşünmediği için kendini biraz suçlu hissetti ama bunu belli etmeyecekti. Üstelik yaptığı sağlık içindi.
"Amacım temizlik."
"Burası klinik odan değil. Kafana göre değiştiremezsin."
"Ne yapmamı önerirdiniz?"
"Temizlikten sorumlu olan bir komutan olacağı aklına gelmedi mi?"
Yüsra dudağını ısırdı. Bacağı endişeyle sallanıyordu. "Ona karşı gelmek gibi bir niyetim yoktu. Temizliğinde katı kurallardan biri olduğunu bilmiyordum."
Tugay arkaya yaslandı. Kafasını iki yana sallarken, sabır diler görünüyordu. "Neyse ki onu sakinleştirdik çünkü azarlanmaktan ve meslekten atılmaktan korkuyordu."
"Bir örtü için mi?" Yüsra neredeyse bağırıyordu.
"Buradaki yastıklar bile devletin malı. Hepsi numaralı. Biri kaybolsa, kim sorumluysa o soruşturmaya alınır."
Yüsra inanamıyordu ama anlıyordu. Tugay'ın neden öfkeli olduğunu da kavrıyordu. "Burada ne yapıyorsunuz peki?"
Mesafeli ses tonunun aksine, yumuşamış görünüyordu. Gözlerindeki endişe hafiflemiş gibiydi. Ne için endişe duyuyoyrdu?
"Bunun da yasak olduğuna eminim ama, listeyi değiştiriyorum."
Tugay uzun uzun gözlerine baktı. "Yemeklerden memnun değil misiniz?" dediğinde Yüsra utandı. Onun şımarık bir kız olduğunu mu düşünüyordu?
"Ondan değil. Fark ettim ki malzeme olmasına rağmen, verimli yemekler çıkmıyor. Bu gençlerin iyi beslenmesi gerek."
Tugay doğruldu. Yüsra endişeyle bir adım geriye attı. Onu yeniden azarlamasından endişe ediyordu. Adam tezgahlarda gezmeye başladığında, endişeyle yutkundu. Askerler de kendi kadar tedirgin görünüyordu. Azarlanmaktan korkuyorlardı. Yüsra ölse de onları yedirmezdi. Biri meslekten atılacaksa, bunu üstlenirdi. Bu çocukların askerliğini yakamazdı.
Listenin başına geldiğinde, ellerini kemerine taktı ve hafifçe yaylanarak, listeyi okudu. Yüsra ölüm fermanını bekler gibi adamın bir şey söylemesini bekledi. Tugay en sonunda kafasını hafifçe ona çevirdiğinde, Yüsra daha beter bir duyguyla sarsıldı. Genç adamın sıcacık gözleri onu takdir ediyor gibiydi.
"İyi düşünmüşsünüz Tabip Hanım."
Yüsra tuttuğunu bile fark etmediği nefesini üfledi. Adam listeye parmağını koydu. "Tüm bunları siz mi yazdınız?"
"Bir tanıdığımdan istedim."
Tugay çenesini kastı. Tanıdığın kim olduğunu biliyor olmalıydı. Yüsra defalarca yengesini ona anlatmıştı. Bir anne gibi gördüğünü de söylemişti.
"Malzemeniz yetecek mi asker?" diye sordu yanında çorbanın altını kısan askere. Asker anında cevapladı:
"Bir aylık erzağımız var komutanım!"
"Güzel. Bir eksik olursa bana bildirin."
Yüsra'ya doğru yürüdü. Yüz yüze geldiklerinde, yeniden bacaklarını hafifçe açtı. Gölgesi kocamandı ve Yüsra'yı diğer askerlerin gözlerinden uzak tutuyordu.
"İki işi birden yapamazsınız Tabip Hanım. Askerlere bir liste ve tarif vermişsiniz. Onlara yardım edecek bir kaç eleman daha göndereceğim. Bugünlük yerinize dönün ve biraz dinlenin."
"Ama..."
Yüsra gerçekten yorulduğunu o söyleyene kadar fark etmemişti. Üstelik acıkmıştı ve mutfak havasız olduğu için biraz başı da dönüyordu.
"Emrediyorum!" diyen adam hafifçe gülümsedi. Yüsra sersemce gülümseyen yüzüne baktı.
Tüm o keskin yüz hatları, sert burnu, koyu gözleri bir gülümsemeyle öyle bir yumuşamıştı ki, Yüsra'ya eski günleri hatırlattı. Tugay tezgahın başına geçince de şaşırdı. Askerler bile şaşkındı. İri yarı bedenini mutfakta görmek Yüsra'ya bir şeyler yaptı. Gözünü kapatıp mutfaktan kaçmasını sağlayan bir şeyler...
Odasına girdiğinde, kapıyı arkasından kapattı ve sırtını kapıya yaslayarak, duvarda asılı aynada gülümserken ağlayan suratına baktı.
Onunla evlenirse işte böyle olacaktı. Yüsra acaba yanlış bir karar mı vermişti?

