İçeriğe geç

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 3 · 19 dk okuma

Sana Teslim Oluyorum

Bölüm 3

İNCİ

Bir asker eşi olarak, kalbimle ve ruhumla yazdığım bir bölüm oldu. Afiyetle okuyun.

3 Yıl önce

Tugay bulutlar kadar hafif hissediyordu. Bir aşka teslim olmak böyle mi hissettirirdi? Evliliği düşündüğünde, bunu ancak otuzlu yaşlarında, bir çocuk hasreti çektiği için, resmiyetle yapacağına inanıyordu.

Şimdi gelecekte elbette çocukları olacağına inandığı kızın kalbini yoklayan mesajlarını okurken, bu yola, geleceği düşünmeden bile adım atabilirmiş gibi hissediyordu. Tehlikeler yok olmuştu. İmkansızlıklar onlara vız gelirdi. Tugay sevmişti, kız ona karşılık vermişti. Bunun önünde kim durabilirdi?

Kızın attığı mesajda parmaklarını gezdirdi. "Artık onlara senden bahsedeceğim..."

Tugay, onu zorlamak istememişti. Ama görüşmeleri olanaksızdı. Üstelik, Çetin'in sevdiği kızdan bahsetmesine tahammül edemiyordu. Tugay'la aralarında bir şey olduğunu tahmin bile edemezdi. Çünkü Yüsra beraber görünmemekle ilgili nutuklar çekmişti. Kıymetli ağabeyi öğrenmeden, kimseye söylemeyeceklerdi.

Yüsra, daha önce ailesinden asla bir şey saklamayan bir kız gibi korkak ve çekingen davranıyordu. Tugay, delikanına engel olmaya çalışırken zorlanıyordu. Yatakta döndü ve ona kendi resmini attı. Yüzünden düşen binparçayı fotoğrafa yasıttı.

"Artık dayanamıyorum İnci. Senin yanında olmak istiyorum."

Kıymetli İncisi, ona kızgın surat gönderdi.

"Fotoğraf atmamanı söylemiştim."

Tugay surat astı, sonra ansızın sinsice sırıttı.

"Ağabeyinden rıza alırsam, sen bana fotoğraf atacak mısın?"

Kız kesin bir dille cevap yazdı: "Evlilik yoluna girdiğimizde mümkün olur ancak."

"Ağabeyinle tanışmam evlilik yolu değil mi?"

İnci: "Okulum bitmedi. Senin de okulun var." yazdı. Tugay kalbi sızlayarak sitem etti.

"Yoksa benimle oynuyor musun?"

Kız gülme ifadesi attı. "Bana mesaj atmaya devam edersen, tanışma işi de yatacak. Ağabeyim ondan gizli böyle bir şeye kalkıştığım için, ikimize de posta koyacak."

"Ben ağabeyinin ne hissettiğini umursamıyorum İnci. Sen ne hissediyorsun? Artık seni saklamak istemiyorum. Artık herkese karşı, 'Benimki' demek istiyorum."

Kız bir süre cevap yazmayınca, biraz hızlı gittiğini düşündü. Ona mesafe koyamıyor gibi görünüyordu. Hızlıca yeniden mesaj yazdı, korkutmak istemiyordu ama sabrının ne kadar az olduğunu ona aşık olduğundan beri test ediyordu.

"Bak gördün mü, dilimi tutamıyorum. Üstelik yan yana gelirsek ellerim de söz dinlemeyecek. Benimki, olmak istemez misin? Sen de, benim sana ait olmamı istemez misin?"

Kız, biraz geç cevap yazdı. Genç adam kendini azarlanmaya hazırladı. Ancak cevap oldukça kısa olmasına karşın Tugay'ı mest etti.

"Ben kalbimde zaten seninim."

Tugay, liseli bir oğlan gibi telefonu suratına yaklaştırdı ve "Seninim," yazan kelimelerde parmağını gezdirdi.

"Bu aralar kim seni meşgul eden?"

Odaya dalan Çetin kaşlarını çatmış, etrafta bir şeyler arıyordu. "Ne arıyorsun?" diye terslendi Tugay. Kalbi gümbürdüyordu. Onunla baş edebilirdi ancak Çetin kızla konuştuğunu duyarsa, kendinden çok, Yüsra'yla uğraşırdı.

"Ramazan'ın bir ceketi vardı. Onu arıyorum."

"Ramazan bugün mazeret izni aldı. O yokken kıyafetlerini alman uygun mu?"

Ona ters ters baktı. Belli ki iyi gününde değildi. "Çarşı izninde niye burada oturuyorsun?" diye sordu Tugay'a aksice. "Her hafta sonu telefonuna gömülüyorsun." Şüphelenmiş gibi durdu, kurnaz dudakları kıvrıldı. "Yoksa manita düşürdün de, bize mi haber vermiyorsun?"

"Ramazan odada yok, kıyafetleri de benim korumam altında. Odadan çık Çetin." Tugay, hayatında hiç bu kadar terlediğini bilmiyordu. Güçsüz bir adam değildi. Sevdiğini korumayacak kadar aptal da değildi. Ama karşısında, hiç bir kalıba sığmayan, sınırı olmayan Çetin vardı. Tugay onun baş edebilirdi, ancak bu işin gizli kalması gerekiyordu. En azından "Ağabey" denilen faktör duyana kadar.

Onun gerginliğini sezmiş gibi başında durup, dik dik ona baktı. Tugay umursamıyormuş gibi kulaklığını taktı ve sevdiği radyo kanalını açtı.

"Erkin Koray'ın Seni Her Gördüğümde" şarkısı onunla alay eder gibi kulaklarına çalındı. "Senden başka, senden başka, hiç... Kimse yok içimde."

Zorlukla yutkundu. Arkadaşının bir süre daha şüpheyle onu izlediğini biliyordu. İçinde bir kaygı peyda oldu. Yüsra bugün okulundaydı, çıkışta onu görmesine de izin vermiyordu. Yan yana gelmeleri yasaklanmış gibiydi. Birbirlerini tanımıyorlarken bile, daha sık görüşüyorlardı. Ona inancının gerektirdiklerini öğretiyordu. Tugay, daha önce hiç araştırmadığı kadar araştırır, sorgulamadığı kadar sorgular olmuştu. Ona duyduğu saygı, Allah'a saygı duymaya çağırıyordu. Hangi din, böyle güzel, temiz ve iyi kalpli bir kızın var olmasına sebep olur ve kötü olurdu? Tugay, annesinin ve babasının bazen ağzından Tanrı, lafını duyardı. Ancak bu da ağız alışkanlığıydı. Kültürel bir şekilde ele alıyorlardı inancı. Ve kendi siyasi fikirlerine karşı gelen İslamiyet denen bu dinden nefret ediyorlardı.

Tugay, önceleri bu dini, diğerleri gibi herhangi bir din olarak görürdü. Ancak artık öyle değildi. Yüsra için okuduğu her bilgi, kalbine bu dinin asıl din olduğu, diğer dinlerin Allah'ı yanlış şekilde düşündüğüne inandırıyordu. Cahil değildi. Dinlerin tarihini, nereden doğduğunu, nerede değiştiğini ve nereye gittiğini biliyordu. Dinler Tarihi dersinde bunu almıştı.

Ancak İslamdan nefret eden bir ailenin içinde, ne kadar objektif olabilirdi? Şimdi onun kalbini yumuşatan, İnci miydi?

Mesajı açtı. "Seninim," yazan mesajı... Muhtemelen yapmaması lazımdı ama yine mesaj atmadan duramadı.

"Benimsin."

Bir kaç dakika geçti. Mesajına cevap gelmedi. Ancak ansızın telefonu çaldı. Ekranda onun adını bekleyerek heyecanla baktı, yabancı bir numara onu karşıladı. İç çekerek telefonu açtı.

"Efendim?"

Karşıdan öfkeli bir erkek sesi, "Kimsin?" diye sordu.

Tugay tedirgin hissederek doğruldu. "Kimi aramıştınız?"

İçgüdüleri bağırıyordu ancak ihtimal vermiyordu. Bir erkeğin öfkeli soluğu ve homurtuları, arkadan da bir kız sesinin yalvaran sesi duyuldu.

"Ben, demin benim mesaj attığın kızın ağabeyiyim. Kimsin ulan sen? Kimsin de, benim kıymetlime 'benimsin' diyorsun?"

"Önce bir sakin olun," Tugay nefes nefeseydi. Mesajı mı görmüştü? Ama Yüsra buradaydı. Ağabeyi yanında değildi. Güvenli bölgeydi. Allah aşkına, kim yetişkin kız kardeşinin telefonuna bakardı? Bu adam ruh hastası olmalıydı. Yüsra'nı yalvaran nidalarını dinlemediği belliydi. "Kız kardeşinin bununla alakası yok. Ona zarar verme."

"Zarar vermek mi?" Adam adeta bağırdı. "Ona zarar verenin kemiğini etinden sökerim! Sen kim oluyorsun da, kız kardeşimi bana karşı koruyorsun?"

Tugay nefes verdi ve doğruyu söylemeye karar verdi. "Ben Tugay Öncü," dedi. "Kız kardeşinizi seviyorum ve sizinle görüşmek için, izin istiyorum."

"Seviyorsun?" Adeta köpürür gibi bağırmıştı. Şimdi Yüsra'ya hitaben konuşuyordu. Ses tonu kısık ama zehir gibiydi. "Bu adam, seni sevdiğini ve iznimi alacağını söylüyor."

"Söyleyecektim..." diyen Yüsra'nın yakaran sesi Tugay'ı paramparça etti.

"Yarım saat sonra, kampüsün önündeki parka gel." Suratına telefonu kapattı. Tugay kaşlarını çatarak telefona baktı. Ömründe bu kadar kaba, bu kadar aksi bir ağabey görmemişti. Geri kafalı ve bağnazdı. Yüsra, kim bilir onun ellerinde ne eziyet çekmişti.

Üstünü giyerken sakin olmaya karar verdi. Gerekirse, oldukça alttan alırdı. Yüsra için. Kendini törpüleyecekti. Bu iş olacaktı. Eğer onunla yakın olabilmek için hemen bugün, şimdi evlenmesi gerekse, evlenirdi.

Yüsra'yı hiç bir güç ondan alamazdı.

...

Üç yıl sonra...

Sanki duymuyordu. "Bugün daha bir aksi," diyen astı, oldukça hoşnutsuz görünüyordu. "Tankın paletini otuz kere kontrol ettirdi. Yeni gelen çaylak askerlere, tuvaleti diş fırçasıyla temizletti."

"O yeni değil," dedi Ramazan gözlerinin altı çöken çömezinin omzunu sıvazlayarak. "Onu her gelen çaylağa yaptırır."

"Ama bu sefer, tavanın dibindeki fayansları bile fırçalatmış!"

"Bak o yeni işte. Nasıl uzanmışlar?"

"Uzanamayanı alayın etrafında otuz tur koşturuyormuş. Elime test cihazını alıp fayanslara dayasam, muhtemelen mutfaktan daha temiz görünür."

Tugay, uykusuzluktan bitap halde olmalıydı. Nöbeti devretmesi gereken saatte, burada, revirin kapılarını onarıyordu. Başkalarının işini halletmek, hayatının işi olmuştu. Şu koskoca alayda, tek o mu vardı?

"Ahırda bile kilit vardır," diye homurdandı arkasında yapılan dedikoduyu bölerek. "Üstelik burası askeriye. Ülkesini koruyan adamlar, nasıl olur da bir kapıya kilit takamaz?"

"Komutanım..." Çömez Arif Çavuş lafa girdi. "Muhtemelen kimse kilide ihtiyaç duymadığından. Hemşireler bile erkek."

Ramazan, kısık sesle onunla alay eder gibi lafa karıştı. "Artık değişecek."

"Günaydın." Adamların arkasından bir kadın sesi, şu kasvetli, koca, ruhsuz binayı aydınlattı. Şendi. Sıcacıktı. Ama Tugay buz kesmişti. Elleri artık titrer vaziyetteydi. Onu düşünmekten uyuyamamış, kaygısından karnına ağrılar girmişti. Tek başına, koca evde, onu korumadığı kadar uzakta...

"Günaydın Komutanım!"

Tugay görmese bile, bu sesli selamlamayla Yüsra'nın yerinde zıpladığına emindi. Ürkek İnci, sen bu amansız diyarda ne arıyorsun?

"Bu selamlamaya alışmam gerek galiba. Merhabalar. Ben yeni Doktorunuz Yüsra Soylu."

Soy isminin verdiği sızı, kalbini sızlattı. Onu şimdiye kadar Öncü olarak hayal ediyordu. Ama o ağabeyi... Çenesini sıkarak, kapının kilidini çevirip denedi. Kaşları istemsizce çatıldı. Odaya göz attı. Çok bakımsızdı. Pencereler iyi korunsa da, duvarlar kalın olsa da, bir kadına göre değildi.

"Burada ilk kez Hanım Tabip görüyoruz. Umarım rahat edersiniz."

"Buraya rahat etmeye geldiyse, çok yanlış yere gelmiş." Elindeki tornavidayı alet kutusuna attı. Kutuyu kapatıp çaylağın eline tutuşturdu. Koyacağı yeri tarif etti.

"Günaydın Komutan'ım," diye kibarca selamladı kız onu. Sanki yumuşacık sesinde en ufak bir öfke yoktu. Tugay ona göz attığında, yanıldığını fark etti. Kız köpürüyordu. Onunla alay etmesinden nefret ediyordu. Tugay eğlendiğini gizleyerek eliyle odayı gösterdi.

"Odanıza buyurmaz mısınız Tabip 'Komutan'"

Kız, umursamazca omuzlarını kaldırdı ve diğer askerlere tebessüm ederek, odaya girerken yanından geçti. Tugay, köpüren öfkesini bastıramadı ve kız tam geçerken, ayağını engelleyerek önüne koydu ve eğilip, fısıldadı.

"Askerlerime bir daha gülümsersen, eski 'Tabip' olursun."

"Beni sen mi kovacaksın?" Güzelim ela gözleri ona çarptı. Yüzünde alaylı bir tebessüm belirdi. "Ne o?" dedi kızaran yanaklarına inat, sözlerine devam etmek için çırpınan gözleri onu açığa veriyordu. "Kıskandın mı?"

Tugay, biri ona vurmuş gibi irkilerek geri çekildi. Kız, açılan yerden içeri sızdı. Ona merakla bakan askerlerine kaşlarını çattı. "Ne var?" diye sordu öfkeyle. "Sizin başka işiniz yok mu? Koskoca alayda tek iş kapı tamir etmek mi?"

Hepsi emir geleceğini anlayıp, tüymeye çalıştı. Tugay, emirler yağdırarak koridorda ilerlerken, kıs kıs gülen Ramazan'ı görmezden geldi.

"Yaprakları toplayın!"

"Komutanım sabah toplad..."

"Benim sözümü kesme! Sabahtan bu yana hiç mi rüzgar esmedi? Hiç mi yaprak dökülmedi? Sonbahardayız, günde üç defa yaprakları süpürmeniz lazım!"

Emin adımlarla ilerledi ve sonraki işini yaptırmak için iş bilen askerleri topladı. Başlarında beklerken, devresi yeniden yanına geldi. Merakla içeri başını uzattı. "Bu kapalı olan lavabo değil mi?"

"Evet, fark ettim de... Kadınlar tuvaleti yok."

"Fark ettin?" Ramazan kaşlarını kaldırınca Tugay onunla uğraşamayacağına karar verdi. Tuvaleti bitirmeleri için askerleri yalnız bırakırken, Tabip'in odasının önünden bir kaç kere geçmiş olabilirdi. İsini yanlış yapmasından endişe ediyordu. Her geçtiğinde, onu dosyalara gömülmüş halde buldu. Bir ara kalkıp, alayın içinde gezindiğine şahit oldu. Kız, kaybolmuş görünüyordu. Tugay, yoluna giderken bunu fark etmemesi olanaksızdı.

"Tabip Hanımlar ne arıyorlar acaba?" Sesini düz tutamıyordu. Ya alay ediyor, ya öfkeyle homurdanıyordu. Onunla normal konuştuğu an yelkenleri suya indirmekten korkuyordu. Kızı yıldırması gerekirken, resmen burayı konfor yuvasına dönüştürüyordu. Kendiyle ettiği kavgalar... işte onu uyutmayan bunlardı.

"Etrafı öğreniyorum."

"Peki memnun kaldınız mı?"

Kız, aniden durarak elini beline koydu ve öfkeyle ona döndü. Ateş saçan ela gözlerini nasıl özlemişti. Yanaklarını ısırarak bu özlemi bastırdı. Onu kucaklayıp, koynunda saklamak istediği için sızlayan kollarını birbirine sıkıca bağladı. Ayakları ona koşmak istediği için, ayaklarını tehditkar bir edayla iki yana açtı. Geçilmez bir kale gibi dikildi önünde. Gelen sözlere hazırlanıyordu.

"Benden haz etmediğin ortada. Ya alay ediyorsun, ya da bezdirici şeyler söylüyorsun. Neden işimi kolaylaştırıp, bugün uzak durmuyorsun?"

"Yoluma çıkan sendin."

"Yoluna?" Kız etrafına baktı. Tam olarak revirin arkasındaki alandalardı. Burada dinlenmek için oturaklar dışında bir şey yoktu. Tugay, arkalarındaki oturakları gösterdi. "Onları düzenletecektim. Teftiş ediyordum."

"Sormamda sakınca yoksa?.." Kız kollarını bağladı ve kafasını yana eğdi. Sevilesi görünüyordu. Tugay gözlerini kaçırdı. "Sen ne Komutanısın? Yani bu işler nasıl işliyor bilmiyorum ama her şeyde parmağı olan bir tek sen varsın. Hepsinin genelde görevleri var."

"Ben kıdemli Subayım. Bu da, buradaki herkesten sorumlu olduğumu gösteriyor." Kız kıpkırmızı kesilince eğildi ve suratına doğru fısıldadı. "Özellikle, iş bilmeyen narin Tabiplerden."

"Bana işimi mi öğreteceksin?"

"Estağfurullah," Tugay onun önlüğüne göz attı. Üstünde kıdem işareti vardı. O işarete gözleri takıldı ve zorlukla yutkundu. Çok, çok tehlikeli bir alanda, neden hekim olmayı seçmişti?

"Hayat sana iyi davranmadı mı?" İçi yandığı için onun da içini yakmak istedi. "Umduğun geleceği bulamadın da, intihara mı geldin?"

Kız ona cevap vermek yerine sessiz kalmaya devam edince, Tugay iç çekerek arkasını döndü. "Umurumda değilsin gerçi. Sadece gözümün önünden gitmeni istiyorum. Mümkün olduğunda uzağa, en batıya..."

"Neden batı?" diye sordu kız sessizliği bölerken. Tugay cevap veremedi. "Batıda güvende olursun belki," diyemedi.

Tam uzaklaşıyordu ki kız, "Komutanım," diye onu çağırdı. Tugay yumruklarını sıktı. Daha önce ona defalarca böyle seslenen olmuştu. Kadın astları da olmuştu. Ama hiç böyle hissettirmemişti. Sanki bir sevgi sözcüğüydü. Kelimeler kemiklerine kadar titretti.

"Evet Tabip Hanım?"

"Mescit," diye sordu kız titrek bir sesle. "Mescidi bulamadım."

Tugay elini sakalına attı ve kasvetle düşündü. Oranın yerini bilmiyordu. Bu, aralarına açılan kuyuyu derinleştirmiş gibi hissettirdi. Gerçi, kadınlar için mescit olduğunu sanmıyordu.

"İçeri dön, bir saat sonra yanına birini göndereceğim. O sana gösterir."

İçeri girer girmez, erkeklerin kullandığı mescidi buldu. Askerler ona garip bakışlar atarken, kadınlara ait mescit olmadığını öğrendi. Bir saat içinde, eğitim kitaplarının saklandığı, küçük penceresi olan odayı boşalttı. Temiz halı getirtti, odayı havalandırdı ve temiz halıyı, odaya serdi. Hatta askerlerden biri temiz, küçük bir kilim getirdi. İsminin seccade olduğunu biliyordu, Yüsra için araştırdığı kitaplarda öğrenmişti. Seccadenin desenine bir süre gözlerini dikip baktı. İçinde garip sızı büyüyordu. Onun için bir şeyler yapmak, hem kendini ona aitmiş gibi hissettiriyor, hem de ne yaptığını sorgulatıyordu. Hani hayatı zehir edecekti? Hani gitmesi için elinden geleni yapacaktı?

Kalbi, konu aşık olduğu kadına gelince köle oluyordu. Korkusuz, Zehir komutan, tabip hanımın kölesi oluyordu. Askerler şimdi anlamadıysa bile, kız burada kaldıkça anlayacaklardı. Tugay onun etrafında başka bir varlığa dönüşüyordu.

O gün boyunca, onu mescide gidip gelirken kısaca gördü. Kendine engel olacağına yemin etti. Bu işin sonunu görmüştü. Bir daha o yola giremezdi. Girmek de istemiyordu.

...

Bir hareketlilik baş gösterdi. Yüsra ne olduğunu anlamak için kafasını pencereden dışarı uzattı. Demir parmaklıkların izin verdiğince, olayı anlamaya çalıştı. Patır patır adımlar, hazır ola geçen askerler, silahlarını kuşanan rütbeliler, yolun ağzına park eden tanklar... Herkes anlaşmış gibi hareket ederken, Yüsra onu gördü.

Kemerine bir şeyler taktı. Elinde tuttuğu uzun tüfeğinin kayışını omzundan geçirdi. Bir omzuna da, tüfeğe taktığı mermileri asmıştı. O kadar fazlaydı ki, Yüsra korkuyla dudaklarını kapattı.

Kendini dışarı attı. Peşinden koşup, nereye gittiğini sormamak için ayaklarını zor zapt etti. Adam, onu hissetmiş gibi kafasını çevirdi. Tanka binmeden önce gözgöze geldiler. Yüsra, elini göğsüne koyarak gözlerine baktı. "Allah'a emanet ol," diye fısıldadı. Adam sanki bunları duymuştu. Gözlerini kapattı, açtığında ona doğru başını hafifçe eğdi. Çok küçük bir hareketti ama Yüsra görmüştü.

"İyi olacağım," der gibiydi.

Tanka bindi ve kim bilir, nasıl bir göreve doğru yola çıktı. Yüsra, basamaklara çöktü. Kendinden ve orayı koruyan nöbetçilerden başka kimse kalmamıştı.

O burada yokken de, Tugay'ın hep bu şekilde yaşadığını yeni ayrımsıyordu. Uzakta olduğunda, onu görmediğinde, güvende olduğunu düşünmek iyi geliyordu. Şimdi gözlerinin önünde, ölümün kollarına gidiyordu. Titremesini durduramadı. Bunca zamandır sağ kaldığı, sağlıklı kaldığı için Allah'a şükür etti. Yeniden sağ sağlim dönmesi içinse, dua...

Orada ne kadar oturduğunu bilmiyordu, eve dönmesi gerektiğini söyleyen askeri dinlemedi. Garip bir şekilde her yerden daha temiz ve yeni duran mescide girdi. Namazını kıldı. Çantasını odanın köşesine koydu ve sırtını çantasına dayayarak, gecenin karanlığında, ışığı bile açmadan oturdu. Soğuk bastırmıştı. Yağmur yağıyordu. Kırağı, camları bile dondurmuştu. Üşüyor muydu? Başına bir şey gelmiş miydi? Kafası yanına düşene kadar, uyukladığını fark etmedi. O sırada kısacık ama oldukça can yakan bir rüya gördü. Kollarının arasında yatan, kocaman erkek bedenine sıkıca sarılmış, ellerine sıcak kan akıyordu.

Kapının çalınmasıyla, adeta kalbi göğsünden taşarak doğruldu. "Buyurun?" dedi ama dili damağı kurumuştu. Elleri, sanki halen kanlıymış gibi eteğine sildi. Ama büsbütün terdi. Sırtı bile terlemişti.

"Acele yola çıkmamız gerek Tabip Komutanım!"

Telaşlı sesle doğruldu, hızla odadan çıktı. Askerin kireç gibi suratına bakar bakmaz, odasına koştu. İhtiyacı olan çantasını aldı. "Tıbbi araçları almanıza gerek yok. Hepsi askeri mabulansta mevcut. Acele edelim."

Yüsra, halen rüyanın kollarındaydı sanki. Bindiği araçta en az üç tane çalışan vardı. Biri sabah tanıştığı, hemşire Teğmendi, diğeri tıbbi sekreterlik yapan bir diğer geçici Teğmendi. Genç bir askerde onların aracını sürüyordu. Onlara sorular sordu ama aldığı cevaplar muallaktı. Onlarda kendisi kadar bilgisizdi. Başka bir karakola gittiklerini düşünüyordu ancak daha çok sınıra yaklaştıklarını gördükçe, bunun Tugay'ın ekibiyle alakası olduğuna daha çok emin olarak, kabusu aklına gelirken, gözlerini kapayarak dua etti.

Araçtan telaşla indiler. Askerler, onun etrafında çember oluşturdu. İkisi önünde, biri arkasındaydı. Kulakları uğulduyordu ama yakın ufukta yükselen dumanı görmese bile, yanığın kötü kokusunu alırdı. Sanki mahşer yerindeydi. Bağıran, emirler veren bir grup askerin yanından geçerken, askerler ona şaşkın gözlerle bakıyordu.

Sert bakışlı bir adam-oldukça kıdemli gözüken fırfırlara sahipti-onları çevirdi. Yüsra'nı önlüğüne bir kere baktı ve sert bir dille, "Önlüğünü çıkar Tabip," dedi. "Hedef tahtası gibi parlıyorsun."

Yüsra, azarlanmadığını düşünmeye çalışsa da, garip hissetti. Emir almaya alışkın değildi ama görünüşe bakılırsa, alışması gerekirdi. "Onu acilen götürün. İki ağır yaralı var."

Başıyla, ağır yaralıların olduğu bölgeyi gösterdi. Karakolun arkasında, geçici bir sur örülmüştü. Kum dolu torbalar etrafta yanan ağaçların kırmızısıyla renkleniyordu. Yüsra, titreyen bacaklarını dizginledi ve öğrendiği bilgilere, el becerilerine, aklına güvenerek o tarafa ilerledi. Askerler bir an olsun onu yalnız bırakmıyordu. Etten bir duvarla korunduğunu bilmek, onu iyi hissettirmiyordu. Aksine, onların böyle kendi canlarından geçişleri, yüreğini burkuyordu. Ne bekliyordu?

Burada yardıma ihtiyaç olacağını elbet biliyordu ama bu kadarını ummuyordu. Zorlu bir hayat bekliyordu ama elektriksiz, susuz hatta ateşsiz yaşayabilse de, kan kokusunun barutla karıştığı bu ana onu hiç bir şey hazırlayamazdı.

"Yere yatın!" diye bağırdı bir ses, henüz surlara yaklaşmışken. Genç kızı surların arkasında, yere doğru itti. Toprak zemine dizleri üstüne düştü. Biri daha bağırdı. "Yat, yat!" Yüsra yüzüstü yattı. Yanağı, dizleri, elleri yanıyordu ama duyduğu ses, bunları hissetmesini çok geciktirdi. Islığı andıran ses havayı yırttı, sesten önce toprak titredi. Etrafa toprak parçaları saçıldı. Kulakları çınlamaya başladı. Halen yerde yatıyordu ama biri omzunu sarsıyordu.

Gözünün önünde bir asker konuşuyordu. Ağzı oynuyordu ama Yüsra hiç bir şey işitmedi. En sonunda, boğuk sesiyle, "Acil, müdahale etmemiz lazım," deyişini işitti Hemşire Teğmenin. Onların kulakları nasıl işitiyordu? Bu felaketin ortasında, nasıl sakin kalabiliyorlardı?

Doğrulmaya çalışırken tökezledi. Nedenini belki sıcağıyla anlamıyordu ama dizleri üstünde, ayarlıya doğru ilerlemek canını yakıyordu. Yerde kan gördü. Toprağa karışmış, koyulaşmış kan... Yere tutunarak yürüdüğü için, elleri kanlı toprak oldu. Yüreği feryat ederken, sakin kalmaya çalışarak, aynı zamanda ödü koparak yaralı askere baktı. Saçları koyu renkti. Kısa, koyu renk... Yüsra, az kalsın kusacaktı. Acıdan, korkudan kusmamıştı daha önce. Bir hastanın yakınındayken kendini böyle kaybetmemişti.

Üniformasının yeşili bile kıpkırmızıydı. Feci yaralıydı. Yaralıya doğru öyle hızlı süründü ki, gören aklını kaçırdığını sanırdı. Yüzünü görene kadar, aklını kaçırmış olabilirdi.

"Hadi Yüsra!" Tanıdık sese dönüp bakarken, sulu gözlerini kolunun arkasıyla sildi. Capcanlı, öfkeli ama öfkeli görünüyordu. Öfkeli olması iyiydi. Yaralı olmasından iyiydi. Genç askere bakarken yüreği paramparça oldu. O da birinin sevgilisi, bir annenin oğlu, belki de bir çocuğun babasıydı. Aceleyle ellerini temizledi. Kolu, anormal bir şekilde arkaya doğru kıvrılmıştı. Eliyle zarar vermeden yokladı. Maalesef kemiği kırılmıştı. Hatta dışarı taşmıştı. İlk müdahalede bulundu ancak bu yeterli değildi. Buradan derhal götürülmesi gerekiyordu. Geçici tedavisini yaptı, ağrısının azalması için iğne yaptı, yarasının durumunu rapor etti ve diğer yaralıya doğru ilerlemek için hafifçe doğruldu. Biri, omzunu tutup onu yere bastırdı. Yüsra, yanında duran kara gözlere baktı.

"Yerde kal," diyen adama kaşlarını çattı.

"Diğer yaralıya bakmam lazım."

Askerlerden biri, "Tam yanınızda Tabip Komutanım," dedi.

Yüsra, kaşlarını kaldırarak baktığında, hepsi Tugay'ın inatçı suratına öfkeyle bakıyordu. Adam eliyle savuşturdu.

"Onu götürün, benim acelem yok. Üstelik takviye birlik gelene kadar görev başına dönmem lazım."

"Ama bacağınız..."

"Emir vermeden konuşma asker!" diye susturdu askerini. Çocuk kırılmaktan çok, onun için endişeli görünüyordu.

Yüsra'ya bakarken burun delikleri öfkeyle kabardı. "Dönmeniz gerek," dedi. "Burası sizin için güvenli değil. Yaralı askerimizi de alın ve gidin buradan."

"Bana yaranı göster." Yüsra ağlamaklı sesini temizledi. Gözleri, parçalanmış kumaşın altından gözüken bacağına kaydı. Adam, yeşil bir kumaşla bacağını bağlamıştı.

"Benim yaram, benim sorunum. Derhal karakola dönmenizi emrediyorum Tabip Hanım!"

Emre itaatsizlik, görevi için en kötü son olurdu. Ama Yüsra bunu umursayacak halde değildi.

"Tek gidemem," dedi iç çekerek. "Arabayı bıraktığımız yere kadar bize eşlik edin."

İnatçı adam, ona eşlik etmesi için beş adam görevlendirmeye kalktı.

Yüsra, ona doğru emekledi. Adam kalkmaya hazır görünüyordu. Her an oradan, o halde gidecek ve kaosu kucaklayacak gibi görünüyordu. Tam o anda, önlerinde duran kaya yerinden oynadı. Peşi sıra ıslık gibi bir ses yankılandı.

"Yatın, yatın!" diye bağıran Tugay, ikinci kere düşünmeden kendini Yüsra'nın üstüne attı. Yüsra, onun gözlerinde tek bir kararsızlık görse, orada öleceğini düşünürdü. Adam onu kucakladı ve altında kıstırdı. Kocaman omuzlarıyla, silah gibi kullandığı kollarıyla öyle bir sarmaladı ki, Yüsra'nın yüzüne toz tanesi bile değmedi. Kulakları yeniden çınlıyordu. Bu sebepten belki bir kaç saniye, belki de bir kaç dakika o şekilde kaldı. Sinir boşalması yaşıyordu. Kolları hissiz, bacakları titremekten yorgun düşmüştü.

Bir el yanağını kavradığında, adamın ona seslendiğini fark etti. Dudakları hareket ediyordu, yine duyulmuyordu. Adam kulaklarına baktı. Kaşları çatıldı ve öfkeyle, muhtemelen argolu kelimeler saydı. Yüsra, elini kulağına attı. Sıcak sıvı parmaklarına bulaştı. Eşarbı kanla ıslanmıştı. Diğer kulağında yoktu.

"İnci," diyen ses, nihayetinde o kulağına çalındı. "İnci, duyuyor musun beni?"

Yüsra, göğsünün iç çekişle sarsıldığını ve ağlamak üzere olduğunu fark etti ama zorla kendini durdurdu. Kafasıyla onayladı. Adam kulağını inceledi. Eşarbını hafifçe kenara çekmişti. Kaşları daha da çarpılıyordu. Çaresiz gözlerini etrafta gezdirdi. Duman kalkıyordu. Askerler birbirine emirler veriyordu. Yerde yatan gazi asker, feryat etmeden inliyordu. Ateşin ve dumanın kokusu, Yüsra'nın diğer tüm duyularını öldürüyordu.

Cehennem gibi, diye düşündü.

Tugay, çaresiz gözlerini ona çevirdi. Kız ağzını bile açmadan, onu kucakladı. Teğmenler, yaralı askeri taşıma bandına yerleştirdi, adeta koşarak arabaya taşıdılar. Elbette, etraflarında bir düzine adamla...

Yüsra doğrulup Tugay'ı tuttu ve zorla oturttu. Tugay'ın yüz ifadesine bakılırsa, çektiği acıyı saklamaya çalışıyordu. Gözleri sulandı, ağlıyor muydu yoksa gaz kokusu genzini mi yakmıştı? Artık ne hissettiğini anlayamayacak durumdaydı. Karmakarışıktı. Daha görevinin ilk günüydü Allah aşkına! Bu adamlar nasıl böyle sağlam duruyorlardı?

"Gitmen lazım."

Genizden gelen, boğuk sese baktı. Sırtını taşa yaslamış, pes etmiş kızarık gözleriyle ona bakıyordu. "Yalvarırım Yüsra, git. Ne olur git!"

Yüsra onu dinlemeden bacağına baktı. Avuç büyüklüğünde yırtık vardı. Çantasını açtı, yaraya orada müdahale etmesi gerekse de, edecekti. Bu inatçı adama götürmek mümkün değildi. Kız, yarayı ve ellerini temizledi. Temiz aletlerini çıkardı.

"Uyuşturmam gerek," diye bildirdi. Adamın aksi sesi, "Uyuşturursan yürüyemem," diye onu böldü.

Yüsra, ona her ne kadar kızgın olsa da, hastaların kararlarına saygı gösterirdi. Ama acıya nasıl dayanacaktı? Çantasının önünü açtı. Oraya koyduğu ameliyat bonesini buldu. Yanında başka bir şey getirmediği için hayıflanıyordu. Boneyi adama verdi.

"Isır." Muhtemelen bağırmamak için dişlerini sıkacaktı. Adam boneyi aldı. Elinde uzun süre tutunca, Yüsra ona bakmak zorunda kaldı. Adamın hayal kırıklığı dolu gözleri ona çarptı.

"Bunu neden atmadın?"

Yüsra, o anda adama verdiği bonenin, asla kullanmadığı ama hep sakladığı bone olduğunu anladı. Çantasında olmasının bir sebebi vardı. Kullanmak için değil, hatırlamak içindi...

"Çantamda kalmış."

"Çantanı ne zaman aldın?"

"Çok soru soruyorsun. Araba muhtemelen yola çıkmıştır, beni götürecek birini bulmam ve hastaya yardım için onu şehre sevk etmem gerekiyor."

Yarasını hızlıca dikti. Adam, gitmesi konusunda geveze görünüyordu. Üstelik boneyi ısırmamıştı. Avcunda tutuyordu. Bir insan, yarası dikilirken azarlamayı nasıl başarırdı?

"Sana bundan bahsediyordum," diyordu. "Buraya ait değilsin. Şu haline bak. Bir metre ötende, parçalayacak bombalar atıyor, sen burada oturmuş, kesik bir bacak dikiyorsun."

"Buraya gelirken, mükemmel şartlar beklemiyordum."

"Ne bekliyorsun Allah aşkına? Neden daha konforlu bir hayat varken burayı seçtin? Neden bu mesleği seçtin? Bile bile..."

Sustu. Bile bile, ne? Kendini onunla karşılaşma ihtimaline mi atmıştı? Belki de doğruydu. Belki de itiraf edemediği bir yanı, hep o ihtimale tutunmuştu.

Adamın eli uzandı. Yüsra tedirgince yarayla ilgilenirken, adamın parmakları örtüsünün kenarında dolaştı. "Beni bunun için terk etmedin," derken sesi bal gibiydi, ama sözleri zehir saçıyordu.

Kız içinde tutamayacak fısıldadı.

"Seni terk etmedim."

"İki seçenekten birisini seçtin. Ağabeyin önce geldi."

Yüsra, öfkesini, hayal kırıklığını, özlemini sesine yansıtarak son düğümü atıp, dişlerinin arasından konuştu.

"Ağabeyim olmasaydı, Yüsra diye biri bu hayatta olmayacaktı."

Adamı orada, o halde bırakmak istedi ama içi el vermedi. Yarasını geçici bir pansumanla kapattı. "Üstüne basma," diye uyardı.

Adam öfkeyle doğrulduğunda, sözlerini yuttu. Belli ki, sözlerinin acısını kendi bedeninden çıkarıyordu. Yüsra'ya bakıp, "Arkamdan gel," dedi.

Yüsra, arka derken, bu kadar arkadan tahmin etmiyordu. Adam, onu kolundan tutarak, bitişiğinde yürüttü. Etrafa bağırdı. Araç ayarladı, şoför ayarladı. Onu araca bindirdi. Yüsra, son sözlerinden sonra adamın kırıcı bir şeyler söyleyip, onu azarlayacağını sanırdı. Ama adam şoföre seslendi.

"Helikopter yarım saate gelecekmiş, gazimizle beraber, Tabip Hanım da hastaneye gitsin. Muhtemelen bir kulağında geçici duyma kaybı yaşıyor."

Asker, "Emredersiniz Komutanım," dedi. Muhtemelen bağırmıştı ama Yüsra boğuk duydu. Belli ki adam haklıydı.

Yüsra kendini tutamadı. "Ayağına yüklenme."

Adam acı acı gülümsedi. Kapıyı kapatırken, Yüsra kulağı dolayısıyla dediklerini zor işitti.

"Umurunda mı İnci?"

Bölüm sonu

4 yorum